Röportaj Serisi: Dijital Çağda Medya, Kültür ve Yapay Zekâ Röportaj: Gökhan Çolak | Röportaj Konuğu: Geert Lovink

Editörün Notu
İnternet, ilk yıllarında özgürlük, açıklık ve katılım idealleri etrafında şekillenmişti. Ancak bugün bu idealler, büyük ölçüde, yalnızca birkaç küresel teknoloji şirketinin belirlediği bir dijital düzene bırakmış durumda. Platform kapitalizmi, algoritmik yönetişim, veri ekonomisi ve üretken yapay zekâ; yalnızca iletişim kurma biçimlerimizi değil, aynı zamanda düşünme, sosyalleşme, çalışma ve kamusal alanı deneyimleme biçimlerimizi de yeniden şekillendiriyor. Dijital kültür artık yalnızca teknolojik bir olgu değil; siyasetin, ekonominin, kültürün ve gündelik yaşamın kesiştiği temel bir mücadele ve etkileşim alanı hâline gelmiş durumda.
Eleştirel medya kuramının önde gelen isimlerinden biri olan Geert Lovink, yaklaşık otuz yıldır bu dönüşümü inceleyen ve kuramsallaştıran çalışmalar yürütüyor. Platform bağımlılığı, ağ kültürü, sosyal medyanın psikolojik mimarisi ve alternatif dijital altyapılar üzerine geliştirdiği çalışmalarıyla Lovink, internetin başlangıçta vaat ettiği özgürlük ve katılım idealleri ile günümüz dijital gerçekliği arasındaki giderek büyüyen uçurumu görünür kılıyor.
PR Carnet World Magazine için gerçekleştirdiğimiz bu röportajda Lovink; internetin kamusal bir alandan platform tekellerinin egemen olduğu bir ekosisteme dönüşümünü, yapay zekânın platform kapitalizmi içindeki konumunu, ağ kültürünün geleceğini ve bağımsız iletişim altyapılarının yeniden inşa edilme olasılıklarını değerlendiriyor. Dijital çağın belirleyici krizlerine eleştirel bir perspektiften yaklaşan bu söyleşi, okurları teknolojiyi yalnızca yeniliğin ve ilerlemenin bir aracı olarak değil; aynı zamanda iktidarın, kültürün ve demokrasinin temel bir meselesi olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.
Son yirmi yılda internet, merkeziyetsiz topluluklardan oluşan bir ağ yapısından, yalnızca birkaç platformun hâkimiyetindeki bir ekosisteme dönüştü. Siz bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu süreçte sizce neleri kaybettik?
Dağıtık bilişimin, topluluk ağlarının ve internetin kamusal bir alan olarak merkeziyetsiz yapısının çöküşü, büyük olasılıkla 1996–1997 yıllarında risk sermayesinin (venture capital) internet ekosistemine yoğun biçimde girmesiyle ve buna eşlik eden muhafazakâr-liberteryen değerlerin yükselişiyle başladı. Bunun ilk işaretleri o dönemin etkili teknoloji dergisi Wired’da açıkça görülebiliyordu. Bu dönüşümü en iyi açıklayan metinlerden biri olan The Californian Ideology makalesi ise 1995 yılında yayımlandı.
İnternetin “öncü dönemi” olarak anılan ilk on yıl, aslında Ronald Reagan döneminin siyasal mirası altında şekillenen muhafazakâr-liberteryen bir anlayışa sahipti. Her ne kadar bu dönem küresel ölçekte Bill Clinton ve Tony Blair’in temsil ettiği küreselleşmeci-neoliberal çağ olarak anılsa da, kamuya ait (özellikle telekomünikasyon) altyapıların özelleştirilmesiyle birlikte bambaşka bir internet kültürünün temelleri atıldı.
Bu süreçte Creative Commons hareketi, söz konusu piyasa güçlerine karşı koyabilecek ölçüde güçlü değildi. Daha sonra “sosyal medya”ya evrilen Web 2.0, dot-com balonunun patlamasının ardından geriye kalan spekülatif yatırımların ve mutlaka değerlendirilmesi gereken “dark fiber” (kullanılmayan yüksek kapasiteli fiber optik altyapı) ağlarının üzerine inşa edildi.
