Normatif Medya Kuramlarından Evrensel Alternatif Yayıncılığa: PR Carnet’ in Düşünsel Yolculuğu

PR CARNET, dijital çağda medya, kültür ve iletişim alanlarında düşünsel üretimi destekleyen bir dergidir. Akademik nitelikli içerikleri, derinlikli röportajları ve eleştirel analizleriyle kamusal bilgi alanını güçlendirmeyi amaçlar. Kuramsal temelini Normatif Medya Kuramlarından alan PR CARNET, medyanın toplumsal sorumluluğu, kamusal yarar üretimi ve demokratik katılımı desteklemesi gerektiği anlayışını benimser. Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi doğrultusunda bilimsel, özgün ve erişilebilir içerikler üretir; medya ve kültür çalışmalarına katkı sağlayacak disiplinler arası bir tartışma zemini sunar.

RÖPORTAJ SERİSİ: Dijital Hayatın Anatomisi RÖPORTAJ: Gökhan Çolak | KONUK: Dr. Öğr. Üyesi Gözde Cöbek

Dijital Sosyoloji ve Yeni Medya

Çalışmalarınızda dijital medya ve teknolojileri yalnızca iletişimi kolaylaştıran araçlar olarak değil, gündelik hayatı, ilişkileri, arzuları, tercihleri ve toplumsal pratikleri yeniden biçimlendiren sosyoteknik yapılar olarak ele alıyorsunuz. Bu noktadan hareketle, bugün “dijital hayat” ile “gerçek hayat” arasında hâlâ anlamlı bir ayrım yapabilir miyiz? Manuel Castells’in ağ toplumu yaklaşımı, Sherry Turkle’ın dijital teknolojilerin benlik ve ilişkiler üzerindeki etkilerine ilişkin çalışmaları ve Bruno Latour’un aktör-ağ perspektifi düşünüldüğünde, teknoloji ile toplum arasındaki ilişkiyi artık bir “araç ve kullanıcı” ilişkisi olarak değil, karşılıklı olarak birbirini üreten bir ilişki olarak mı değerlendirmeliyiz? Sizce dijital sosyolojinin bugün cevaplaması gereken temel soru nedir?

Aslında Web 2.0’dan itibaren, yani 2000’lerin sonundan itibaren “dijital” ve “gerçek” arasında bir ayrım yapamamaya başlıyoruz ve hem dijital sosyoloji hem de dijital antropoloji böyle bir ayrım yapmamamız gerektiğini savunuyor. “Sosyal Medya Dönemi” diye adlandırılan Web 2.0’la birlikte internet ve dijital teknolojiler günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geliyor. Ayrıca özellikle “gerçek” ve “gerçek hayat” kavramlarının kullanılmaması gerektiği de savunuluyor; çünkü “dijital” ve “gerçek” ayrımı yaptığınız zaman dijital ortamların gerçek olmadığını iddia etmiş ya da varsaymış oluyorsunuz.

Halbuki dijital ortamlar, dijital olmayan fiziksel ortamlardan bağımsız değiller; onlar kadar kültürel bağlamlardan, o bağlamların toplumsal normlarından, değerlerinden, kurallarından vs. etkilenirler ama aynı zamanda onları etkilerler. Bu nedenle dijital araçlar, salt teknolojik araçlar değillerdir; kullanıldıkları kültürel bağlamlara göre şekillenen teknolojik kültürel nesnelerdir. Bu nedenle dijital alanları çalışan sosyal bilim dalları kültür ve teknolojinin nasıl bir etkileşim içinde oldukları, birbirlerini nasıl etkiledikleri temel sorusuyla yola çıkarlar.

Örneğin ben kendi tezimde flört uygulamalarını popülerleştiren toplumsal, kültürel, politik, siyasal ve duygulanımsal sebeplerin ne olduğunu merak ettim; çünkü bu uygulamaların popülerliğini “Artık her şey dijitalleşti” gibi basit bir şekilde açıklayamayacağımızı savundum. “Dijital” ve “kültür”ün nasıl etkileştiği temel sorusundan yola çıkarak, insanları bu uygulamaları kullanmaya yönelten bu sebeplerin (kişinin kullanma motivasyonunu kastetmiyorum burada) yanında bu uygulamalardan potansiyel partnerlerini nasıl seçtiklerini, farklı uygulama tasarımlarının tercihlerinde nasıl bir rolü olduğunu ve genel olarak yakın ilişkilere bu uygulamaların nasıl bir etkisi olduğunu inceledim.

Algoritmik İktidar ve Seçim

Tinder ve OkCupid üzerine çalışmalarınızda algoritmik mimarinin kullanıcıların görünürlüğü ve flört deneyimleri üzerinde belirleyici olduğunu ortaya koyuyorsunuz. Özellikle algoritmaların kullanıcıların platform içindeki görünürlüğünü farklı biçimlerde düzenlemesi, “seçim özgürlüğü” kavramını yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Buradan hareketle şu soruyu sormak istiyorum: Bir platform bize yüzlerce hatta binlerce seçenek sunduğunda gerçekten daha özgür mü oluruz, yoksa algoritmanın önceden düzenlediği bir olasılıklar alanı içinde mi seçim yaparız? Michel Foucault’nun iktidar ve yönetimsellik kavramları ile Gilles Deleuze’ün “kontrol toplumu” fikrini düşündüğümüzde, algoritmik sistemleri çağdaş bir yönetimsellik biçimi olarak okumak mümkün mü? Ve daha da önemlisi, algoritmalar yalnızca kimi göreceğimizi belirlemekle kalıp zaman içerisinde kimden hoşlanabileceğimizi de etkileyebilir mi?

