Röportaj Serisi: Medya, Gazetecilik ve Dijital Dönüşüm Röportaj: Gökhan Çolak | Röportaj Konuğu: Kemal Aslan

Gazetecilik mesleğine başladığınız ilk yıllarla bugünü kıyasladığınızda, haber üretiminde sizi en çok şaşırtan değişim ne oldu?
Ben mesleğe başladığım zaman daktilo ile haber yazıyorduk sonra bilgisayar ile haber yazmaya başladık. O zamanlar haber kaynağına ulaşmak için sabit telefonları kullanıyorduk. Mobil telefonlar ile haber kaynağına aracısız ulaşmak mümkün oldu. Eskiden haber kaynağına belki mektup ya da telgraf ile soru sorulabilirdi -Ben hiç denemedim- Ama şimdi e mail, WhatsApp gibi uygulamalar üzerinden haber kaynağına ulaşmak mümkün.
Örneğin hava sıcaklıkları ile ilgili haber yapmak için meteoroloji bölge müdürlüğüne ulaşmak gerekiyordu. Şimdi sıcaklıklar mobil telefonlarda bile var. Ya da diyelim bir fabrikada yangın çıktı o fabrikanın özelliklerine dair veri ya da enformasyonu birebir görüşmeden almak mümkün değildi.
Şimdi çoğunun web sitesi var oradan haber yazmak için gerekli veri ve enformasyonu elde etmek mümkün.
Hatta Gemini’ye sorarak öğrenmek de mümkün. Günümüzde teknoloji enformasyona ulaşılmasını kolaylaştırdı. Her şey hızın dinamiğinde belirleniyor. Son dakika haberciliği diye bir uygulama yoktu. Süreklilik halinde olan bir olayı, olguyu anlatmak için saat başı ya da yarım saatte bir (duruma göre) haber yazılması söz konusu değildi. Aynı konunun önemli bir gelişmesi varsa sabah yazılmış ise öğleyin ya da akşamleyin yayınlanacak bültenlerde yer verilmesi yeterliydi. Şimdi gelişen duruma göre an be an gelişmeler aktarılabiliyor. Teknoloji enformasyonun oluşturulmasını, yayılımını hızlandırdı.
“Haberin Yol Haritası” kitabınızda haberi 6N2K çerçevesinde ele alıyorsunuz. Yapay zekâ çağında, haberin 6N2K ilkesine uygun hazırlanması sizce neden her zamankinden daha büyük bir önem taşıyor?
Ben sonradan 1 K daha ekledim: Kimden. Böylece 6N 2 K oldu. Bunlar haberin öğeleri. Yani bir haber metninde olması gereken asgari enformasyonu sağlayan sorular. Ancak teknolojinin yaygınlaşması yeni haber türlerinin ortaya çıkması bu durumu değiştirdi. Örneğin son dakika haberlerinde nerede ne oldu, ya da kim, ne dedi gibi birkaç soru yeterli olmaya başladı. Benim yaptığım SMS haberciliği çalışmasında da ortaya koyduğum gibi gövdesi haberler yazılmaya başladı. SMS haberlerinde sadece flaş yer alıyor. Geleneksel habercilikte haberin başlığı ve gövdesi bir arada olmalıydı. Yoksa olan-bitenin ne olduğu anlaşılmazdı. Şimdi enformasyonun eksik olması kabul ediliyor. Eskiden böyle değildi.
Haberin öğeleri olan-bitenin ne olduğunu anlamaya yönelik sorulardır. Bu sorulardan bir ya da bir kaçının haberin içeriğinde olmaması gerçekliğin kavranmasını engelleyebilir. Farklı algılamalara yol açabilir. Ben 6 N 2 K’nın da eksik olduğunu fark ettiğimden Haberin Üç Bileşeni (Zaman –geçmiş, şimdi, gelecek- ,Mekan-özellikleri, vb., Haber Aktörleri –Etkileyen, Etkilenen, Gören, Değerlendiren ve Karar Veren-) çerçevesinde ele alınmasını önerdim. Yazdığım ilk kitap olan Haberin Yol Haritası’nda –gelecek yıl yayınlanışından bu yana 25 yıl geride kalmış olacak- bu konulara ayrıntılı değindim.