Bugün Big Tech olarak adlandırdığımız teknoloji devlerinin kökeni de işte bu dot-com sonrası yeniden yapılanma dönemine uzanır. Her ne kadar şirketler farklı tarihlerde kurulmuş olsa da — Amazon 1994’te, Google 1998’de ve Facebook 2004’te — gerçek anlamda büyümeleri ancak internet erişimi sorunu büyük ölçüde çözüldükten ve yeterli sayıda fiber optik ağ, Wi-Fi altyapısı ve mobil iletişim kuleleri devreye girdikten sonra mümkün oldu.
Bu dönüşümün asıl dönüm noktası ise akıllı telefonların yaygınlaşması oldu. Akıllı telefon, platform ekonomisinin küresel ölçekte benimsenmesini sağlayan ve tüm dijital ekosistemi dönüştüren “killer app” niteliğindeki teknolojik kırılmaydı.
Son kitaplarınız Stuck on the Platform ve Platform Brutality’de dijital platformların yapısal iktidarını kapsamlı biçimde ele alıyorsunuz. Platform bağımlılığını öncelikle teknolojik, ekonomik bir sorun ya da kültürel bir durum olarak mı görüyorsunuz?
Kullanıcı bağımlılığının kuşkusuz psikolojik ve kültürel bir boyutu var. Ancak bu aynı zamanda finansal ve ekonomik bir sorundur. Risk sermayesi ve ölçek ekonomileri sayesinde tekel konumuna ulaşmak oldukça kolaydır. Belirli bir kritik büyüklüğe ulaştığınızda artık rakiplerle rekabet etmek yerine, diğer aktörleri platformunuza tedarikçi, reklamveren ve kullanıcı olarak katılmaya davet edersiniz. Böylece rekabetin yerini platform etrafında örgütlenen bir ekosistem alır.
Bununla birlikte, teknolojinin tarafsız ya da masum olduğunu öne sürmüyorum. Bir internet sitesi, bir zamanlar ne pahasına olursa olsun hiper büyümeyi finanse eden risk sermayesi olmadan ancak evrimsel ve kademeli bir şekilde büyüyebilir. Ne kadar üstün, sürdürülebilir ya da kullanıcı dostu olursa olsun, risk sermayesi desteğinden yoksun “Avrupa tipi” çözümler çoğunlukla niş kalmaya mahkûmdur ve geniş ölçekte yaygınlaşamaz.
İşte bu nedenle finans (Fin) ile teknolojinin (Tech) birbirinden ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada yardımcı olabilecek yaklaşım ise altyapı perspektifidir. Teknoloji, her soruna çözüm sunduğunu iddia eden bu “bütünsellik” (totality) söyleminden uzaklaştırılmalıdır. Artık kolektif psikolojiyi, kamusal alanı, bireylerin sinir sistemini ve hatta zihinlerini kuşatan evrensel bir çözüm olarak görülmemelidir. Teknolojinin yeniden, işlevsel ve pragmatik bir araç düzeyine indirilmesi; her şeyi kapsayan “küresel/kapsayıcı hegemonya” (spheric hegemony) iddiasından vazgeçmesi gerekir.
Bugün aynı eğilimin yapay zekâ etrafında yeniden üretildiğini görüyoruz. Yapay zekâ, neredeyse her sorunun evrensel çözümü olarak sunuluyor. Oysa günümüzde yapay zekâ tartışmasının asıl meselesi yazılımların üstünlüğü değildir. Esas mücadele; çip üretimi, ölçek ekonomisi ve bunlara eşlik eden, farklı gelir modelleri (ölçümleme, kullanım başına ücretlendirme ve tokenizasyon) arasındaki rekabettir.

Dijital medyaya ilişkin iyimser anlatıları sık sık eleştirdiniz. Geriye dönüp baktığınızda, internet çağının hangi vaatleri sizce en çarpıcı biçimde başarısız oldu ve bunun temel nedenleri nelerdir?
İnternetin özünde bir kamusal alan olduğu yönündeki iddiamız aslında hiçbir zaman yeterince güçlü değildi. Bu düşünce 1970’lerde hâlâ anlamlı olabilirdi; ancak neoliberal 1980’ler ve 1990’larda artık geçerliliğini büyük ölçüde yitirmişti. Bugünün sağ otoriter eğilimlerin güç kazandığı 2020’lerinde ise bu iddiayı savunmak çok daha zor.
Asıl başarısız olan, internetin doğası gereği demokratik olduğu ve eşitlikçi bir tartışma zemini yaratacağı yönündeki beklentiydi. Bugün internetin, demokrasiyi güçlendirmekten ziyade onu zayıflattığı bile söylenebilir. Artık neredeyse hiç kimse sosyal medyayı gerçek anlamda bir kamusal tartışma alanı olarak görmüyor.