Renata Salecl’in “Seçme İkilemi” kitabı bu çelişkiyi çok güzel anlatır. Bu kadar seçenek bolluğu arasında kendimizi özgür hissedebiliriz ama aynı zamanda da boğuluruz. Tabii şunu da unutmamak gerekiyor: Seçimlerimiz de toplumsal olarak şekillenmektedir. Bütün o seçenekler arasından herkesi değil kendi toplumsal pozisyonumuza “uygun” seçeneklere yöneliriz. Yani benzer (ideolojik, siyasi, dinî) görüşlere sahip, benzer eğitim seviyesinden, benzer ekonomik sermayeye ve sosyal çevrelere sahip insanlarla eşleşiyoruz. Bu, sadece kişinin partner tercihleriyle alakalı değil elbette. Gittiğimiz restoranlar, yediğimiz yemekler, sevdiğimiz müzikler, filmler gibi beğeniler ve tercihlerimiz de toplumsal olarak şekillenir.

Peki, dijitalleşme seçimlerin bu toplumsal yapısını nasıl etkiledi? Algoritmalar size seçenekler sunmadan sizin için neyin iyi olup olmadığına, size neyi ve kimi göstereceğine önceden karar verirler. Bazıları öne çıkarır, bazılarını göstermezler. Algoritmalar elbette bunu kendi kendine yapmaz; sizin girdiğiniz bilgiler ve dijitaldeki etkileşimlerinizden (neyi beğendiğiniz, hangi içerikte bir süre takılı kaldınız, hangilerini hemen geçiyorsunuz gibi) yola çıkarak sizin nasıl birisi olduğunuza dair bir profil çıkarır ve bu profile benzer, benzediğini düşündüğü, profilleri, içerikleri vs. öne çıkarır.

Bu yüzden algoritmalar epey güçlü bir role sahiptir; hatta kimileri “algoritmaların diktatörlüğü” altında yaşadığımızı dahi iddia eder. Ben, bunu bu kadar basitleştiremeyeceğimizi savunuyorum, ki tez çalışmam da bunu gösteriyor. Algoritmalar, tahayyül edildiği kadar “en doğrusunu” ve “en iyisini” bilmezler; kimi zaman hata yaparlar, yanlış hesaplarlar. Ama en önemlisi insan faktörü: Kişi, kendi profiline ve kriterlerine tamamen uygun birini görebilir. Tüm bu anlattıklarıma göre bu kişiyi beğenmesi gerekir; ama beğenmeyebilir.

Tezimde dikkatimi çeken şeylerden biri buydu: Görüşmecilerim genellikle kendilerine benzediklerini düşündükleri profilleri beğenseler de bu profilleri beğenmedikleri de oldu. İşte burada da duygulanım (affect) devreye giriyor ama bunu daha detaylı konuşuruz başka sorularda. Ama son sorunuzu şu şekilde yanıtlayabilirim: Duygulanımı, yani bedeni, yok etmediğiniz sürece algoritmalar da ve diğer toplumsal yapılar da sizi tamamen şekillendiremez. Elbette teknotoplumsal yapılardan etkileniyoruz; bu yapılar bizim beğenilerimizi, görüşlerimizi, tercihlerimizi, kararlarımızı, duygularımızı ifade etme biçimlerimizi şekillendiriyor. Ancak bedenler pasif bir şekilde sadece bunlardan etkilenmiyor; etkilendiği kadar bunlara cevap da veriyor.

Son olarak, algoritmik sistemler elbette günümüzün yönetimsellik biçimlerinden biri. Az önce bahsettiğim roller, bireylerin hayatlarını ciddi şekilde etkiliyor. Deleuze’ün daha 1990’da yazdığı “Kontrol Toplumları” yazısında söyledikleri günümüzde geçerliliğini koruyor; bu mantık, dijital teknolojilerle birlikte bireyin günlük hayatının her alanına sirayet etti. Algoritmik sistemler bireyi daha fazla hareket etmeye, günümüz dilinde etkileşime, teşvik ediyor. Ne kadar çok etkileşim, o kadar çok data. Kişi hakkında ne kadar çok bilgiye sahip olursan, onu yönetmen ve üzerinde iktidar kurman o kadar kolaylaşır. İktidar bu bilgiye, dataya bağlıdır.

Duygulanım ve Dijital Kültür

Doktora çalışmanızda çevrimiçi flörtü yalnızca insanların neden bir uygulamayı kullandığı ya da nasıl seçim yaptığı üzerinden değil; heyecan, merak, umut, hayal kırıklığı, sıkılma ve beklenti gibi duygusal süreçler üzerinden de ele alıyorsunuz. Aynı zamanda bu duyguların, insanların içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal koşullardan, kültürel normlardan ve kullandıkları platformların tasarımından bağımsız olmadığını gösteriyorsunuz. Sara Ahmed’in duyguların toplumsal olarak şekillendiğine ilişkin yaklaşımı, Lauren Berlant’ın “cruel optimism” kavramı ve Brian Massumi’nin affect teorisi üzerinden düşündüğümüzde, dijital platformları bir anlamda duygularımızı yönlendiren ve şekillendiren yapılar olarak değerlendirebilir miyiz? Örneğin insanların flört uygulamalarına tekrar tekrar dönmesinde yalnızca yeni insanlarla tanışma isteği mi etkili oluyor, yoksa merak, umut, heyecan, hayal kırıklığı ve yalnızlık gibi duyguların yarattığı döngü de önemli bir rol oynuyor mu?