“Yapay Zekâ Çağı”nda içeriğin manipüle edilmesi, algının yönlendirilmesi daha kolay ve mümkün hale geldi. Dolayısıyla olanı anlatmak, olguyu betimlemek bile önemli hale geldi. Yoksa ben analitik habercilikten yanayım. Yani bir olgunun tarihsel süreç içinde nasıl sorunsallaştırıldığı, bileşenleri ne olduğu, yapılabileceği gibi bir çerçevede ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü olayların akışı içinde gerçekliğin ne olduğu da kayboluyor. Oysa olgu düzeyinde konuyu ele almak ona büyüteçle yaklaşmak gibidir.

Uzun yıllar TRT’de görev yaptınız. Meslek hayatınız boyunca sizi hem gazeteci hem de insan olarak en çok etkileyen haber ya da olay hangisiydi? Bu deneyim size ne öğretti?
Meslek hayatım boyunca çok farklı olaylarla karşılaştım. Mesleğin farklı alanlarında (polis- adliye, eğitim, tarım, ekonomi, sağlık, siyaset, havalimanı, terör, sivil toplum, belediye, kültür-sanat, afet) muhabirlik yaptım. Muhabirler
yaşadıkları olaylarla kendilerini geliştirirler. Muhabir için en büyük öğretmen sahadır. Sahaya gitmeden masa başında muhabirlik olmaz. O nedenle güçlü haber örgütlenmesi olan kurumlar –şimdi maalesef sayıları oldukça az- bağımsız haber üretebilirler. 3 Ocak 1983’de Diyabakır’ın Şehitlik semtinde 7 katlı bir bina çökmüştü . O zaman ben hastane morglarında ölülerin kimliklerini öğrenmeye çalışıyordum. Bazen de olay yerinde yapılan arama-kurtarma
faaliyetlerini izliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam 84 insan ölmüştü. Kurtarma çalışmaları kepçelerle yapılıyordu. Yeterine organize değildi çalışmalar ne valilik ne beledi bu duruma hazırlıklı değildi. Teknoloji de yeterli değildi. Benzer durumu 1985 ve 1986 yıllarında Malatya’da meydana gelen depremler sonrasında şahit oldum. O depremler beni bu alana yöneltti. Diyarbakır’da olmama rağmen o dönemde telefonla Ahmet Mete Işıkara hoca ile samimi
olmuştuk.
Muhabirler yaşanan olaylara eleştirel gözle bakmalı. Nasıl editörler bir haberi okurken “bunda ne eksik var” diye bakıyorsa muhabirler de “burada daha ne olmalı? neler yapılmalı” diye bakabilmeli. Bun ilk koşulu öğrenmeye açık
olmaktan geçiyor. Saha muhabirin öğretmenidir, eğer doğru biçimde bakmayı bilirse…
Sosyal medya, haberin yayılma hızını artırırken doğrulama süreçlerini de zorlaştırdı. Sizce günümüz gazetecisinin en önemli sorumluluğu nedir?
Günümüzde en önemli sorun ulaşılan ya da elde edilen enformasyonun doğru olup olmadığının teyit edilmesidir. Teknolojik olanakların enformasyona ulaşılma süreçlerini kolaylaştırması ile bu enformasyonun doğruluğu arasındaki ilişki ters orantılı olarak büyümektedir. Gazeteci hızın belirleyici olduğu “önce biz verelim, ilk veren biz olalım” ortamında enformasyonun gerçeklikle bağlantılı olup olmadığını araştırmalıdır. Çünkü günümüzde enformasyon çarpıtmaları ve yönlendirmeleri her alanda olabilmektedir. Bunun için “işin aslı ne? Bu mümkün olabilir mi?” diye sorular sorarak sıcak akıl yerine soğuk akılla temkinli olarak enformasyona yaklaşmalıdır. Önce vermenin şehvetine kapılmamalıdır!