Bu dönüşüm, dot-com balonunun ardından yaşanan yeniden yapılanma döneminde başladı.
O dönemde eşitlikçi forum kültürü ve e-posta listeleri, blogların etki sahibi birey (influencer) merkezli tasarım anlayışına yenik düştü. Weblog kültürüyle birlikte takipçi, artık ortak bir tartışmanın katılımcısı değil; bir blog yazarının internet sitesine gelen “misafir” olarak tanımlanmaya başladı.
Böylece kullanıcı, yazılım tarafından tanımlanan bir “takipçi” personasına dönüştü ve ona yalnızca tek bir temel seçenek bırakıldı: yanıt vermek. Çok geçmeden bu imkân da daha da daraltılarak yalnızca “beğen” düğmesine indirgendi. Mark Zuckerberg’in Facebook’ta hiçbir zaman bir “beğenmeme (dislike)” butonu sunmayı kabul etmemesi, internetin kamusal ve tartışmaya dayalı bir alan olarak giderek sona ermesine katkıda bulunan önemli kırılma noktalarından biriydi.
Bu tablo karşısında insan, neredeyse Jürgen Habermas’ın rasyonel kamusal tartışma idealini özleyecek hâle geliyor. Ama ben böyle bir nostalji taşımıyorum. Eski tip ana akım medyanın geri dönüşü olmayacak; çünkü o kurumlar sahip oldukları tekel konumunu geri dönülmez biçimde kaybettiler.
Gazetecilik sınıfının yaşadığı gerilemeye üzülmeli miyiz? Ben üzülmüyorum. Geçmişte sergiledikleri paternalist ve tepeden bakan tutumları düşündüğümde buna ancak gülebiliyorum. Hayatım boyunca alternatif, taktiksel ve öz örgütlenmeye dayalı medya yapıları üzerine çalışmış biri olarak, artık onların kibriyle uğraşmak zorunda olmamaktan memnunum. On yıllar boyunca küçümsedikleri internet, sonunda onları kendi kurdukları düzen içinde tasfiye etti; üstelik bunu haklı nedenlerle yaptı.
Bana göre gelecek, bağımsız araştırmacı gazetecilikte ve bizim küçük merkezimiz ile onun uluslararası ağlarının temsil ettiği türden eleştirel kuram odaklı kolektif oluşumlarda (critical-theory assemblages) yatıyor. Bu yapılar, yeni kamusal alanların ve alternatif bilgi üretim biçimlerinin inşasında belirleyici bir rol üstlenecektir.

Sosyal medya platformları bugün yalnızca iletişim biçimlerimizi değil, aynı zamanda duygularımızı, kimliklerimizi ve kendimizi algılama biçimimizi de şekillendiriyor. Sizce günümüzün dijital ortamları bireylerin kimlik oluşumunu, psikolojik ve toplumsal ilişkilerini nasıl etkiliyor?
Aslında medya bunu yüzyıllardır yapıyor. Bu, Friedrich Kittler ve Alman medya kuramı ekolünün diğer düşünürlerinin temel tespitlerinden biridir. Gutenberg Matbaası, yükselen burjuva sınıfını önce Romantik şairlerle, daha sonra ise 19. yüzyılın büyük romanları ve felsefi düşüncesiyle buluşturdu. Nietzsche’yi, Marx’ı, sosyalist broşürleri ya da Freud’u okumak ve onların geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak, sanayi devriminin sağladığı matbaa teknolojisi olmadan düşünülemezdi.
İnternetin küresel ölçekte yaygınlaşmasının ilginç yanı ise bunun gerileme ve durgunluk dönemine denk gelmiş olmasıdır. Soğuk Savaş’ın refah devleti koşullarında geliştirilen internet, 1990’ların neoliberal yükselişi sırasında topluma açıldı; ancak milyarlarca insanın gündelik yaşamı üzerindeki en büyük etkisini, sağ popülizmin yükseldiği, jeopolitik gerilimlerin arttığı, iklim krizlerinin derinleştiği ve COVID-19 pandemisinin yaşandığı bir dönemde gösterdi.