Aslında Sara Ahmed ve Lauren Berlant ile Brian Massumi teorik anlamda biraz farklı bir yerde duruyorlar. Sara Ahmed, duygu(lanım)ların nasıl toplumsal olarak şekillendiğini ve bunların kültürel politikalarına odaklanır. Nefret, utanç, korku, aşk gibi duyguların nasıl işlediğini ve ne gibi toplumsal hiyerarşiler ile eşitsizlikler yarattığını gösterir. Berlant ve Massumi ise duyguların bu işlevine ve politikasına katılırlar, ancak duygulanımı duygulardan ayırırlar. Duygulanımı bedenin etkilenme ve etkileme kapasitesi olarak tanımlarlar; çünkü önce beden hisseder ve sonra bu hissiyatın adı konulur. Duygulanım teorileri; bedenlerin pasif ve salt şekillenen varlıklar olmadığını, bulundukları ortamdan etkilendikleri kadar bu ortamlara tepki veren ve kendi yollarını da çizen varlıklar olduklarını savunur. Ben de bu ikisinin ayrı düşünülmesi gerektiğini savunuyorum, önceki soruda da biraz bahsettiğim gibi.

Teknotoplumsal yapılar olarak dijital platformlar da görüşlerimizi, kararlarımızı ve tercihlerimizi etkilediği kadar duygularımızı da etkiler. Bunun en çarpıcı örneği meşhur Facebook Deneyi. 2012’de yaklaşık 700 bin Facebook kullanıcısıyla yapılan bu araştırma (ki kullanıcıların haberi olmadığı için çok ciddi etik tartışmalara sebep olmuş bir çalışma), kullanıcıları iki gruba ayırıyor ve bir gruba pozitif başlıklar ve pozitif emojilerin yer aldığı içerikler gösterirken, diğer gruba da bunun tam tersini gösteriyor. Araheyecan, merak, umut, hayal kırıklığı, sıkılma ve beklenti ştırma; sürekli olumlu içerikler gören kullanıcılar, bu içerikleri paylaşmaya eğilim gösterirken, olumsuz içeriklere maruz kalanların daha karamsar olduğunu çıkarıyor. Başka bir çarpıcı örnek ise OkCupid’in yaptığı bir deney. 2014’te yapılan bu deneyde, OkCupid kullanıcılarına eşleşme yüzdesi konusunda yalan söylüyor. Örneğin, OkCupid’de biriyle aslında %38 eşleşiyorsunuz ama platform size %93 eşleştiğinizi söylüyor. Bunu uyguladıkları kullanıcılar, bundan habersiz bir şekilde aslında uyuşmadıkları insanlarla eşleşip date’e çıkıyorlar ve sonuç kötü bir deneyim oluyor. Bu iki çarpıcı örnek algoritmaların, bireylerin duygusal deneyimlerini nasıl etkilediğini gösteriyor.

Kişilerin flört uygulamalarını kullanma sebeplerine gelecek olursak, öncelikle bunun en büyük sebeplerinden biri toplumsal sıkışmışlık. Özellikle okulu bitirip çalışma hayatına geçen kişiler, zamanlarının çok büyük çoğunluğunu işte çalışarak geçiriyorlar ve aynı insanları görüyorlar. Kalan kısıtlı vakitlerini de genellikle yakın çevreleriyle vakit geçirmeye ayırıyorlar.

Tezime katılan görüşmecilerimin en büyük şikâyeti buydu: Artık fiziksel ortamlarda yeni birileriyle tanışmak neredeyse imkânsız. Flört uygulamaları hem zamandan kazandırıyor hem de bahsettiğim fiziksel sınırları aşma imkânı sunuyor: Kişi, evinde oturduğu yerden fiziksel ortamlarda denk gelemeyeceği insanlarla tanışabiliyor. Bu, flört uygulamalarının bu kadar popüler olmasında en büyük etken. Ama tabii bu uygulamalar da bir kısır döngü yaratıyor: Kaydır, eşleş, sohbet et, görüş; çoğu zaman görüşme sonrası devam etme kararı almadıkları için kaydırmaya ve bu döngüye geri dönüyorsunuz. Son dönemde çok sık kullanılan “flört yorgunluğu” ya da “flört tükenmişliği” bu kısır döngünün bir sonucu.

Swipe Kültürü ve Romantik İlişkilerin Metalaşması

Flört uygulamalarında insanlarla karşılaşma biçiminin büyük ölçüde görsel bir arayüz ve son derece basit jestler — sağa kaydırma, sola kaydırma, beğenme, eşleşme — üzerinden gerçekleşmesi, romantik karşılaşmayı nasıl dönüştürüyor? Eva Illouz’un romantik ilişkilerin kapitalist kültür ve tüketim mantığıyla ilişkisini tartışan çalışmalarını ve Georg Simmel’in metropol yaşamı, yabancılaşma ve seçme pratiklerine ilişkin düşüncelerini dikkate aldığımızda, “swipe” hareketini insanları tüketilebilir seçeneklere dönüştüren bir mekanizma olarak mı, yoksa yeni bir toplumsal karşılaşma biçimi olarak mı değerlendirmeliyiz? Ayrıca Walter Benjamin’in estetik deneyimin dönüşümüne ilişkin düşüncelerinden hareketle, dijital flörtün insan bedenini ve arzuyu giderek daha fazla bir görsel arayüz nesnesine dönüştürdüğünü söylemek mümkün mü?

