RÖPORTAJ SERİSİ: Dijital Çağda Medya, Kültür ve Yapay Zekâ RÖPORTAJ: Gökhan Çolak | KONUK: Burak Toraman

Son yıllarda yapay zekâ, yalnızca teknolojik bir yenilik olmaktan çıkarak medya üretiminin temel aktörlerinden biri hâline geldi. Sizce bu dönüşüm medya ekosistemini, haber üretim süreçlerini ve medya kurumlarının toplumsal rolünü nasıl değiştiriyor?
Referans: Lev Manovich, Artificial Aesthetics (2025); Nick Couldry & Ulises A. Mejias, The Costs of Connection (2019).
Yapay zekâ, haber üretim sürecinde kolaylığı da riski de aynı anda içinde barındırıyor. Verilerle haber üretmeyi ve bilgiye ulaşmayı hiç olmadığı kadar kolaylaştırdığı doğru. Ancak gerçek bilgiye ve asıl kaynağa ulaşma konusunda ciddi sorunlar ortaya çıkabiliyor. Burada dikkat edilmesi gereken notalardan biri yapay zekânın yalnızca bilgiyi aktarmadığı, kaynak da üretebiliyor olması olabilir. “Halüsinasyon” olarak adlandırılan bu durumun somut örneklerini gördük. Var olmayan mahkeme kararlarının, hiç yazılmamış makale künyelerinin gerçekmiş gibi sunulduğu vakalar yaşandı. Var olmayan bir kaynağı varmış gibi gösterebilen bir sistemle çalışıyorsanız, haber üretiminde doğrulama artık sürecin bir aşamasından ziyade bizzat merkezi hâline gelmek zorunda. Öte yandan bu dönüşümü yalnızca bir üretim aracı meselesi olarak okumamak gerekiyor.
Haber üretimi giderek devasa veri toplama düzeneklerine yaslanıyor. Couldry ve Mejias’ın “veri sömürgeciliği” olarak kavramsallaştırdığı ilişki biçiminin habercilikte de bir karşılığı var. Gazetecilik, ham maddesi veri olan ama o verinin altyapısına sahip olmayan bir alana dönüşüyor.
Medya ekosistemi açısından baktığımızda ise tablo çift yönlü. Geleneksel yayıncılık, dijital dönüşümde hız açısından zaten geride kalmıştı. Yapay zekâyla birlikte bu makas çok daha fazla açılabilir. Ancak hızın bu kadar ucuzladığı bir ortamda asıl kıymetlenen şey güvenilirlik oluyor.
Künye sahibi, editoryal sorumluluk taşıyan medya kuruluşları bu konuda hâlâ açık ara önde. Dolayısıyla medya kurumlarının toplumsal rolü ortadan kalkmıyor. Tam tersine, içeriğin sonsuzca çoğaldığı bir ortamda “doğrulanmış bilginin adresi” olma rolü daha da kritikleşiyor. Kısacası yapay zekâ gazeteciliği bitirmez ama kötü gazeteciliği ucuzlatabilir ve iyi gazeteciliği kıymetlendirebilir.
Algoritmalar artık yalnızca içerik önermiyor; neyi göreceğimizi, neyi hatırlayacağımızı ve neyi tartışacağımızı da belirliyor. Sizce algoritmaların kamusal alan üzerindeki etkisi, klasik medya iktidarından nasıl ayrışıyor?
Referans: Tarleton Gillespie, Custodians of the Internet (2018); Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism (2019).
Geleneksel medyada iktidar görünürdü. Editör belliydi, sahiplik yapısı belliydi. Bir gazetenin ya da kanalın süzgecinin ideolojik taraflılığını herkes az çok kestirebiliyordu. Okur, karşısındaki filtrenin kime ait olduğunu bilerek okuyordu. Algoritmalarda ise durum farklı. Evet, algoritmalar da nihayetinde bir şirket tarafından tasarlanıyor ama özel olarak belirlenmiş bir yönelim yoksa, sistemin temel kuruluşu ideolojik değil ekonomik. Her şey kişiyi platformda tutmak üzerine kurulu. Gillespie’nin deyimiyle platformlar, editör olmadıklarını söyleyen editörlerdir. Sorumluluğu reddederken yetkiyi ellerinde tutarlar.