Aslında dile getirdiğiniz görüş bugün artık oldukça yaygın kabul gören bir yaklaşım. Biliyorum; çünkü bu, 2019 yılında yayımlanan Sad by Design adlı kitabımın temel tezini oluşturuyor. Daha önceki çalışmalarımda ise internet kültürünün nihilist enerjisini vurgulamıştım. Bana göre bu enerji hâlâ güçlü, yaratıcı ama aynı zamanda olumsuz bir güç olmayı sürdürüyor.
Ancak bu dinamik yaklaşık 2016 yılı civarında değişmeye başladı. Takip etme (following), beğenme (liking) ve kaydırma (swiping) gibi sosyal medya mimarisinin belirli tasarım özellikleriyle derinleşen depresyon ve melankoli, bireylerin giderek içe kapanmasına yol açan bir eğilimi tetikledi. Bu süreçte benlik (ego), dijital teknolojilerin ve sosyal platformların dayattığı beklentileri artık karşılayamaz hâle geldi.
İnternet kültüründe dolaşan bir memede sorulduğu gibi: “Çökecek misin, yoksa patlayacak mısın?” (Implode or explode?) Çoğu insan ise psikolojik enerjisini dışa vurmak yerine kendi içine yöneltti.
Nihilizmin depresyonla birleşmesinden nasıl bir internet kültürü doğacağını anlamak aslında zor değil. Genç kuşakların çevrimiçi dünyada karşılaştığı kültürel atmosfer tam olarak buydu. İşte internetin karşı-kültürü (counter-culture) böyle şekillendi ve bana göre bugün de varlığını sürdürmeye devam ediyor.
Önümüzdeki yıllarda içinde bulunduğumuz tekno-toplumsal koşullar değişebilir. Yaklaşık on yıldır süren bu psikolojik ve zihinsel gerileme rejimine karşı yavaş yavaş bazı önlemler alınmaya başlandı. Ancak mevcut politikalar ağırlıklı olarak platformları düzenlemeye ya da onlara gerçek alternatifler geliştirmeye değil, gençleri denetlemeye odaklanıyor.
Oysa ben her zaman özgürleşmeden, itirazdan ve yuppie teknoloji sisteminin yıkılmasından yana oldum; gençlerin denetlenmesinden değil. Asıl küçümsememiz gereken, Zuckerberg gibi figürler ve onların yarattığı tekinsiz uygulamalar olmalı. Çünkü yozlaşmış iktidarı temsil eden tam da bu platformlardır. Ne var ki bu gerçekleşmiyor; bunda sanat çevrelerinin de payı olduğunu düşünüyorum. Her yeni genç kuşak yeniden aynı tuzağa düşüyor. Özellikle Batı’da yaklaşık son on beş yıldır gerçek anlamda bir gençlik isyanı yaşanmadı.
Sekiz yaşındaki bir çocuğun akıllı telefon kullanmasını savunuyor değilim; ama onun elinden telefonu zorla almayı da doğru bulmuyorum. Aynı şekilde, Jonathan Haidt’in savunduğu gibi tartışmanın tıbbileştirilmesine de inanmıyorum. Hatta Haidt’i eleştiren Candice Odgers’ın bile bu tartışmayı aynı çerçeveye hapsettiğini düşünüyorum. Beyni bir kenara bırakın! Onu, tam anlamıyla psikedelik bir ruhla özgürleştirin. Medya meselesini rahiplere, psikologlara ya da doktorlara teslim etmeyin. Hatta verileri ve yöntemleriyle sosyal bilimcilere bile fazla bel bağlamayın.
Hesaplanamaz olun. Arkadaşlarınızla ve mücadele arkadaşlarınızla nasıl iletişim kurmak istediğinize, hayati bilgiyi nasıl paylaşacağınıza kendiniz karar verin. Bunu tek amacı size reklam satmak, influencer kültürünü büyütmek, yapay zekâ tarafından üretilmiş içerikleri pazarlamak ve benzeri dijital çöpleri dolaşıma sokmak olan üçüncü taraf platformlara bırakmayın. Buna inanıyorum: Siz mutlaka daha iyi yollar geliştireceksiniz. Ben ise hangi iletişim kanallarını kullanmanız gerektiğini söylemeyeceğim. Bırakın bu sizin sırrınız olsun. Çünkü aslında bunu başarmak o kadar da zor değil.

Ağ kültürü” kavramı çalışmalarınızın temel eksenlerinden biri oldu. Yapay zekâ, algoritmik yönetişim ve platform tekellerinin yükselişiyle birlikte ağ kültürü sizce yeni bir evreye mi girdi, yoksa artık ağ paradigmasının kendisinin tükenişine mi tanıklık ediyoruz?