Aslında sosyal medya döneminden itibaren bireyler hem özne hem de nesne hâline geldiler. Sosyal medya platformlarında kişi hem tüketiyor hem de tüketiliyor. Flört uygulamalarının tasarımları da buradan geliyor. Burada siz hem seçiyorsunuz hem de seçiliyorsunuz ve yine diğer sosyal medya platformlarındaki gibi siz bir profilsiniz. Böylesi bir tasarım, kişinin görme biçimlerini etkiliyor elbette. Karşınıza çıkan kişiyi bir birey olarak görmekten ziyade fotoğraf ve metinlerden oluşan bir profil olarak görüyorsunuz. Tezime katılan görüşmecilerimin anlatılarında en dikkatimi çeken şey, baktıkları profillerden “bu” ya da “şu” olarak bahsetmeleriydi:

“Ben bunu beğenmedim,” diyordu, “Ben bu kişiyi beğenmedim” demek yerine. Eva Illouz, aşkın ve romantik ilişkilerin kapitalizm ve tüketim kültürüyle ilişkisinden ve bunun flört uygulamalarından önce, ta kapitalizmden geldiğinden epeydir bahsediyor. Aşkı bir piyasaya dönüştüren ve kişileri de bir seçenek hâline indirgeyen bir kültür. O yüzden buna flört uygulamaları sebep oldu diyemeyiz; ama elbette kaydırma özelliği ve arayüz tasarımı, karşılaşma ve eş seçme pratiklerini etkiliyor. Örneğin kişiye çok fazla seçenek sunulması bireyde kısaca FOMO denilen kaçırma korkusunu tetikliyor ve kişi “Ya daha iyi birisi çıkarsa” diye düşünerek karşılaştığı profilleri sola kaydırma eğilimi gösteriyor. Ancak, daha önce de bahsettiğim gibi, kullanıcıların partner seçimleri salt bunlardan etkilenmiyor. Karşılarına çıkan profilin, o profilde fotoğrafların, fotoğrafların temasının, fotoğrafta görülen pozların, mimiklerin ve nesnelerin, profilde yer alan diğer bilgilerin kişilerde nasıl hisler uyandırdığı da oldukça etkiliyor. Kısacası profillerin nasıl bir duygulanımsal etki yarattığı da çok önemli. Tezimde örneğin pek çok görüşmeci, karşılarına çıkan profiller kriterlerine ne kadar uysa da, kendilerinde bir his uyandırmadığı için sola kaydırdıklarını gözlemledim. Ayrıca uygulamayı kullandıkları andaki duygusal modlarının da ne kadar önemli olduğunu söylediler. Örneğin, eğer o an can sıkıntısından girdilerse, daha az seçici olduklarını ve kriterlerine uymayan kişileri bile beğenebildiklerini söylediler.

Dijital Benlik ve Kendini Sunma

2025 tarihli çalışmanızda Türkiye’deki genç yetişkinlerin dating app profillerini “Putting Your Best Self or No Self at All?” başlığı altında inceliyorsunuz. Bu araştırma, kişinin dijital profilde kendisini nasıl sunduğu sorusunu doğrudan gündeme getiriyor. Erving Goffman’ın “benliğin sunumu” yaklaşımından Judith Butler’ın performativite kavramına kadar uzanan teorik çizgide düşündüğümüzde, dating app profili gerçekten kişinin “kendisi”ni mi gösterir, yoksa toplumsal olarak kabul edilebilir ve arzu edilebilir bir benlik performansı mı üretir? Kullanıcı fotoğrafını seçerken, biyografisini yazarken, bedenini sergilerken veya bazı özelliklerini gizlerken ne ölçüde özgürdür? Bugün sosyal medya, dating app ve yapay zekâ tarafından üretilen profil görselleri arasında düşündüğümüzde, otantik benlik fikrinin kendisi artık sorgulanması gereken bir kavrama dönüşmüş olabilir mi?

Otantiklik, yine sosyal medyadan beri tartışılan bir kavram. Kişi ne kadar kendini gösteriyor, ne kadar kendiyle ilgili yalan söylüyor? Elbette sahte profiller oluyor her platformda ve sahte profil oluşturulmasını engellemek epey güç; ancak yapılan araştırmaların gösterdiği üzere bireyler genelde kendi benliği ve arzu edilen benlik arasında bir denge bulmaya çalışıyor profil oluştururken. Bu dengeyi tuttururken toplumsal normlar, roller ve beklentiler de devreye giriyor.

Örneğin kadınların profillerini incelediğinizde makyajlı, belli açılardan çekilmiş selfie’lerin ve belli pozların verildiğini görürsünüz, erkeklerde de aynı şekilde. Örneğin dating app profillerine baktığınızda erkeklerin kaslı vücutlarını ön plana çıkardıklarını, arabadan ya da tekneden çekilmiş fotoğraflarını ve sosyoekonomik statüsünü gösteren sembolleri (pilot üniforması, doktorsa ameliyathaneden çekilmiş bir fotoğraf gibi) görürsünüz. Kadınlarınsa bazı filtreleri kullandığını, kameraya omuz üstünde bakış attığı fotoğraflar ve tepeden çekilmiş selfie’ler tercih ettiğini gözlemleyebilirsiniz. Burada toplumsal cinsiyet normlarının, rollerinin ve beklentilerinin nasıl rol oynadığını görüyorsunuz.