Gazetecilikte tarafsızlık ile vicdani sorumluluk arasında nasıl bir denge kurulabilir? Siz bu dengeyi meslek hayatınız boyunca nasıl korudunuz?
Ben tarafsızlıktan çok nesnel olabilmekten yanayım. Her medya kuruluşunun yayın politikası olduğuna göre tarafsızlık mümkün değildir. Ancak olanı olduğu biçimde yani gerçekliğe uygun biçimde aktarılması önemlidir. Bunun böyle olmadığı zamanları medyada uzun süredir görüyoruz. Dolayısıyla haber üretenler, yazanlar kamusal çıkarları korumak durumundadır.
Gazetecilik özünde kamusal bir görevdir. Bu görevi yerine getirirken topluma, tarihe karşı da sorumlu olduğunu unutmamalı gazeteci. Kurum politikaları ile bireysel yaklaşımlarımız her zaman örtüşmeyebilir. Ben de böyle dönemleri yaşadım. Her yapıp etmelerin yani pratiklerimizin, deneyimlemelerimizin eleştirel süzgeçten geçtiğinin farkında olarak var olmaya çalıştım. Hatalarım da oldu, yanlışlarım da. Ama bunları geçiştirmeden, daha dikkatli olarak habercilik yapmaya çalıştım. Birinin bir şeyin sesi olmak o sesin kendi sesi olduğu yanılgısını yaşamak bu meslekte mümkün. Ben bir basın emekçisi olduğumu unutmadım. Şaşaalı dünyalara da girsem görevimin sınırlarında kalmaya özen gösterdim. Hayattaki gibi sınır aşımları da olmuştur. Önemli olan bunun süreklilik haline gelmemesidir. Hayatın her alanında farkındalık geliştirmeliyiz.

Akademisyen kimliğinizle genç iletişimcilere baktığınızda, onların teknik becerileri mi yoksa etik farkındalıkları mı daha fazla geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor? Neden?
Aslında bu sorunun yanıtı Nazım’ın şiirindeki gibi “hem o hem o” olmalı. Bunlar birbirini dışlayan, karşıt iki kategori gibi ele alınmamalı. Teknik hem bir aracın kullanımını hem de ona ilişkin bilgiyi içeriyor. Etik de insani değerler temelinde bireye, topluma dünyaya bakışı ele alıyor. Yapıp-etmeler eleştirel bir süzgeçten geçmesini sağlıyor. Bence teknoloji hızla değişiyor. Artık yapay zeka ile haber oluşturuluyor, görseller bulunuyor ve kurgulanıyor.
Yeni bir sanal gerçeklik çıkıyor karşımıza. Bu durumda etik değerler geçerliliğini koruyor. Meslek örgütlerinin bu konuda tavır alması gerekiyor. Ancak onlar da üyelerinin çalıştığı kurumun eleştirilmesi durumunda etkilerini kaybedeceklerini düşündüklerinden bu gerçekleştirilemiyor. 2000’lerin başında Hıfzı TOPUZ’un başkanlığını yaptığı benim de yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptığım İLAD (İletişim Araştırmaları Derneği) Medya Gözlemevi kurulmasını istemişti. Akademi dünyası buna olumlu baktı ama meslek örgütleri üye kaybına yol açacağı endişesi ile kabul etmedi. Hâlbuki başka ülkelerde buna benzer oluşumlar var.
Sadece bireysel değil kurumsal düzeyde de bu tür etik değerlendirmelerin yapılması gerekir. Ancak son yirmi yılda medyada yaşanan dönüşüm ve “havuz medyası”nın oluşumuyla etik değerlendirmeler lüks kategorisine alındı. Konuşulmayan, görülmeyen konulardan biri haline geldi. Gazetecilerin sendikal gücünün zayıflamasıyla etik sorunların artması arasında nasıl bir korelasyon kurulur? Bir araştırma konusu bence.
Gazetecilik mesleği açısından YouTube platformunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce YouTube, habercilik için yeni bir fırsat mı, yoksa gazeteciliği hız ve tüketime odaklayan yeni bir paradigma mı oluşturuyor?