Bana göre ağlar (networks) aslında yaklaşık on yıldır fiilen ölü durumda. Önce merkezi platformların içine dâhil edildiler, ardından da zamanla çözülüp dağıldılar. Arka planda teknik olarak hâlâ varlıklarını sürdürüyor olabilirler; ancak artık canlı ve toplumsal bir oluşum olma özelliklerini yitirdiler.
Ağın, tekno-toplumsal bir örgütlenme biçimi olarak yeniden doğuşu elbette mümkündür; fakat bunun yakın gelecekte gerçekleşmesini pek olası görmüyorum. Ağ, 20. yüzyılın aile, köy, kilise, siyasal parti ve ulus gibi katı toplumsal örgütlenmelerine alternatif olarak ortaya çıkmıştı. Bu geleneksel yapılar başarısızlığa uğradığında, merkeziyetsiz sistemlerin yeni dayanışma ve bağlılık biçimleri üretebileceği düşünülüyordu. Ancak bu beklenti gerçekleşmedi.
Teknik açıdan ağlar hâlâ varlığını sürdürüyor; fakat artık görünür toplumsal yapılar olmaktan çıkıp arka planda işleyen bir altyapıya (infrastructure) dönüştüler. Merkeziyetsizlik (decentralization) ve federatif yapılar (federation) hâlâ değerli hedefler olabilir. Ancak ben bugün önceliğin, platformlara ve yapay zekâya karşı eleştirel bir kültürel mesafe ve bilinçli bir hoşnutsuzluk geliştirmek olduğunu düşünüyorum. Burada kastettiğim şey, zaman zaman Almanya’da gördüğümüz romantik “çevrimdışı yaşama dönüş (offline)” anlayışı değildir. Asıl ihtiyacımız olan, dijital dünyanın her şeyi kuşatan bütünsellik (digital totality) iddiasından ve onun yaşamın her alanına nüfuz eden kapsayıcı (spheric) karakterinden uzaklaşmaktır. Bunu sağlayacak olan ise teknolojiyi yeniden bir araç olarak konumlandırmaktır. Kullanın ve işiniz bittiğinde bir kenara bırakın. Açıkçası bu, giderek derinleşen ekonomik eşitsizlik ya da iklim krizi gibi küresel sorunlarla karşılaştırıldığında, çözülmesi çok daha kolay bir meseledir.
Dijital kültür uzun yıllardır katılımcılık ve demokratikleşme söylemleriyle tanımlanıyor. Buna karşın dijital iktidarın giderek az sayıda platformun elinde merkezileştiğini görüyoruz. Sizce bu yeni güç ilişkileri içinde “katılım” kavramını nasıl yeniden tanımlamak gerekir?
Katılım (participation) aslında oldukça zayıf bir metafor, değil mi? Platformlarla kurduğumuz ilişki bundan çok daha derin. Biz sadece ara sıra katkı sunmuyoruz; onlarla kurduğumuz bağ, duygusal açıdan tam zamanlı ve bütünüyle kapsayıcı bir bağlılığa dönüşmüş durumda.
Keşke yalnızca platformlara bir şey söyleyip sonra oradan ayrılabilseydik. Eğer durum gerçekten böyle olsaydı, görüşümüzü ifade eder ve yolumuza devam ederdik. Oysa gerçeklik bundan çok farklı.
Büyük ve manipülatif platform şirketlerinin egemen olduğu bir ortamda “katılım” dediğimiz şey, aslında sahte bir katılımdır. Burada söz konusu olan, kullanıcıların gerçekten söz sahibi olduğu demokratik bir katılım değil; platformların sınırlarını ve kurallarını belirlediği, kullanıcıların ise yalnızca bu çerçeve içinde hareket edebildiği kontrollü bir etkileşim biçimidir.

Çalışmalarınızda alternatif dijital altyapılar, bağımsız yayıncılık ve kültürel öz-örgütlenme üzerine kapsamlı değerlendirmelerde bulundunuz. Günümüzde hâkim platformların dışında anlamlı ve sürdürülebilir alternatifler inşa etmek sizce hâlâ mümkün mü? Eğer mümkünse, bu süreç hangi ilke ve yaklaşımlar üzerine kurulmalıdır?