Toplumsal Cinsiyet ve Algoritmik Görünürlük

Türkiye’de heteroseksüel çevrimiçi flört deneyimini incelediğiniz çalışmanızda, toplumsal cinsiyetin insanların flört uygulamalarını kullanma biçimlerini ve bu platformlardaki deneyimlerini önemli ölçüde etkilediğini ortaya koyuyorsunuz. Özellikle algoritmaların kullanıcıların kimlere gösterileceğini ve ne kadar görünür olacağını belirlemesi, bu süreçte dikkat çekici bir rol oynuyor. Buradan hareketle, teknoloji ile kültür arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirmeliyiz? Algoritmalar tarafsız ve teknik sistemler gibi görünse de, toplumdaki kadınlık, erkeklik ve ilişkilere dair mevcut beklentileri yeniden üretebilir mi? Judith Butler’ın toplumsal cinsiyetin bir performans olduğu fikri ve Safiya Umoja Noble’ın algoritmik önyargı üzerine çalışmalarını düşündüğümüzde, algoritmaların da toplumsal cinsiyetten bağımsız olmadığını söyleyebilir miyiz? Ayrıca Türkiye’deki kültürel ve toplumsal dinamikler, çevrimiçi flört deneyimini Batı ülkelerindeki benzer platform kullanımından nasıl farklılaştırıyor?

Daha önce de bahsettiğim gibi, dijital araçlar ve platformlar sadece teknolojik ürünler değiller; algoritmik kültürel nesnelerdir. Hem kullanıldıkları kültürel bağlamlardan etkilenirler (bu yüzden ünlü dijital antropolog Daniel Miller, “Tek bir Facebook yoktur, kültürel bağlamlara göre anlamları değişen farklı Facebook’lar vardır,” der) hem de bu teknolojiler insan yapımıdır. İkincisi, genellikle unutulur ve bu nedenle de dijital araçlar, algoritmalar ve şimdi günümüzde yapay zekâ araçları, insanın ötesinde, üstünde, ilahmış gibi algılanır.

Bu araçları üretenin insan olduğunu ve insanın kültürel bir varlık olduğunu unutuyoruz çoğunlukla. Bu kişilerin tahayyülleri, fikirleri, beğenileri vs. içinde bulundukları kültürel ortamın toplumsal normları, kuralları vs. tarafından şekillenir. Dijital dünyaları ve teknolojileri çalışan sosyal bilim dalları, bu toplumsal şekillenmelerin teknolojilere nasıl yansıdığını, örneğin algoritmaların ve yapay zekâ araçlarının nasıl yanlı (biased) olduklarını, kimleri ve neleri öne çıkarıp kimleri ve neleri görünmez kıldıklarını açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle, bu araçlar mevcut toplumsal hiyerarşileri, eşitsizlikleri, önyargıları, basmakalıpları tamamen dönüştürmek yerine yeniden üretiyorlar.

Çevrimiçi flört bağlamında Türkiye’nin diğer Batı ülkelerinden ayrıştığı nokta olarak flört uygulamalarına dair negatif bir toplumsal algının ve damganın olduğunu söyleyebilirim. Giderek daha fazla insan bu uygulamaları kullansa da, bu uygulamalar toplumsal olarak flört değil, seks uygulamaları olarak görülüyor. Böylesi bir algı özellikle kadınları etkiliyor. Örneğin, “Tinder’a düşmek” diye bir tabir var ve özellikle kadınlar için kullanılıyor. Tinder’a düşmüş bir kadın, Yeşilçam filmlerindeki “kötü yola düşmüş kadın”a benzetiliyor ve öyle bir muameleye maruz kalabiliyor. Tezime katılan bazı kadın görüşmeciler sırf böyle bir algı yüzünden flört uygulamalarını kullandıklarını söylemekten ve bu uygulamaları kamusal alanlarda kullanmaktan çekindiklerini söylediler. Hatta beyaz yaka iki kadın görüşmecim, özellikle ofise geldiklerinde bu uygulamaları kapattıklarını söylediler ve profillerinde de direkt yüzlerinin gözüktüğü fotoğraflar paylaşmadıklarını dile getirdiler. “O kadın” gibi görülüp böyle bir muameleye maruz kalmak istemedikleri için bunu yaptıklarını söylediler. Başka bir kadın görüşmecim, yıllar önce Tinder’dan tanışıp evlendiği kocasının başkalarının eşine farklı bir gözle bakabileceğini düşündüğü için Tinder’dan tanıştıklarını söylemediğini dile getirdi. Bu örnekler, bu uygulamalara dair toplumsal algının bireyleri nasıl eşitsiz bir biçimde etkilediğini gözler önüne seriyor.

Yakınlık, Yalnızlık ve Platform Toplumu

Zygmunt Bauman’ın “akışkan aşk” kavramı, modern ilişkilerin giderek daha geçici, kırılgan ve kolayca sonlandırılabilir hâle geldiğini tartışıyor. Bu yaklaşımı günümüzde dating app kültürüyle birlikte düşündüğümüzde, sürekli yeni insanlarla ve yeni ilişki ihtimalleriyle karşılaşmak insanların yakınlık ve bağlılık kurma biçimlerini nasıl değiştiriyor? Her zaman daha iyi bir seçenekle karşılaşabileceğimiz düşüncesi, mevcut bir ilişkiye bağlanmayı zorlaştırıyor mu? Türkiye’de genç yetişkinlerin ekonomik belirsizlik, gelecek kaygısı ve değişen yaşam koşulları düşünüldüğünde, bu durum onların dijital ortamlarda yakınlık ve ilişki kurma biçimlerini nasıl etkiliyor?