Algoritma kullanıcıyı profilliyor, yönelimlerine uygun öneriler yapıyor ama bununla da kalmıyor, ona yeni beğeniler sunuyor. Yani kimin neyi beğenmesi, neyi izlemesi gerektiğini yalnızca önermiyor, zamanla düşünceleri de biçimlendiriyor. Zuboff’un gösterdiği gibi bu sistemler davranışı yalnızca tahmin etmekle yetinmiyor, tahminlerini tutturmak için davranışı yönlendiriyor. Dikkatimiz hammadde, davranışımız ürün hâline geliyor. Buna hafıza boyutunu da eklemek gerekir. Akışın hızı içinde algoritmanın öne çıkarmadığı şey kamusal hafızadan da düşüyor. Unutturma da artık algoritmik bir işlem.
Klasik medya iktidarından asıl ayrışma noktası bence burada. Eski iktidar herkese aynı gündemi dayatan, itiraz edilebilir, adresi belli bir iktidardı. Algoritmik iktidar ise kişiye özel çalışan, görünmez ve adressiz bir iktidar. Kimse aynı akışı görmediği için ortak bir itiraz zemini de kurulamıyor.

Daha önce yapay zekânın alternatif medya platformlarını da etkileyeceğini ifade etmiştiniz. Sizce yapay zekâ, alternatif medyanın demokratik potansiyelini güçlendirecek mi, yoksa büyük teknoloji şirketlerinin hâkimiyetini daha da pekiştirecek mi?
Referans: Manuel Castells, The Rise of the Network Society (2010); Christian Fuchs, Social Media: A Critical Introduction (2021).
Neresinden baktığımıza bağlı. İçerik üretimi bakımından alternatif medya, yapay zekâ sayesinde iş gücü maliyetlerinin düşmesiyle daha az kaynakla daha fazla bilgiye ulaşabilir ve daha fazla içerik üretebilir. Bu, kaynak sıkıntısı çeken alternatif medya için bir fırsat. Fakat öte yandan asıl soru yapay zekâ destekli algoritmalar alternatif medya içeriklerini mi önerecek, yoksa ana akım medya içeriklerini mi? Şu ana kadar gördüğümüz kadarıyla alternatif medya adına büyük bir atılım olmadı. Bu bağlamda, Castells alternatif medyayı bir karşı-iktidar olarak görüyor ama Fuchs’un hatırlattığı gibi bu karşı-iktidarın görünürlüğü, bizzat karşısında durduğu şirketlerin altyapısına bağımlı. Alternatif medya, sesini duyurmak için itiraz ettiği platformların algoritmasına muhtaç.
Esas mesele bence biraz da önümüzdeki dönemde geleneksel sermaye ile yapay zekâ ve dijital oligarklar arasındaki sermaye savaşının nasıl sonuçlanacağı belirleyici olacak. Ben bu yeni sınıfa dijital oligarklar demeyi tercih ediyorum. Ellerindeki güç medya sahipliğinden öte, bizzat kamusal alanın altyapısının sahipliği. Şu anda iki grup arasında bir gerginlik söz konusu. Amerikan seçimlerinde Trump’ın yanında saf tutan dijital oligarkları hatırlayalım. Yemin töreninde teknoloji patronlarının ön sırada oturması bu yeni ittifakın fotoğrafıydı. Almanya seçimlerinde ise X’in AfD yanlısı tutumunu ve Elon Musk’ın açık desteğini gördük.
Anthropic’in CEO’su Dario Amodei’nin manifesto niteliğindeki metnini düşünelim. Bunlar bize bir ipucu veriyor. Yapay zekâ şirketleri artık sadece teknolojiyle bir üretim yapmıyor aynı zamanda gelecek tasavvuru da üretiyor. Geleceğin iktidarlarını yapay zekâ ve dijital medya şirketleri belirleyecek diyebilir miyiz, emin değilim. Fakat mutlaka etki edeceğinden eminim. Yani yapay zekâ, alternatif medyanın üretim kapasitesini demokratikleştirirken, görünürlük rejimini büyük şirketlerin elinde daha da merkezileştiriyor. Üretim özgürleşiyor, dağıtım tekelleşiyor.

