Röportaj Serisi: Dijital Çağda Sanat, Kültür ve Yapay Zekâ Röportaj: Gökhan Çolak | Röportaj Konuğu: İpek Yeğinsü

Yapay Zekâ ve Küratöryel Öznellik (Luciana Parisi)
Yapay zekâ ve küratöryel pratikler üzerine yaptığınız çalışmalar, yapay zekânın yalnızca sanatsal üretimi değil, küratörün düşünsel ve yaratıcı rolünü de dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, Luciana Parisi’nin algoritmaların yalnızca belirli komutları yerine getiren araçlar değil, aynı zamanda yeni estetik olasılıklar üreten yapılar olduğunu savunduğu algoritmik estetik kavramıyla da örtüşüyor. Kendi araştırmalarınızdan hareketle, algoritmik öznellik ile küratöryel yazarlık arasındaki ilişkinin geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yapay zekâ, insanın eleştirel yorumlama kapasitesini zayıflatmadan gerçek bir küratöryel ortak hâline gelebilir mi?
Her yeni teknoloji, kendi içinde olumlu ve olumsuz potansiyel etkiler barındırır. İnsanlık, aynı teknolojiyi kullanarak tıbbi görüntüleme cihazları da yapabilir; kitle imha silahları da. Aynı uçakla orman yangınlarını söndürmeyi de seçebilir; sivilleri bombalamayı da. Benzer bir durum yapay zeka için de geçerli. Yapay zekayı yüceltmek de, şeytanlaştırmak da gereksiz. Ancak burada şöyle hayati bir fark var; tıbbi görüntüleme cihazına ya da yangın
söndürme uçağına kullanıcı olarak herkes erişemez. Bunların hangi yetkinliklere sahip kişiler tarafından, hangi durumlarda ve nasıl kullanılabileceğine dair karar mekanizmaları ve regülasyonlar mevcuttur. Kullanımlarından doğan sorumluluklar etik açıdan tartışmaya açık olmakla birlikte çok daha net tanımlarla ortaya konmuştur. Oysa yapay zeka, yediden yetmişe hepimizin önüne pat diye düşüverdi ve ilk anda hiç kimse “dur bakalım, bu nasıl
işliyor, benim bununla yapabildiklerim kimi, nasıl etkiliyor” diye sormadı. Etik ilkelerin, yasal çerçevelerin, yetkinlik mertebelerinin henüz net olmadığı bir ortamda, “yaşasın, hepimiz sanatçı, tasarımcı, yazar oluyoruz” havasına girildi. Kaygılı sesler yükselmeye başladığında ise ok yaydan çoktan çıkmıştı. Eleştirel farkındalık, kullanımın
yaygınlaşmasından çok daha sonra belirdi.
Şimdi bunu bir kenara koyalım ve duruma bir de sanatçının/küratörün gözünden bakalım. Sanatçı ve küratör, erişebildiği hemen her yeni teknolojiyle deneyler yapar ve bence zaten yapmalıdır. Hiçbir teknoloji, onu çevreleyen politik, ekonomik ve sosyokültürel bağlamlardan arınmış değildir ve sanatçı/küratör, kurguladığı deneylerle bu bağlamların izini sürerek eleştirel yaklaşımlar geliştirir. Burada belirleyici olan, bana göre niyettir. Sanatçının/küratörün niyeti yapay zekayı kullanarak kolay yoldan birtakım şeyler üretmek ve bunlar üzerinden görünürlük elde etmekse, o işin gideceği yerler ister istemez sığ ve sınırlıdır. Çevremizde ve ekranlarımızda o tür girişimlerin sayısız sonucuyla karşılaşmak mümkün. Ancak sanatçının niyeti o teknolojinin sınırlarını test etmek ya da onun arka planında işleyen süreçleri görünür kılmak ise, o zaman zaten ürettiği çıktılar biçimsel açıdan olmasa bile kavramsal açıdan özgün olacaktır. Üstün körü bir bakışla çerez gibi tüketilen imgelerden herhangi biri olmayacaktır.