Bireylerin birbirleriyle şu anki ilişkilenme biçimlerinin, hatta ilişkilenememe biçimleri diyelim, en büyük sorumlusu olarak flört uygulamaları görülüyor. İlk bakışta bunda çok büyük bir etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, az önce bahsettiğim seçenek bolluğunun yarattığı FOMO, bireyleri eşleşmemeye ve daha fazla kaydırmaya yönlendiriyor. Ayrıca giderek yaygınlaşan “ghosting” yani bir anda iletişimi haber vermeden kesip yok olmayı da uygulamaların “Eşleşmeyi kaldır” butonu ve bu iletişimin tamamen dijital ortamlardan yapılması kolaylaştırıyor.

Bu ikisinin bireyi açıklama yapma gibi etik sorumluluktan “özgürleştirdiğini” söyleyebiliriz. Fakat burada tüm “suç” flört uygulamalarının değil, bu yüzden ben bu günah keçisi ilan edilme durumuna karşıyım. Ünlü sosyal bilimci Marie Bergström de flört uygulamalarının şeytanlaştırılmaması gerektiğini savunuyor. Bu uygulamalar aracılığıyla sadece kısa süreli ilişkiler yaşanmıyor. Pek çok kişi bu platformlar vasıtasıyla tanıştıkları kişilerle uzun süreli, romantik ilişkiler yaşayabiliyor, hatta evlenebiliyor, ama bu örnekler ya pek konuşulmuyor ya da sıradışı olarak görülüyor.

Elbette flört uygulamaları, yakınlık ve bağ kurma biçimlerini, pratiklerini ve flört kültürünü değiştirdi; ancak bu değişimin tek sebebi onlar değil. Neoliberalizm, ki flört uygulamaları da neoliberal kapitalizmin bir ürünü, en temel ama göz ardı edilen bir sebep. Neoliberalizm, bireyi en uç noktalara kadar bencilleştiren, hayatın merkezine sadece ve sadece kendisini koymaya ve yine kendisini bir ürüne dönüştürmeye teşvik edip bunu meşrulaştıran kapitalist bir kültür. Eva Illouz da 2019’da yayımlanan “Aşkın Sonu” kitabında buna dikkat çeker: Neoliberal kültür, liberal özneyi liberter özneye dönüştürdü. Liberaller öznellik biçiminde birey, başkalarının özgürlüğü kısıtlanmadığı ya da zarar görmediği sürece özgürdür; ancak liberter öznellikte artık başkalarının özgürlüğü, arzuları, ihtiyaçları önemli değil, sadece ve sadece bireyin kendisinin özgürlüğü, arzuları ve ihtiyaçları kıymetlidir ve bu nedenle başkalarının duygularının, ne istediğinin hiçbir önemi kalmadığını anlatır Illouz. Alain Badiou de benzer bir şekilde, bunun aşkın doğasına aykırı olduğunu söyler; çünkü ona göre aşk, eş- bağlılıktır (co-dependency), eşit bir şekilde ortada buluşmaktır. Badiou, bunu flört uygulamalarının yok ettiğini; Illouz ise, flört uygulamalarının neoliberal öznellikle beraber aşkı yok ettiğini söyler.

Tabii, bu noktada şunun da altını çizmek gerekiyor: Hiçbir şey siyah ya da beyaz değil elbette. Özellikle heteroseksüel ilişkilerin büyük çoğunluğunda, Badiou’nün bahsettiği biçimde, eşit bir şekilde ortada buluşulmuyor. Araştırmaların da yıllardır gösterdiği üzere, heteroseksüel ilişkilerde kadınların ihtiyaçları, arzuları görülmüyor ya da yok sayılıyor, kadınlar daha fazla fedakârlık yapıyor, yapmaları bekleniyor. Buna karşı çıktıkları anda şiddet görebiliyor ya da öldürülebiliyor. Flört uygulamalarından çok daha önceden beri var olan bu tür toplumsal eşitsizlikleri ve değişen toplumsal koşulları dikkate almadan salt bu uygulamaları suçlayarak yakınlık ve bağ kurma biçimlerinin nasıl dönüştüğünü anlayamayız.

Yapay Zekâ, Arzu ve Dijital Benlik

Dating uygulamalarında yapay zekânın kullanımı giderek artıyor. Yapay zekâ artık profil fotoğraflarını düzenlemek, biyografi yazmak, kullanıcıları belirli kişilere önermek ve eşleşmeleri daha kişisel hâle getirmek için kullanılabiliyor. Bu durum, insanların uygulamalarda kendilerini nasıl sunduklarını da değiştirebilir. Sizce yapay zekâ devreye girdikçe “kendimizi olduğumuz gibi göstermek” ile “algoritmanın daha fazla beğeneceği şekilde kendimizi göstermek” arasındaki sınır nasıl değişecek? Sherry Turkle’ın insan ve teknoloji ilişkileri üzerine çalışmalarını ve Foucault’nun öznenin kendisini kurma biçimlerine ilişkin düşüncelerini dikkate aldığımızda, yapay zekâ gelecekte yalnızca kimlerle eşleşeceğimizi değil, kendimizi nasıl daha çekici ve arzu edilir göstereceğimizi de şekillendirebilir mi? Böyle bir durumda, romantik ilişkilerde kendi seçimlerimizi yaptığımızı söylemek ne ölçüde mümkün olacak?