1980’ler ve 1990’lardan gelen biri olarak söyleyebilirim ki, o dönemin alternatif medya yapıları özerk ve ana akımdan bağımsız, kendi paralel dünyalarını kurabilen oluşumlardı. Ancak kentlerin soylulaştırılması (gentrification) ve sağ popülizmin yükselişiyle birlikte bu altyapıları sürdürmek giderek zorlaştı. Yeni dijital rejim altında kendilerini yeniden icat etmeye çalışsalar da bunu başarmakta ciddi güçlükler yaşadılar. İronik olan şu ki, Facebook’un Arap Baharı sırasında sözde “doğru tarafta” olduğu yönünde yaygın bir söylem vardı. Tam da o dönemde, Facebook’un mahremiyet ihlallerini protesto etmek amacıyla platformdan ayrılan ilk kitlesel çıkış hareketlerinden birine katıldım. Aynı dönemde Unlike Us girişimini başlattık. Aradan on beş yıl geçtiğinde, alternatif girişimler belirli bir olgunluk düzeyine ulaştı. Ancak buna rağmen platformlara olan bağımlılık, artık yeni bir bütünsellik (totality) biçimine dönüştü. Hoş geldin yeniden, Wilhelm Hegel!
Bugün içinde yaşadığımız durum, Dan Davies‘in tanımladığı “hesap verebilirlik çukuru” (accountability sink) kavramıyla oldukça iyi açıklanabilir. Bu, sorumluluğun sürekli ertelendiği, dağıtıldığı ve sonunda kimsenin gerçekten hesap vermediği bir düzeni ifade ediyor. Zamanla bu gerçekle yaşamayı öğrendik.
Elbette bugün sosyal medyanın yarattığı mutsuzluk, yabancılaşma ve ruh hâli bozukluklarından hiç kimse sorumluluk üstlenmiyor. Tam da içinde bulunduğumuz dijital düzenin en temel sorunlarından biri bu.
Eleştirel yaklaşımlar, yapay zekânın dijital kültürde yeni bir kırılma noktası yarattığını öne sürüyor. Siz üretken yapay zekâyı, internetin tarihsel gelişimi ve platform kapitalizminin dönüşümü bağlamında nasıl konumlandırıyorsunuz?
1955 yılında sibernetik alanında yaşanan ayrışmadan bu yana yapay zekâ kendi bağımsız gelişim çizgisini izledi; zaman zaman yükselişler (“AI summers”), zaman zaman da durgunluk dönemleri (“AI winters”) yaşadı. Sohbet botları ve algoritmalar dışında, 2021–2022 yıllarına kadar yapay zekânın internet kültürünün gelişimi üzerinde belirleyici bir etkisi olmadı. Veri merkezlerinin (data centers), Büyük Veri (Big Data) altyapılarının ve NVIDIA çiplerinin gelişmesiyle birlikte büyük dil modelleri (LLM’ler) ve ChatGPT ortaya çıktı. İşte ancak bu noktada Google’ın uzun yıllar dijital dünyanın merkezinde yer alan arama motoru paradigması zayıflamaya başladı. Bunun etkisi çok kısa sürede geniş bir alana yayıldı. Otomatik yazılım geliştirmeden dijital kimlik üretimine, hatta “yapay sevgili” (artificial girlfriends) uygulamalarına kadar pek çok alan bu dönüşümden etkilendi. Bugün yaşanan en önemli gelişmelerden biri ise orta kademe yönetim pozisyonlarının giderek ortadan kalkmasıdır.
Şu aşamada belirsiz olan şey otomasyonun ilerleyip ilerlemeyeceği değil; yapay zekânın gelecekte nasıl bir ekonomik modele dayanacağıdır. Çünkü hâlâ bir yapay zekâ balonunun içindeyiz. Bu durum, 1990’ların sonundaki dot-com çılgınlığını hatırlatıyor. O dönemde olduğu gibi, bugün de sürecin nasıl sonuçlanacağını kesin olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz şey ise piyasada şimdiden çok az sayıda büyük oyuncunun kaldığıdır. Ayrıca yapay zekâ altyapılarının maliyetleri konusunda hâlâ önemli belirsizlikler bulunuyor. Burada veri merkezlerinden farklı olarak, yapay zekâ işlem tesislerinin kurulması ve işletilmesi astronomik düzeyde maliyet gerektiriyor. Üstelik bu süreç, elektrik ve su gibi giderek kıtlaşan kaynaklara büyük ölçüde bağımlı.