Günümüzde yapay zekâ sistemleri yalnızca içerik üretmiyor; aynı zamanda bilgiyi sınıflandırıyor, özetliyor ve yeniden yorumluyor. Sizce bu gelişme bilginin üretim süreçlerini ve akademik otoriteyi nasıl dönüştürüyor?
Referans: Luciano Floridi, The Fourth Revolution (2014); N. Katherine Hayles, Bacteria to AI (2021).
Yapay zekâ, bilgi üretimini bir editör gibi yeniden ele alıyor. Bilgiyi yalnızca aktarmıyor, sınıflandırıp özetlerken onu yeniden yorumluyor ve biçimlendiriyor. Yapay zekâ şirketlerinin nadide bulunan eserleri alıp kendi sistemlerinde işlemesi de bize bilgiyi tekellerinde tutma isteğini gösteriyor.
Tarihsel olarak bakarsak, bilgi eskiden deneyim sahibi kişilerden alınırdı. Sonra kütüphaneler, gazeteler, radyo ve televizyon devreye girdi. En son internet bunların yerini aldı. Şu anda ise yapay zekâ, yavaş yavaş danışılan birinci kaynak olma yolunda ilerliyor. Floridi’nin öngördüğü şey gerçekleşiyor. İnsan, enformasyon küresinin tek faili olmaktan çıkıyor. Kitle iletişim araçlarından bilgi almak her zaman vardı ama işin içinde her zaman bir insan süzgeci bulunuyordu. Şimdi bu süzgecin yerini algoritmaların alması, insan kontrolünden çıkan bir sürece işaret ediyor ve bu, tehlike çanlarının çalmasına neden oluyor.
Somut bir örnek vereyim, son yıllarda birçok makalede var olmayan kaynaklar ortaya çıktı. Yapay zekâya yazdırılmış bir makale yayımlanıyor, içinde uydurma bir kaynak yer alıyor. Başkaları o makaledeki bölümü alıntılıyor ve bir süre sonra hiç var olmamış bir kaynak yüzlerce çalışmada dolaşıma girmiş oluyor. Buna bilimsel kaydın kontaminasyonu denebilir. Üstelik yapay zekâ sistemleri kendi ürettikleri metinlerle eğitilmeye başladıkça bu kirlilik katlanarak büyüyecek. “Model çöküşü” olarak anılan tehlike tam da bu.
Bu koşullarda akademik otorite el değiştiriyor. Otorite artık yalnızca bilgiyi üretme konumunda bulunmuyor. Bilgiyi doğrulayabilme konumu daha önemli bir hale geliyor gibi. Hakemlik ve editörlük, içerik değerlendirmekten önce kaynağın gerçekliğini teyit etme işine dönüşüyor.

Geçtiğimiz günlerde kamuoyunda geniş yankı uyandıran ‘yapay zekânın kitap avı’ tartışması, yapay zekâ şirketlerinin kitapları yalnızca okumakla kalmayıp onları kendi bilgi altyapılarının bir parçasına dönüştürdüğünü gösterdi. Sizce bu süreç bilginin üretim ve dolaşım rejimini nasıl değiştiriyor? Gelecekte bilimsel bilgi, insanın ürettiği ve eleştirel düşünceyle geliştirdiği bir değer olmaktan çıkarak algoritmaların yeniden yorumladığı, işlediği ve yönlendirdiği bir bilgi düzenine mi evrilecek? Bu dönüşüm bilimsel özerklik, akademik etik ve kültürel hafıza açısından ne gibi sonuçlar doğurabilir?
Referans: Kate Crawford, Atlas of AI (2021); Siva Vaidhyanathan, The Anarchist in the Library (2004); Hürriyet, ‘Yapay zekânın kitap avı: İşte büyük planın perde arkası.’
Bu tartışma bana iki filmi hatırlatıyor: Matrix ve Truman Show. Truman Show’da bir televizyon programı için dünyaya getirilen karakterin her hâli izlenir ve günlük yaşamı bir reklam şovuna dönüştürülür. Bütün o sistem, kişinin neye ihtiyacı olduğundan bağımsız olarak ona neye ihtiyaç duyması gerektiğini söyler. Yaşamının yönü de bu doğrultuda belirlenir. İçinde bulunduğumuz çağ tam olarak bunu gösteriyor. Hakikatin yerine geçme çabası aslında insanlığın en baştan beri süregelen sorunu. Yapay zekânın farkı, bunu çok daha sistematik yapabilecek olması.