Luciana Parisi’yi andığınız için, meseleye post-hümanist düşünce üzerinden yaklaştığımızda bambaşka bir ikilemle karşılaşıyoruz. Post-hümanizm insan merkezciliği eleştirirken, aslında bir açıdan, üretimi insansızlaştırmanın peşindeki teknofeudalistlerin ekmeğine yağ sürdü ve toplumları devasa bir benlik krizinin eşiğine getirdi. Ben bunu, postmodernizmin modernizmi eleştirirken yarattığı açmazlara çok benzetiyorum. Post-hümanizm aslında insanın üstünlük kompleksini yenmesi adına yararlı bir izlek sunmakla birlikte, tekno-oligarşinin elinde toplumları pasifize etmenin, onların eleştirel kapasitelerini ve eylemselliklerini kontrol altında tutmanın düşünsel aracı haline geldi. İnsani bilimlerin hor görülmesi ve ilgili fakültelerin dünyanın hemen her yerinde kapatılmasından tutun, her şeyin istatistiksel veri haline gelmesi, ürettiğimiz her şeyin birbirine benzemesi… Tüm bunlar kesinlikle tesadüf değil. Postmodernistlerin eleştirdiği o modernist evrensellik dayatması artık yok belki; ama yerine öyle dedikleri gibi çoğulcu, çok sesli bir dünya filan gelmedi. Bana sorarsanız, cinsel ve kültürel kimlik söylemleri üzerinden çoğulculuk makyajı yapılmış, ancak temelde tüm ötekileştirmeleri sistemsel düzeyde sürdüren, hatta birleştiren, çok daha sinsi, çok daha tehlikeli bir tür algoritmik panoptikon geldi. Soruya tekrar dönersek, insan yapay zeka ile olan iş birliğini doğru kurgulanmış bir bağlamda, eleştirel yorumlama kapasitesine bilinçli olarak sahip çıkarak sürdürürse evet, gerçek bir küratöryel ortak hâline gelebilir.
Yeni Medya Sanatı ve Teknik İmgeler (Vilém Flusser)
Türkiye’deki yeni medya sanatı üzerine yürüttüğünüz araştırmalar, dijital teknolojilerin sanatsal üretim ve sergileme pratiklerini nasıl dönüştürdüğünü kapsamlı biçimde ele alıyor. Vilém Flusser ise teknik imgelerin yalnızca gerçekliği temsil etmediğini, aynı zamanda insanın dünyayı algılama biçimini yeniden şekillendirdiğini ileri sürer. Üretken yapay zekânın hızla yaygınlaştığı günümüzde sizce yeni bir ‘teknik imge’ çağının eşiğinde miyiz? Bu dönüşüm karşısında sanatçılar ve küratörler nasıl bir eleştirel pozisyon geliştirmelidir?
Bu soruyu, aslında bir önceki soru bağlamında kısmen yanıtlamış oldum. Flusser’in fotoğraf felsefesi, benim çok sevdiğim ve derslerimde mutlaka okuttuğum metinlerden biridir. Tam da az önce sözünü ettiğim farkındalıkla ilişkili bir konu bu. İmgenin hemen ardında olup bitenlere bakmadığımız, eylemlerimizi yönlendiren bilinçli ya da bilinçdışı motivasyonları irdelemediğimiz, en önemlisi eylemlerimizin ötesinde düşüncelerimizi de yönetmeye talip olan üst yapının farkında olmadığımız sürece, kendi ürettiğimiz oyuncakların oyuncağı olmaya devam edeceğiz.

Yapay Zekâ ve Kültürel Çeşitlilik (Yuk Hui)
Çalışmalarınızda dijital teknolojileri yalnızca teknik araçlar olarak değil, kültürel ve toplumsal bağlamlarıyla birlikte değerlendiriyorsunuz. Benzer şekilde Yuk Hui, kozmoteknik kavramıyla teknolojinin her toplumda farklı kültürel ve felsefi temeller üzerinde geliştiğini savunuyor. Büyük ölçüde küresel teknoloji şirketlerinin şekillendirdiği günümüz yapay zekâ ekosisteminde sanat ve küratörlük, kültürel çeşitliliği nasıl koruyabilir? Yapay zekâ, yerel bilgi üretimini ve farklı estetik gelenekleri güçlendiren bir araç olabilir mi?