Son otuz yılda internet nasıl giderek merkezileşmişse, yapay zekâ endüstrisi de merkezileşmeyi ve siyasal denetimi güçlendiren bir yapı olarak gelişiyor. Bu durum yalnızca Amerika Birleşik Devletleri için değil, Çin için de geçerli. Tayvan’a yönelik olası bir işgal ihtimali de bu tabloyu daha da karmaşık hâle getiriyor. Çünkü savaşlar, teknolojik gelişmeleri bambaşka yönlere taşıyabilir ve hızlandırabilir. Nitekim şu soruyu sormamız gerekiyor: Neden kolayca bombalanabilecek kadar merkezi ve karmaşık altyapılara bağımlı teknolojiler geliştirelim?

Institute of Network Cultures, yirmi iki yıl boyunca deneysel projelerin, eleştirel düşüncenin ve bağımsız kültürel üretimin önemli merkezlerinden biri oldu. Enstitünün bugün Amsterdam Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nden ayrılarak bağımsız bir sivil toplum kuruluşu olarak yoluna devam etmesi de yeni bir döneme işaret ediyor. Geriye dönüp baktığınızda, platformların belirleyici hâle geldiği bu çağda bağımsız entelektüel ve kültürel ağları ayakta tutmanın en önemli koşulları ve en temel dersleri sizce nelerdir?
Bu gerçekten duygulandıran bir soru. Eleştirel düşüncenin mutlaka ödüllendirileceğini varsayamayız. Hollanda’da daha çok olumlu katkılar değer görüyor. Bunun yanında ben hiçbir zaman iyi bir yönetici olmadım ve merkezi büyük araştırma fonlarıyla büyütmeyi de başaramadım. Geriye dönüp baktığımda, en başından itibaren profesyonel bir fon geliştirme uzmanı (grant writer) ile çalışmalıydım.
Görsel sanatlar alanından geldiğimiz için etkinlikler ve yayınlar adına küçük kültürel destekler alabiliyorduk. Ancak 2011’den sonra bu kaynaklar büyük ölçüde kurudu. Akademik geçmişimin bu alanda nispeten geç şekillenmesi nedeniyle de üniversite araştırma fonlarının bulunduğu akademik finansman sistemine hiçbir zaman tam anlamıyla dâhil olamadım. Hollanda’da bu tür akademik çevrelere kırklı ya da ellili yaşlarda girmek pek teşvik edilen bir durum değildir. Bu açıdan Güney Avrupa’dan farklı bir kültür söz konusu. Orada itibar çoğu zaman yaşla birlikte gelirken, burada durum pek öyle değildir. Ancak benim için daha ilginç olan, bütün bu kişisel deneyimin ötesindeki genel tablo. nettime girişimini kurarken temel amacımız, internet için tıpkı edebiyat, sinema ya da tiyatroda olduğu gibi güçlü bir eleştiri dili ve pratiği geliştirmekti. Sonuçta internet de yeterince büyük ve belirleyici bir kültürel mecraydı. Fakat bu gerçekleşmedi.
Aradan otuz yıl geçmesine rağmen interneti nasıl ele almamız gerektiği konusundaki yapısal belirsizlik hâlâ sürüyor. İnterneti ekonomik bir olgu olarak mı değerlendirmeliyiz? Finansal bir sistem olarak mı? Yoksa esasen teknolojik bir mesele olarak mı?
Bugün bile internet kültürü, başlı başına bir akademik çalışma alanı olarak yeterince incelenemiyor. Bu alandaki eleştirel söylem oldukça zayıf ve sürekli yaşanan gelişmelerin gerisinden geliyor. Akıllı telefonlarına bağımlı hâle gelmiş siyaset sınıfına bakmanız bile bunu görmek için yeterli. Çalıştığım okulda da benzer bir dönüşüm yaşandı. Etkileşimli medya ve web tasarımı, kısa sürede yerini uygulama (app) tasarımına bıraktı. Bugün ise yapay zekâ nedeniyle okulun içinde bulunduğu yapı ciddi biçimde sarsılmış durumda.