Youtube gibi platformlar bir ihtiyaç sonucu ortaya çıktı. Sadece teknolojik gereklilikler bunu yaratmadı. Türkiye’de internet gazeteciliğinin ortaya çıkışında 2001 krizinde medyadan çok sayıda gazetecinin işsiz kalmasının rolü var. O gazeteciler web siteleri kurarak gazeteciliğin farklı alanda gelişmesine katkıda bulundular. Youtube gibi platformlar geleneksel medyanın hatta tematik haber kanallarının boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Bu kanalda çalışanların çok sayıda takipçilerinin olması ve bir gelir modeli olarak kullanılması da bu işin kamuoyunda karşılığının olduğu anlamına gelmektedir. Günümüz insanı “ne oldu? Ne oluyor? Nereye gidiyoruz?” gibi soruların peşinde. Olanı-biteni anlamaya çalışıyor. Kayyumun, butlanın, peş peşe operasyonların olduğu bir ortamında “işin aslı ne” diye merak ediyor. Bazen bu sorusuna yanıt buluyor, bazen de bulamıyor. Ya da izlediği maçın yorumunu beğendiği uzman kişiden öğrenmek istiyor.
Geleneksel medya haber kaynaklarının çeşitliliğinin azaldığı, tek sese yöneldiği bir mecraya dönüşüyor. Büyük bölümü aynı haberleri veriyor. Dolayısıyla ülkede ve ülke dışında olan bitenler konusunda geleneksel medyadan yeterli enformasyon alamayanlar youtube’a yöneliyor. En azından bir konuda enine-boyuna fikir edinebiliyor. Evet, günümüzün temel belirleyeni hızlı tüketim. Ancak bir boşluk olduğu da kesin. İzleyiciler, kendi ilgi alanları ve tercihleri çerçevesinde bu boşluğu en azından youtube üzerinden doldurmaya çalışıyor.

Yapay zekâ artık haber yazabiliyor, görüntü ve ses üretebiliyor. Sizce gelecekte gazeteciyi vazgeçilmez kılacak en temel insani özellik ne olacak?
Yapay zekâ önlenemez bir gerçeklik. Gazetecilik alanında da bunun kullanılması olağan. Rutin haberleri yapay zekaya veriler aktarılarak oluşturmak mümkün. Buradaki sorun bu verilerin kimler tarafından nasıl oluşturulduğu. Verisiz haber yazılamaz. Dolayısıyla da bu verileri yazacak, oluşturacak birine ihtiyaç var. O kişi sahada olmalı ve orada olmayanlara orayı anlatmalı. Orayı anlatan kişinin bakışı algılama biçimi –görsel- işitsel kinestetik- haber yazımını da etkiliyor.
Yapay zeka önüne gelen veriden haber oluşturabilir. Onu o şekilde yönlendirmek mümkün. Peki veri yoksa ne olacak? Yapay zekâ uyduracak. Burada verilerin doğruluğu o verilerin nereden nasıl elde edildiği ve nasıl kullanıldığı önemli. Bunun için de gazetecilik bilgisine ihtiyaç var. En az iki farklı alanda (eğitim, polis-adliye, siyaset, ekonomi, vb.- gibi muhabirlik deneyimi olan birinin editör olarak içeriği yeniden değerlendirmesi gerekir. Eksiklik var mı? Bu nasıl düzeltilir? Gazeteci insan odaklı, insanı dışlamayan bir bakış açısıyla haberleri oluşturmalı ve bu çerçevede yapay zekâdan yararlanmalıdır. Yoksa yazılan, oluşturulan haberlerle manipülasyon, dezenformasyon, vb. algı yönetimlerinin yapılması mümkün olabilir. Bizim gibi kutuplaştırma siyasetinin kültürel dayanaklarının da olduğu toplumda bu tür haberler hemen zemin bulabilir. O nedenle etik değerlere bağlı habercilere günümüzde daha çok ihtiyaç var.

Gazetecilik, akademisyenlik ve yazarlık… Bu üç kimlik birbirini nasıl besledi? Hangisi olayları ve toplumu anlamlandırma konusunda size daha geniş bir perspektif kazandırdı?