Yine nasıl kullanıldığına bağlı. Siz yapay zekayı hangi veri seti ile eğitirseniz, ona uygun çıktı alırsınız. Eğer batılı beyaz erkeğin ürettiği veriyle beslerseniz, ona uygun sonuçlarla karşılaşırsınız. İnsan zihni de doğduğunda tabula rasa. Aynı bebeği farklı coğrafyalarda, farklı etno-kültürel kimliklere, eğitim düzeyine ve ekonomik olanaklara sahip ailelerin
yetiştirdiğini düşünün. Aynı zihin, bambaşka veri setlerinden öğrenir; bambaşka çıkarımlar ve genellemeler yapar. Sonra karşılaşacağı her yeni durumu onlar üzerinden okur. Kısacası sanatçılar ve küratörler, yapay zekayı yerel bilgi üretimi ve geri planda kalmış yerel estetik yönelimleri gündeme getirmek için eğitebilir ve kullanabilir. Bu noktada, bağımsız ve eleştirel düşünebilen teknolojistlerle kuracakları iş birlikleri hayati bir öneme sahip. Zira biraz da güncel teknolojik gelişmelerin sonucu olarak, küratörlüğün giderek daha kolektif bir eyleme dönüştüğünü gözlemliyorum. Bana göre yapay zekaya, biraz da 90’ların Net Art hareketi gibi bir ruhla yaklaşmak lazım; o dönem, bu tür işbirlikleri için iyi rol modelleri sunuyor.
Yapay Zekâ Üretimi İmgelerin Politik Boyutu (Hito Steyerl)
Dijital kültür, yapay zekâ ve küratörlük alanındaki çalışmalarınız, teknolojinin sanatsal üretim kadar görsel kültürü de dönüştürdüğünü gösteriyor. Hito Steyerl ise dijital imgelerin gözetim, veri ekonomisi ve iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Bu çerçevede, yapay zekâ ile üretilen eserlerin sergilenmesinde sanatçıların, küratörlerin ve kültür kurumlarının etik ve politik sorumlulukları sizce nelerdir? Sergiler hâlâ eleştirel düşüncenin ve toplumsal sorgulamanın mekânı olmayı sürdürebilir mi?
Bu konu, sanat alanının geleceği için çok önemli. Bir noktada sanatçıların ve kurumların bir araya gelip bazı temel ilkeler belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Yasal çerçevenin oluşturulmasında da, alanda etkinlik gösteren farklı mesleki kimliklerin görüş ve katkılarının alınması gerekiyor. Neoliberal politikaların kültür kurumları üzerindeki mali ve
ideolojik baskıları artırdığını ve bunun sonucunda sergilerin giderek “İnstagramlanabilir” uğrak yerlerine dönüştüğünü göz önüne alırsak, bence sanatçı/küratörlerin daha bağımsız, farklı sergileme modelleri geliştirmesi de büyük önem taşıyor.

Algoritmik Opaklık ve Küratörlüğün Şeffaflığı (James Bridle)
Araştırmalarınız, yapay zekânın yalnızca sanat üretimini değil, izleyicinin sanatla kurduğu ilişkiyi de dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. James Bridle, karmaşık hesaplama sistemlerinin çoğu zaman bilgiyi artırmak yerine görünmezliği ve belirsizliği çoğalttığını ileri sürüyor. Sizce küratörler, yapay zekâ temelli eserlerin arkasındaki veri setlerini, algoritmik süreçleri ve karar mekanizmalarını izleyiciye görünür kılmalı mı? Yapay zekâ çağında şeffaf küratörlük nasıl mümkün olabilir?
Az önce de sözünü ettiğim gibi, yapay zekayı nasıl, nerede, hangi amaçla kullandığınız çok önemli. Şeffaf küratörlük kavramı ise açıkçası beni biraz düşündürüyor. Bana göre küratör de bir nevi sanatçı. Günümüzde sanatçı ile küratör arasındaki sınırlar oldukça muğlak. Bir filmi izlerken her özel efektin nasıl yapıldığını bilseniz, aynı tadı alır mıydınız? Onu cazip kılan biraz da gerçekliğine inanmayı seçtiğimiz illüzyon değil mi? Bu anlamda sanatsal sürecin bazı adımlarının gizemli kalmasında bir sakınca görmüyorum. Ama eğer kastettiğiniz yapay zeka ile yapılmış bir imgeyi insan eliyle yapılmış gibi sunmak ise, orada etik bir sorun olduğu aşikar. Bu etik değerlerin yerleşmesi açısından yine en büyük iş, alandaki profesyonellere düşüyor.