İletişim tasarımı alanı adeta bir panik içinde. Geleceğin iş gücü piyasasının “prompt tasarımcılarına” ihtiyaç duyacağını düşünmüyorum. Bizim küçük merkezimiz, tıpkı Asteriks ve Oburiks’in köyü gibi, bugüne kadar ayakta kalabilmiş olmakla gurur duyuyor. Ama bunun tek başına bir strateji olmadığını da biliyorum. Buna rağmen hâlâ topluluklar, hareketler, sahneler ve kabileler — eskiden bunlara ağlar (networks) diyorduk — inşa etmenin önemine inanıyorum. Bana göre bunlar, bugün içinde yaşadığımız kasvetli otomasyon sirkinden bağımsız olarak gelişmeye devam edecek. Z Kuşağı, Institute of Network Cultures gibi insanların bir araya gelip özgürce vakit geçirebildiği mekânların sunduğu özgürlük ortamına olumlu karşılık veriyor. Ancak onlar bile, gözetim makinelerinin egemen olduğu dijital ekosistemin dışında, gerçekten özerk iletişim biçimleri, bağımsız tartışma alanları ve özgün estetik anlayışlar geliştirme konusunda hâlâ çekingen davranıyorlar. Bu da günümüz dijital kültürünün aşılması gereken en temel sorunlarından biri olmaya devam ediyor.

Kurumsal görevlerinizden emekli olduktan sonra çalışmalarınızda yeni bir döneme giriyorsunuz. Bugünden geleceğe baktığınızda, medya ve iletişim alanında sizce üzerinde en acil şekilde düşünülmesi gereken temel soru nedir?
Yeniden bağımsız (freelance) bir medya kuramcısı olacağım ve hayatıma, 2000’li yılların başında bıraktığım yerden devam edeceğim. Belki bu kez araştırma fonları bulma konusunda daha başarılı olurum; ama doğrusu bundan pek emin değilim. Hepimiz, Institute of Network Cultures’ın kendisini bir şekilde yeniden icat edebilmesini umut ediyoruz. Ben bugüne kadar her zaman çok az kaynakla, hatta çoğu zaman neredeyse hiç bütçe olmadan önemli işler üretmeyi başardım.
Bana göre bugün en acil mesele, bizzat “Medya Sorusu”dur (The Media Question).
Bu sorunun, tekno-toplumsal mimariyle (techno-social architecture) doğrudan bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yapay zekânın, Doug Rushkoff‘un “Team Human” kavramıyla ifade ettiği insan topluluğunun kendi iç iletişimini ve çatışmalarını nasıl yöneteceği konusunda hiçbir cevabı yok.
Kendisinden çok şey öğrendiğim Kanadalı medya kuramcısı Arthur Kroker, daha 1990’larda medyanın bir gün yok olacağını öngörmüştü. Çünkü ona göre medya artık fazla yavaştı. Medya, bilgiyi doğrudan aktarmak yerine ona aracılık eder; dolayısıyla bilgi akışını yavaşlatır. Medya aynı zamanda başlı başına bir değiş tokuş mekanizmasıdır. Seçer, süzer ve isterseniz sansür uygular. Bunu başka bir ifadeyle şöyle de söyleyebiliriz: Biz, dünyanın kaosundan hikâyeler üretiriz.
Çalıştığım okulda meslektaşım Esther Hammelburg, canlılık (liveness) ile hikâye anlatıcılığı (storytelling) arasındaki bu ilginç gerilim üzerine çalışıyor. Ayrıca Kraków’daki UKRAiNATV tarafından başlatılan Stream Art Network içinde, dağıtık kamusal alanlar ve iletişim biçimleri üzerine deneyler yürütüyoruz. Bugün ise 18 saniyelik TikTok ve Instagram videoları, neredeyse her şeyin ölçüsü hâline gelmiş durumda. İçerikleri özetleyen yapay zekâ teknolojileri bunu çok daha iyi yaptıklarını iddia ediyor. Ancak taşıdıkları önyargılar nedeniyle ürettikleri sonuçlar çoğu zaman tekdüze, sıkıcı ve yüzeysel kalıyor. Korkarım ki önümüzdeki dönemde yaşanacak çoklu krizler (poly-crises) ve savaşlar, bizi bütün bu sıradan tartışmaların ötesine geçmeye zorlayacak; böylece hayati iletişimin ve medyanın nasıl olması gerektiğini yeniden düşünme fırsatı doğacak. Bu aslında oldukça hüzünlü bir sonuç. Çünkü böylesine büyük bir çöküşe, örgütlü şiddete ve yaygın acıya ihtiyaç duymadan da medya ve iletişim konusunda çok daha iyi bir gelecek kurabilmiş olmalıydık.
Röportaj için kullanılan fotoğraflar: Holland Festival, Universiteit van Amsterdam, V2-Lab for the Unstable Media, MEET | Digital Culture Center, Unsound.pl, REDCAT, Letras Libres, Digicult, EL PAİS








Yorum bırakın