Matrix ise meselenin öbür yüzünü gösterir. Orada insanlar gerçek sandıkları bir simülasyonun içinde yaşarken, bedenleri makineler için birer enerji kaynağıdır. Bugün benzer bir ilişki bilgi düzeyinde kuruluyor. İnsanlığın yüzyıllık birikimi (kitaplar, arşivler, metinler) yapay zekâ sistemlerinin ham maddesi, bir tür enerji kaynağı hâline geliyor. Truman izlenendi, Neo ise farkında olmadan sistemi besleyendi. Dijital çağın bireyi her ikisi birden denebilir.
“Kitap avı” tartışmasının gösterdiği şey de bu sistematikleşmenin altyapısı. Kitapları yalnızca okumakla kalmayıp onları kendi bilgi altyapısının parçasına dönüştürmek, bilgi düzeninin yeniden inşası ve hakikati elinde bulundurma çabasıdır; bilginin tekelleştirilmesi isteğidir. Nitekim bu süreç mahkemelere de taşındı. Yapay zekâ şirketlerinin milyonlarca kitabı toplayıp sistemlerine kattığının ortaya çıkması üzerine yazarların açtığı telif davaları, meselenin artık bir hukuk sorunu olmanın ötesinde bir kültür politikası sorunu olduğunu gösteriyor.
Sonuçları üç düzeyde görüyorum. Bilimsel özerklik açısından, bilimin ham maddesi olan birikim özel şirket sunucularına taşındıkça, neyin araştırılabilir olduğunun ve erişim koşullarının belirleyicisi şirketler olmaya başlar. Akademik etik açısından, eser sahibinin rızası ve emeği, “veri” adı altında görünmezleşir. Kültürel hafıza açısından ise en kritiği, kütüphane kamusal bir hafızaydı, herkese aynı uzaklıktaydı. Şirket arşivi ise lisanslanabilir bir hafızadır. Hafıza kiralık hâle gelirse, hatırlamak da bir abonelik meselesine dönüşür.
Bilimsel bilginin insan ürünü olmaktan tümüyle çıkacağını düşünmüyorum ama eleştirel düşünceyle üretilen bilgi ile algoritmik olarak işlenip yönlendirilen bilgi arasındaki sınır silikleşecek. Asıl mücadele, bu sınırı görünür tutma mücadelesi olacak. Bilgi düzeninin bu yeniden inşası, kitlelerin aynı tavada eritilip istenen şekle getirilmek istenmesiyle aynı şeydir. Peki her şey pişirildikten sonra ortada ne kalacak? Bu, önümüzdeki yüzyılların sorusu.

Yapay zekâ sistemleri büyük ölçüde mevcut veri kümeleriyle eğitiliyor. Bu veri kümelerindeki kültürel, siyasal ve ideolojik önyargılar, geleceğin bilgi düzenini ve toplumsal gerçekliğini nasıl etkileyebilir?
Referans: Safiya Umoja Noble, Algorithms of Oppression (2018); Ruha Benjamin, Race After Technology (2019).
Yapay zekâ araçları veri kümelerini bizim geçmiş verilerimizi işleyerek çeşitlendiriyor. Tarihî kitaplar, yazıtlar, röportajlar… kısacası ulaşılabilen her kaynak veriye dönüştürülüyor. Bu durum, dünün eşitsizliklerini yarının nesnel bilgisi hâline getirebilir.
Verideki önyargı, geçmişin önyargısı denebilir. Geçmişle eğitilen bir sistem geleceği şekillendirdiğinde, geçmişin toplumsal kodları geleceğe “tarafsız bilgi” görünümünde taşınır. Noble’ın arama motorlarında, Benjamin’in ise teknolojik tasarımın bütününde gösterdiği şey aynı mekanizma. Ayrımcılık koda gömüldüğünde görünmezleşir ve “teknik nesnellik” kılıfına bürünür.