Platform Gücü ve Kültürel Kurumlar (Benjamin Bratton)
Çalışmalarınız, müzelerin ve kültür kurumlarının yapay zekâ teknolojileriyle giderek daha fazla iç içe geçtiğini gösteriyor. Benjamin Bratton ise dijital platformları yalnızca teknolojik altyapılar değil, aynı zamanda yeni yönetişim biçimleri olarak değerlendiriyor. Bu perspektiften baktığınızda, kültür kurumlarının küresel dijital platformlara artan bağımlılığı nasıl sonuçlar doğurabilir? Geleceğin küratörlüğü aynı zamanda teknolojik yönetişim üzerine eleştirel bir düşünme pratiği de olmak zorunda mı?
Bence hepimiz aynı yapının içindeyiz. Az önce farkındalıkta geç kalındı dememin nedenlerinden biri de bu. Dijital platformlara girerken birçok sözleşmeye, içeriğini okumadan “kabul ediyorum” dedik. Acelemiz vardı, FOMO yaşadık; yeniliklerden geri kalmak istemedik. Kişisel verilerimizle ne yapabileceklerini, bizi gözetleme iznini onlara verip vermediğimizi sorgulamadık. Devletler de bu durumun farkına varmakta gecikti. Aynı şey kültür kurumları için de geçerli. Küratörler ise, sistemin içinde kalabilmek adına zaman zaman birer PR uzmanı gibi düşünüp davranmak zorunda kaldı. Kurumlar sosyal medyada görünürlüklerini ve etkileşimlerini artıracak etkinliklere öncelik tanıdıkça, küratörlerden de bu anlamda çeşitli stratejiler geliştirmelerini beklemeye başladı. Geleceğin küratörü, ürettiği işin özünü feda etmeden tüm bu dinamikleri göz önünde bulundurmak ve elbette teknolojik yönetişim üzerine düşünmek ve bilgilenmek, kurumlarla kurduğu ilişkilerde farklı paydaşların taleplerini dengelemek durumunda.

Ağ Toplumunda Sanatın Değeri (David Joselit)
NFT’ler ve dijital sanat ekonomisi üzerine yaptığınız çalışmalar, sanat eserinin dolaşımı ve kültürel değeri üzerine önemli tartışmalar içeriyor. David Joselit, günümüz sanatının değerinin giderek fiziksel varlığından çok dolaştığı ağlar tarafından belirlendiğini savunuyor. Yapay zekâ üretimi eserlerin küresel dijital ağlarda hızla dolaşıma girdiği günümüzde özgünlük, sanatsal değer ve otantiklik kavramlarını nasıl yeniden düşünmeliyiz? Bu yeni kültürel ekonomide küratörün rolü sizce nasıl dönüşecektir?
Çevrimiçi ortamda müthiş bir imge enflasyonu söz konusu. Özgünlük de çok katmanlı bir kavram olmakla birlikte, onu hala daha çok içerikle ve insan müellifliğiyle bağdaştırma eğilimindeyiz. Paradoksal bir şekilde, yapay zeka üretimleri arttıkça, insan üretiminin değerinin daha da artacağına dair görüşler oldukça yaygın. Çünkü insan eliyle üretim daha nadir olacak. Bir nevi “vintage” muamelesi görecek. Bir de yapay zekayı, bahsettiğim gibi özgün deneyler kurgulamakta kullanan sanatçılar, görece daha özgün işler yapacaktır.

Kültürel Bellek, Arşiv ve Küratörlük (Boris Groys)
Akademik çalışmalarınızda dijital kültürde küratörün değişen rolüne önemli bir yer veriyorsunuz. Boris Groys ise çağdaş sanatın giderek görünürlük, belgeleme ve arşivleme pratikleri üzerinden tanımlandığını ileri sürüyor. Yapay zekânın dijital arşivleme, kataloglama ve öneri sistemlerinde giderek daha etkin rol aldığı günümüzde, kültürel belleğin oluşumunu nasıl etkileyebileceğini düşünüyorsunuz? Yapay zekâ gelecekte yalnızca eserleri sergileyen değil, aynı zamanda kültürel hafızayı biçimlendiren bir aktöre dönüşebilir mi?
Kültür kurumları, koleksiyon ve arşiv yönetiminde yapay zeka araçlarından yararlanmaya zaten başladılar. Bunda bir sakınca olduğunu düşünmüyorum; zira bazı yönetimsel süreçlerin verimli hale getirilmesi açısından çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu tür süreçler asla tamamen insansız yürütülmemeli. İnsan-makine işbirliği bana göre esas alınmalı. Kültürel hafızayı biçimlendirmek, makineye terk edilebilecek bir alan değil. İnsandan kastım da X küratör, Y müze müdürü değil. Artık kültürel hafıza, farklı toplulukların katkılarıyla biçimleniyor ve müzelerin, anlatılarını kurgularken çok daha demokratik ve katılımcı yöntemler benimsemesi bekleniyor.