Gazetecilik öz biçimde olayları aktarmamı sağladı. Ancak tanık olduğum acılar, kederler haberlerle dile gelemiyordu. Ben bunları nasıl ifade edebilirim diye düşündüm. Şiir bu noktada bir çıkış yolu oldu. Yaşadıklarım, tanıklıklarım, hissettiklerim, çaresizliklerim, sevinçlerim düştüğüm insanlık halleri bu edebi formda beden buldu. Böylece imgeler aracılığıyla da dile getiremediklerimi dile getirir oldum. Akademisyenlik yaptığım iş üzerine düşünmenin beni sürüklediği bir alandır. Habercilik alanında neler olmalı? Neler yapılmalı diye sorguladım. Sokrates’in “sorgulanmamış hayat yaşanmamış demektir” sözü benim için önemli bir düsturdur. O nedenle her biri birbirini tamamlayan mesleki çalışmalar yaptım. Akademik alanda da bunu sürdürdüm. Kafamdaki sorulara entelektüel arayışlar çerçevesinde yanıt vermeye çalıştım. Her biri farklı biçimde toplumu, insanları olayları algılamamı sağladı. Bunlar birbirini besleyen, destekleyen alanlardır. Biri diğerini dışlamaz. Zaten gençlikten bu yana disiplinler arası bir bakış edinmeye çalışmıştım. Bunu üç farklı alanda lisans eğitimi (iletişim, sosyoloji, felsefe) yaparak da geliştirmeye çalıştım.
Geride bıraktığınız meslek hayatına baktığınızda, gelecek kuşakların Kemal Aslan’ı hangi değerleriyle ve hangi katkılarıyla hatırlamasını istersiniz?
Gelecek kuşaklar benim yaptığım haberlerin çok azını görebilecek. Çünkü reversal filmlerle çekilen analog dönemde başlamıştım haberciliğe. 1980 Nisan’da TRT’de. Öncesinde 9 ay Akşam Gazetesi’nde Dursun Kemal adıyla sanat, kültür üzerine yazılar yazıyordum. Kemal Aslan adıyla da olgusal habercilik yapmaya çalışıyordum. O yazılarım Milli Kütüphanede vardır. Ama kim neden ilgilensin ki? Akademik alanda yazdıklarıma yüksek lisans ve doktora yapan meslektaşlarım tezlerinde yer veriyor. Kitaplarım üzerinden bir değerlendirme yapılabilir. Ben o alanda bir yol açıcı olmaya çalıştım, sorgulamaya çalıştım. Akademik ortamda 31 yıldır ders veriyorum. Önce MİHA (Marmara İletişim Haber Ajansı) sonra ders saat ücretli Marmara İletişim Fakültesi ile başlayan yolculuğum unvanlı olarak 2012 Şubatından bu yana İstanbul Aydın Üniversitesi, Yeni Yüzyıl Üniversitesinde devam etti. 2016 yılından bu yana Haliç Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü’nde çalışıyorum. Öğrencilerime neyi niçin yaptıklarını bilmelerini istiyorum. Kendilerine, karşısındakilere herkese eleştirel bakışla değerlendirmelerinin önemli olduğunu söylüyorum. Olasılıkların olduğu bir dünyadayız. Daha iyi bir yaşam mümkün mü bu soruyu unutmamalarını istiyorum. Belki beni bu yönümle hatırlayacaklar. Şiir kitaplarını okuyanlar ise tarihsel, toplumsal dönüşümlerle bireyin ilişkileri arasında nasıl bağlantı kurmaya çalıştığımı, bireyin dünyasında nelerin etkili olduğunu çözümlemeye çalıştığımı belki fark edecekler.
Küçücük bir umut. “Bu dünyadan Kemal Aslan geçti, Geçerken hafifçe hayatımıza dokundu” diyebilirler mi? Bilmem. Bir yere oturtulabilir miyim şu kocaman evrende? Bir şiirimde dediğim gibi “toz bile değilim evrenin kalbinde” Belki arayışımız hep o küçücük toz olmak. Birinin üflemesi durumunda uçup kaybolmak!









Yorum bırakın