Yapay zekâ araçlarının flört bağlamında nasıl kullanıldığına dair henüz bir yargıda bulunmak için çok erken olduğunu düşünüyorum, ama şunu söyleyebilirim ya da tekrardan vurgulayabilirim: Elbette, dijital platformlardaki benlik sunumlarımızı, başkalarıyla ilişkilenme biçimlerimizi, toplumsallığımızı vs. etkileyecek bu araçlar; ancak bedeni ve duygulanımı (bedenin etkileme ve etkilenme kapasitesi, gücü) yok etmediğiniz sürece hiçbir yapı ve/veya araç bireyi tamamen ele geçiremez.

Yorum bırakın

İsmimizin Ardındaki Felsefe

PR CARNET İSMİ NEREDEN GELİYOR?

PR Carnet, yalnızca bir yayın adı değil; disiplinlerarası bilgi üretimini, akademik sorumluluğu ve kamusal iletişimi temsil eden kavramsal bir marka kimliğidir.

İsimde yer alan “PR” (Public Relations) ifadesi, halkla ilişkilerin yalnızca kurumsal iletişimi değil; kamusal etkileşimi, toplumsal diyaloğu, kültürel paylaşımı ve stratejik iletişim sorumluluğunu temsil eder. Bu yönüyle PR, farklı disiplinler arasında köprü kuran iletişimsel bir yaklaşımı ifade eder.

“Carnet” ise Fransızca kökenli bir kelime olup “not defteri”, “kayıt defteri” anlamına gelir. Bilginin sistematik biçimde kaydedildiği, gözlemlerin toplandığı ve düşüncelerin işlendiği entelektüel bir alanı simgeler. PR Carnet bu anlamı daha da genişleterek “karne” metaforuyla yeniden yorumlar. Buradaki “karne”, yalnızca başarı notlarını gösteren bir belge değil; bireyin bilgi üretimini, etik yaklaşımını, eleştirel düşünme becerisini, uygulama yetkinliğini ve disiplinlerarası katkısını birlikte değerlendiren bütüncül bir gelişim kaydıdır.

Bu nedenle PR Carnet, farklı bilim alanlarını, sanatı, kültürü, iletişimi ve teknolojiyi ortak bir düşünsel zeminde buluşturan; kuramsal bilgi ile uygulamayı aynı yayın anlayışı içerisinde değerlendiren disiplinlerarası bir bilgi platformunu temsil eder.

Bu yaklaşım doğrultusunda PR Carnet World, dünyanın farklı coğrafyalarından akademisyenleri, araştırmacıları, sanatçıları, gazetecileri ve düşünürleri ortak bir entelektüel ağ içerisinde bir araya getirmeyi amaçlayan küresel bir yayın vizyonunun adıdır. İsim, hem bilginin kayıt altına alınmasını hem de insanlığın ortak düşünsel mirasının disiplinlerarası bir perspektifle geleceğe taşınmasını simgelemektedir.

-Gökhan Çolak

Hakkımızda

Normatif Medya Kuramları Işığında: Evrensel Alternatif Yayıncılık ve PR Carnet ve PR Carnet World’ün Kuramsal ve Etik Temelleri
Giriş

Medya sistemleri yalnızca teknik araçlardan oluşan yapılar değildir; aynı zamanda ideolojik, etik ve kuramsal yönelimlerle şekillenen oluşumlardır. Bu yapıları anlamak, bağlama oturtmak ve eleştirel biçimde değerlendirmek için geliştirilen normatif medya kuramları, medyanın toplum içindeki rolünü, sorumluluklarını ve yerine getirmesi beklenen işlevleri tanımlayan çerçeveler sunar. Otoriter ve liberal medya kuramlarından toplumsal sorumluluk yaklaşımına, katılımcı demokratik medya modellerine ve nihayetinde alternatif medya kuramına uzanan bu geniş kuramsal yelpaze, medyanın nasıl olması gerektiğine dair küresel ölçekte süregelen tartışmanın temelini oluşturur.

“Medya yalnızca bilginin aktarım aracı değildir; aynı zamanda toplumsal dönüşümün aktif bir öznesidir.”

Bu bağlamda Pr Carnet, yalnızca bir dergi olarak değil; medyanın kamusal, bilimsel ve akademik alanlara hizmet etmesi gerektiği inancına dayalı, ilkesel bir kolektif duruş olarak ortaya çıkmıştır. Pr Carnet’in yayıncılık felsefesinin merkezinde yer alan Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi, medyanın etik, eleştirel ve özgürleştirici pratikler yoluyla toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayabileceği anlayışını yansıtır.

Otoriter Medya Kuramı ve Pr Carnet’in Karşıt Konumlanışı

Otoriter medya kuramı, medyayı kamuyu bilgilendirmekten ziyade otorite sahiplerinin çıkarlarını koruyan, devlet gücünün bir uzantısı olarak kavramsallaştırır (Siebert ve diğerleri, 1956).

Pr Carnet, bu yapıyı yalnızca eleştirmekle kalmaz; editoryal politikaları aracılığıyla ona karşı aktif bir duruş sergiler. Özgür, sorgulayıcı ve çoğulcu içerikler üreterek otoriter eğilimlere direnç gösteren ve eleştirel kamusal tartışmayı destekleyen bir medya modeli ortaya koyar.

Liberal Medya Kuramı ve Pr Carnet’in Yaklaşımı

Liberal medya kuramı bireysel özgürlükleri merkeze alır ve büyük ölçüde serbest piyasa rekabetine dayanır (McQuail, 1994). Bu yaklaşım, sağlıklı bir medya ortamının minimum devlet müdahalesi ile mümkün olacağını savunur.