Süreç iki aşamalı işliyor. Önce dünün toplumsal kodları veri üzerinden yapay zekâya aktarılıyor. Ardından bugünün girdileriyle birlikte bu kodlar yeniden kodlanıyor. Kimi zaman yapay zekâ sahiplerinin istediği toplumsal kodlar, kimi zaman da popülerleşen kodlar doğrultusunda. Bu yeniden kodlanan günlük yaşam rutinleri ve ideolojik bakışlar geleceği de şekillendirecektir. Yapay zekânın gündelik hayata giderek daha fazla nüfuz edeceğini düşünürsek, kültürel kodların dönüşeceği aşikâr. Burada bizim açımızdan kritik bir boyut daha var. Veri kümelerinde diller ve kültürler eşit temsil edilmiyor. Sistemler ağırlıklı olarak İngilizce ve Batı merkezli veriyle eğitiliyor. Türkçe gibi diller bu veri evreninde azınlıkta kaldıkça, kendi kültürel kodlarımızı da başkasının verisiyle eğitilmiş sistemlerin merceğinden görmeye başlayacağız.
McLuhan’ın dediği gibi araç mesajın kendisidir. Teknolojinin biçimi, taşıdığı içeriği de belirler. Ama öte yandan hakikatin ne olduğundan hiçbir zaman tam olarak emin olamayacağız ve günden güne artan bu enformasyon bombardımanında, Baudrillard’ın öngördüğü gibi anlam giderek azalıp yok olma derecesine gelecektir.

Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin hızla arttığı bir dönemde gazetecilikte doğrulama, editoryal sorumluluk, etik ilkeler ve kamu yararı kavramı sizce nasıl yeniden tanımlanmalıdır?
Referans: UNESCO, Recommendation on the Ethics of Artificial Intelligence (2021); Avrupa Birliği AI Act (2024).
Bu yeniden tanımın anahtar kavramı bence şeffaflık. Uluslararası çerçeveler de bu yönde ilerliyor. UNESCO’nun 2021 tarihli Yapay Zekâ Etiği Tavsiyesi şeffaflık, hesap verebilirlik ve insan gözetimini temel ilkeler olarak koyuyor. AB Yapay Zekâ Yasası ise yapay zekâyla üretilmiş veya manipüle edilmiş içeriğin açıkça etiketlenmesini artık bir yükümlülük hâline getirdi. Yani yapay zekâ kullanımının beyanı, bir nezaket meselesi olmaktan çıkıp hukuki bir zorunluluğa dönüşüyor.
Gazetecilik pratiğinde ise her içerikte yapay zekâ kullanım beyanı bulunmalı. Kullanıldıysa nasıl kullanıldığı (veri derlemede mi, çeviride mi, metin üretiminde mi?) okura detaylı biçimde aktarılmalı. Okur, karşısındaki içeriğin hangi aşamasında insanın, hangi aşamasında makinenin olduğunu bilme hakkına sahip. Editoryal sorumluluk da tam burada yeniden tanımlanıyor.
Doğrulama tarafında ise yapay zekâyı sorunun değil, çözümün parçası hâline getirebiliriz. Teyit mekanizmalarının daha hızlı işlemesi için yapay zekâ destekli doğrulama araçları geliştirilebilir. İçeriği yapay zekâ hızında üreten bir ekosistemde, doğrulamanın insan hızında kalması sürdürülebilir değil. Kamu yararı da bu çerçevede yeniden tanımlanmalı. İçerik bolluğu çağında kamu yararı, daha fazla içerik üretmekten öte gürültünün içinden doğrulanmış olanı ayıklayıp görünür kılmaktır.
Son olarak gazetecilik eğitimi konusu denebilir. Burası gelişmeye açık ve mutlaka geliştirilmesi gereken bir alan. Yapay zekâ okuryazarlığı, veri doğrulama ve algoritma bilgisi, gazetecilik müfredatının çekirdeğine girmeli. Özetle etik ilkeler yeniden yazılmıyor. Sadece uygulanma zorunluluğu hiç olmadığı kadar artıyor.

Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı ve Byung-Chul Han’ın infokrasi yaklaşımı düşünüldüğünde, yapay zekâ çağında gerçeklik algısının giderek algoritmalar tarafından yeniden üretildiğini söylemek mümkün mü? Bu dönüşüm bireyin hakikatle kurduğu ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Referans: Jean Baudrillard, Simulacra and Simulation (1994); Byung-Chul Han, Infocracy (2022).
Öncelikle bir şeyi karıştırmamak gerekiyor. Buradaki gerçeklik tartışması bir elmayı ya da bir masayı ele alan bir tartışma değil. Simülasyon evreninde gerçeklik tamamen yok olmuyor. Gerçeklik bir yerlerde ama nerede olduğunu kimse bilemez. Baudrillard “Körfez Savaşı aslında hiç olmadı” derken, ölen insanların olmadığını kastetmiyordu. Televizyondaki gösteriden, yaratılan kodlardan söz ediyordu. İleri sürdüğü düşünce, yaratılan imgelerle savaşın bir gösteriye dönüştürülmesini işaret ediyordu.
Peki gün geçtikçe artan yapay zekâ görüntüleri ve metinleri gerçekliği bükebilir mi? Buna maalesef evet diyorum. Zaten sorunlu bir gerçeklik çağında, yapay zekânın gerçekle simülakrı (yani gerçeğin yerine geçmek isteyen nesneyi) ayırt edilemez hâle getirmesi kaçınılmaz.
Bireyin hakikatle ilişkisi ise iki yönlü bozuluyor. İlk tehlike, sahtenin gerçek sanılması. Ama bence asıl yıkıcı olan ikincisi. Her şeyin sahte olabildiği bir ortamda, gerçek olan da inkâr edilebilir hâle geliyor. Bir savaş suçunun görüntüsü ortaya çıktığında “bu yapay zekâ ürünüdür” demek artık yeterli bir savunma. Kanıtın kendisi değersizleşiyor. Böyle bir ortamda birey hakikati aramaktan vazgeçip kendi gerçeklik versiyonunu seçiyor. Hakikat bir doğruluk meselesi olmaktan çıkıp bir aidiyet meselesine dönüşüyor.
Dijital platformlar yeni ekonomik ve siyasal güç merkezleri oluşturdu. Yapay zekâ bu platform iktidarını daha da derinleştirecek mi, yoksa yeni ve daha demokratik bir dijital kamusal alanın oluşmasına katkı sağlayabilir mi?
Referans: Nick Srnicek, Platform Capitalism (2017); Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism (2019).
İkisi aynı anda yaşanacak ama güç dengesi açısından dürüst olmak gerekirse, derinleşme ihtimali şu an çok daha ağır basıyor. Bunun nedeni ideolojik değil. Maddi bir durumdur. Yapay zekâ, platform iktidarının üzerine bir de altyapı iktidarını ekliyor. Yapay zekâ çağında çip, veri merkezi ve enerji maliyeti ekleniyor. Bu ölçekte sermaye gerektiren bir alanda küçük oyuncuların rekabet etmesi neredeyse imkânsız. Sosyal medya çağında hiç değilse platform kurmak ucuzdu. Yapay zekâ çağında oyuna girmenin bileti milyarlarca dolar. Dolayısıyla üçüncü soruda söylediğim tabloyu burada da tekrarlayabilirim. Üretim özgürleşiyor ama altyapı ve dağıtım tekelleşiyor. Dijital oligarkların elindeki güç, artık yalnızca kamusal alanın altyapısıyla sınırlı kalmıyor ve gerçeklik dönüşümünün altyapısını da oluşturuyor.
Öte yandan demokratik ihtimalleri yok saymak da doğru olmaz. Açık kaynak modeller, kamusal yapay zekâ girişimleri, ülkelerin kendi dil modellerini geliştirme çabaları ve AB örneğindeki gibi düzenleme iradesi, bu iktidarın karşısındaki gerçek denge unsurları. Ama şunu görmek gerekiyor, bu ihtimallerin hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmeyecek. Nasıl kamusal yayıncılık bir irade sonucu ortaya çıktıysa, kamusal yapay zekâ da ancak bilinçli bir politika tercihiyle var olabilir. Demokratik bir dijital kamusal alan, teknolojinin bir armağanından ziyade ancak siyasal bir mücadelenin kazanımı olabilir.