Türkiye’de Yeni Medya Sanatının Geleceği
Türkiye’de yeni medya sanatı üzerine yürüttüğünüz araştırmalar, bu alanın gelişimini belgeleyen önemli akademik çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor. Günümüzde yapay zekâ ve yeni medya teknolojileri ekseninde çalışan sanatçılar, küratörler ve kültür kurumları açısından en önemli fırsatlar ve yapısal sorunlar sizce nelerdir? Türkiye’nin uluslararası yeni medya sanatı ekosisteminde daha görünür olabilmesi için hangi akademik, kurumsal ve disiplinlerarası iş birliklerine ihtiyaç duyulmaktadır?
Türkiye’de bu alanda iki temel sorun var: teknolojiye erişim ve bilgi eksikliği. Teknoloji çok pahalı ve kısa sürede değişip eskiyor. Bu nedenle kültür kurumları, yeni medya sanatı gibi yüksek riskli alanlara, özellikle koleksiyon bağlamında yatırım yapmaktan kaçınıyor. Yeni medya sanatı toplumda büyük ilgi görse de, genellikle süreli sergilerde karşımıza çıkıyor. Ancak mevcut koşullarda bu alanda uzun soluklu bir belleğin oluşması oldukça zor. Bununla doğrudan bağlantılı bir diğer sorun ise yeni medya sanatının sürdürülebilirliğine yönelik teknik uzmanlığın yetersiz olması. Bu konu dünyada da gündeme gelmekle birlikte Türkiye’de daha da büyük bir sorun. Ülkemizde üniversitelerin ilgili bölümleri, kültür kurumu ve sanatçı/üretici üçgeninin daha yakın bir işbirliği içinde olması; kültür kurumlarının ise konuyla ilgili standard uygulamaları ortaklaşa belirleme yönünde adım atması gerektiği kanısındayım.

Yapay Zekânın Ötesinde: Sanatın ve Küratörlüğün Geleceği
Akademik ve küratöryel çalışmalarınız boyunca teknoloji, sanat ve kültürel dönüşüm arasındaki ilişkiyi farklı açılardan ele aldınız. Bugünkü yapay zekâ tartışmalarının ötesine baktığınızda, önümüzdeki yirmi yıl içinde sanat üretimini ve küratöryel pratiği belirleyecek en önemli paradigma değişimleri sizce neler olacak? İnsan yaratıcılığı ile yapay zekâ arasındaki ilişki yeniden tanımlanırken hangi etik, kültürel ve entelektüel değerlerin korunmasının vazgeçilmez olduğuna inanıyorsunuz?
Yirmi yıl, oldukça uzun bir süre. Sanatın ya da genel anlamıyla entelektüel faaliyetlerin şimdiki halleriyle devam edip etmeyecekleri bile bence tartışmalı. Belki kulağa biraz abartılı geliyor; ama bunu yalnızca yapay zeka bağlamında söylemiyorum. Değişen ekolojik denge ve bunun sonuçları bizi nereye götürecek, bilmiyoruz. İklim krizi, bence birçok açıdan tanımladığınız dönemin entelektüel ortamının esas belirleyicisi olacak. Böyle bir dünyada sanatçının, küratörün ve kültür sektörünün nasıl bir dönüşümden geçeceği büyük bir muamma. Yapay zeka da çevreye verdiği zarar nedeniyle sık sık gündeme gelmeye başladı. ABD’de veri merkezlerine asit saldırıları düzenleyen gruplar bile oldu. Gün gelip, hepimizin arazi sanatı ya da Arte Povera’ya yönelmeyeceğini kim garanti edebilir? Güncel sergilerde
sanatçıların giderek daha fazla organik malzemeye yer vermesi ve ekosistemler üzerinde çalışması, ortak kaygılarımıza dair çok şey söylüyor. Her şeye ragmen insanın kendini doğadan üstün görmediği, ama kendini makineye de ezdirmediği, insan onurunu temel alan bir gelecek dileği ile bitirelim, dilerseniz. Sanat var olduğu sürece, umut da her zaman var.








Yorum bırakın