Pr Carnet ifade özgürlüğünün temel değerini desteklemekle birlikte, piyasa odaklı medyanın yarattığı sınırlılıkların da farkındadır. Bu nedenle ticari baskılardan bilinçli biçimde uzak durarak kamusal yararı, kültürel üretimi ve entelektüel bağımsızlığı önceleyen bir yayın çizgisi benimser ve liberal geleneğin eleştirel bir yeniden yorumunu sunar.

Toplumsal Sorumluluk Kuramı ve Pr Carnet’in Kamusal Yönelimi

Toplumsal sorumluluk kuramı, medya özgürlüğünün etik sorumluluk ve kamusal hesap verebilirlik ile dengelenmesi gerektiğini savunur.

Bu perspektifle uyumlu olarak Pr Carnet, akademik bilgiyi kamusal tartışmayla buluşturmayı hedefler; yalnızca bilgi aktaran bir araç değil, bilimsel, kültürel ve toplumsal söylemle aktif şekilde ilişkiye giren dönüştürücü bir platform olarak konumlanır.

“Özgür bir medya yalnızca bireysel sesleri ifade etmez; kolektif bilinci de inşa eder.”

Katılımcı Demokratik Medya Modeli ve PR Carnet’in Topluluk Temelli İletişimi

Katılımcı demokratik medya modeli, yurttaşları pasif izleyiciler değil; aktif katılımcılar ve üreticiler olarak konumlandırır (McQuail, 2005).

Pr Carnet, disiplinlerarası iş birliğini vurgulayan yapısı, dijital platformlardaki dinamik etkileşimi ve okurlarla kurduğu sürekli iletişim ağı sayesinde bu modeli pratikte hayata geçirir ve topluluk temelli iletişim anlayışını güçlendirir.

Alternatif Medya Yaklaşımı ve Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi

Alternatif medya, ana akım yapı ve anlatıları sorgulayan, bağımsız, çoğulcu ve karşı-hegemonik iletişim kanalları oluşturmayı amaçlar.

Pr Carnet, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi ile yalnızca “alternatifi” görünür kılmakla kalmaz; dışlanan bilgilerin, disiplinlerarası yaratıcılığın ve eleştirel entelektüel üretimin sistematik olarak yer bulduğu bir alan yaratır.

Pr Carnet ve Pr Carnet World: Evrensel Alternatif Yayıncılığın İkili Yapısı

Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi, Pr Carnet’in bilimsel, kamusal ve akademik temelli bir yayın girişimi olarak kimliğini şekillendirmekle kalmaz; bu vizyonu platformun küresel ve kültürlerarası boyutunu temsil eden Pr Carnet World aracılığıyla genişletir.

Pr Carnet, medya kuramı, kültür ve akademik araştırma alanlarında eleştirel, disiplinlerarası ve derinlikli içerikler üretmeye odaklanırken; Pr Carnet World, bu misyonu daha geniş bir uluslararası iletişim ağına taşır ve alternatif medya pratiklerinin belirli bir coğrafya ya da kültürle sınırlı kalmamasını sağlar.

Pr Carnet World: Bilginin ve Kültürel Paylaşımın Evrensel Alanı

Pr Carnet World, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi’nin temel idealini somutlaştırır:
Bilginin, gerçekten kamusal olabilmesi için sınırları, güç yapıları ve piyasa kısıtlarını aşması gerektiğine olan inancı.

Bu doğrultuda Pr Carnet World:

  • Kültürlerarası ve çok dilli akademik iletişimi kolaylaştırır,
  • Küresel ölçekte akademisyenleri, sanatçıları ve medya aktörlerini bir araya getirir,
  • Görmezden gelinen, bastırılan veya marjinalize edilen seslerin evrensel ölçekte duyulabileceği bir alan oluşturur,
  • Ana akım küresel medyanın hâkimiyetine karşı alternatif bir ekosistem işlevi görür.

İkili Model: Yerel Derinlik, Küresel Evrensellik

Normatif medya kuramları çerçevesinde Pr Carnet ve Pr Carnet World, iki katmanlı bir alternatif medya yapısı oluşturur:

  • Pr Carnet, akademik analiz, kamusal sorumluluk ve eleştirel kültürel üretimle tanımlanan yerel derinliği temsil eder.
  • Pr Carnet World, alternatif medya değerleriyle uyumlu, kültürlerarası yayın anlayışını mümkün kılan küresel evrenselliği temsil eder.

Birlikte, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesini hem yerel hem de küresel ölçekte işleyen bir medya felsefesi olarak somutlaştırırlar.

Sonuç

Normatif medya kuramları, çağdaş medya modellerini inşa etmek için hem analitik araçlar hem de pratik rehberlik sunar. Pr Carnet, bu kuramsal mirası yeniden yorumlayarak otoriter ve piyasa merkezli yapılara direnen, toplumsal sorumluluğu içselleştiren ve katılımcı demokratik medya değerlerini hayata geçiren bir yayın vizyonu geliştirir.

Pr Carnet World’ün entegrasyonu ile platform, misyonunu küresel ölçekte genişletir ve alternatif medyanın hem yerel olarak köklenebileceğini hem de evrensel ölçekte anlam kazanabileceğini ortaya koyar.

“Pr Carnet yalnızca bir dergi değildir; kamusal tartışmanın, bilimsel sorgulamanın ve özgür düşüncenin taşıyıcısıdır—yerelde ve küreselde.”

Sonuç olarak Pr Carnet, normatif medya kuramları çerçevesinde önemli bir örnek teşkil ederek, tarihsel medya paradigmalarının etik, eleştirel ve evrensel odaklı alternatif bir medya pratiği aracılığıyla nasıl yeniden düşünülebileceğini göstermektedir.