Bugün yaşanan dönüşümü yalnızca teknolojik bir ilerleme olarak mı görüyorsunuz, yoksa Foucault’nun iktidar anlayışı ve Deleuze’ün denetim toplumları perspektifinden bakıldığında, bilgi, iktidar ve gerçeklik ilişkilerini kökten değiştiren yeni bir tarihsel kırılmanın başlangıcı olarak mı değerlendiriyorsunuz? Türkiye bu dönüşüm karşısında nasıl bir akademik ve toplumsal strateji geliştirmelidir?
Referans: Michel Foucault, Power/Knowledge (1980); Gilles Deleuze, Postscript on the Societies of Control (1992); Yuk Hui, Machine and Sovereignty (2024).
Bunu yalnızca teknolojik bir ilerleme olarak görmüyorum. Bilgi, iktidar ve gerçeklik ilişkilerini yeniden düzenleyen bir tarihsel kırılmanın başındayız. Ama bu kırılmayı hangi kuramsal gözlükle okuyacağımız konusunda bir ayrım yapmam gerekiyor. Foucault bize bilgi ile iktidarın ayrılmazlığını öğretti. Her iktidar kendi hakikat rejimini üretir. Bu çerçeve hâlâ öğretici olabilir. Fakat Foucault iktidarı bu kadar kusursuz çözümleyebiliyorsa, bunun nedeni o iktidar biçiminin çoktan çözülmeye başlamış olmasıdır. Foucault’nun iktidarı hâlâ üreten, disipline eden, hakikat rejimi kuran bir iktidardır. Baudrillard’ın işaret ettiği evrede ise iktidar artık hakikat üretmez, hakikatin yerine geçen simülakrlar üretir. Yapay zekâ çağı bence Foucault’nun yerine Baudrillard’ın öngörüsünü doğruluyor. Algoritmik iktidar bizi bir hakikate ikna etmeye çalışmıyor. Hakikat sorusunu anlamsızlaştıran bir gerçeklik bolluğu üretiyor. İktidar hakikati tekelleştirmiyor, hakikati enflasyona uğratıyor.
Deleuze ise bu tabloya en sağlam köprüyü kuruyor. Disiplin toplumlarının kapalı mekânlarının (okul, kışla, fabrika) yerini, şifrelerle ve sürekli modülasyonla işleyen denetim toplumları aldı. Bugün bunun somut hâlini yaşıyoruz. Algoritma bizi duvarlarla değil parolalarla, yasaklarla değil önerilerle yönetiyor. Deleuze’ün deyimiyle birey, verilerine bölünmüş bir “bölünene” dönüşüyor. Algoritmanın yönettiği şey biz değiliz. Bizim veri parçalarımız. Yuk Hui’nin, egemenlik makineye geçerken, siyasal olanın kendisi yeniden tanımlanıyor yaklaşımı dikkat çekici.
Türkiye’ye gelince, strateji iki düzeyde kurulmalı. Akademik düzeyde, iletişim fakülteleri bu dönüşümü ders programının merkezinde yer almalı. Yapay zekâ okuryazarlığı, veri doğrulama ve eleştirel algoritma çalışmaları müfredatın çekirdeğine girmeli. Türkçe sosyal bilim üretiminin bizzat kendisi de bir veri egemenliği meselesi. Veri evreninde azınlıkta kalan diller, kendilerini başkasının verisiyle eğitilmiş sistemlerin merceğinden görmeye başlar. Bu yüzden Türkiye’nin kendi dil modellerini, kendi veri altyapısını ve kendi arşiv politikasını geliştirmesi, bir teknoloji projesi olmaktan öte bir kültürel egemenlik projesidir. Toplumsal düzeyde ise mesele okuryazarlıktır. Yurttaşın algoritmanın ne olduğunu bilmediği bir ülkede hiçbir düzenleme tek başına yeterli olmaz. Elbette düzenleme iradesi önemli (AB örneği ortada). Kural koymakta geç kalan her ülke, kuralı başkasının verisiyle ve başkasının çıkarına yaşamak zorunda kalacak gibi duruyor.








Yorum bırakın