RÖPORTAJ SERİSİ: Metinler Arasında İnsan RÖPORTAJ: Gökhan Çolak | RÖPORTAJ KONUĞU: Zeynep Oktay

Sokrates, “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez” sözü ile tasavvufun muhasebe ve nefis terbiyesi anlayışı arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? İnsan bugün kendini sorgulamayı neden bu kadar zor buluyor?
Kendini tanımak cesaret istiyor. Tarih boyunca da istiyordu ama bugün bence biraz daha fazla. Çünkü biz modern öncesi insana göre iç dünyamızda çok daha özgür, dış dünyaya çok daha bağımlıyız. Hayatımızın her yönüyle toplumsal düzene bağlıyız. Bu yüzden de ahlaki çatışmalarımız çok daha derin. Aynı zamanda psikanaliz ve psikoloji alanlarının birikimleri sayesinde elimizde kendimizi daha derinden tanımamızı sağlayan araçlar var. Bu bir avantaj ama derine indikçe iş zorlaşıyor.
Montaigne, insanın en zor uğraşının kendini tanımak olduğunu söyler. Tasavvuf metinleriyle geçen yıllardan sonra, insanın kendisi hakkındaki en büyük yanılgısının ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Hayatını bilinçli kararlarının yönetmesi muhtemelen. Yani hayatta çizdiği yolun aldığı kararların bir sonucu olması fikri. Oysa hangi kararı niye aldığımızı bazen on yıl sonra anlıyoruz, bazen de gerçek bir sorgulama olmadan hiçbir zaman anlamıyoruz. Eylemlerimizi belirleyen şeylerin çok küçük bir kısmı bilinç düzeyinde. Tabii tasavvufta bilinç dışı diye bir kavramsallaştırma yoktu. Fakat tasavvuf gerçek eylemliliğin sadece Allah’a ait olduğu fikri üzerine kuruluydu. Bu yüzden de insanın çizdiği her yolun faili olduğu kadar mefulü olduğunu, Tanrı’yla bir olmuş bir benliğe ulaşmadığı halde eylemliliğinin yarım kalacağını söylüyordu.

İbn Arabî’nin “İnsan kendini bildiğinde Rabbini bilir” yaklaşımı, modern bireyin kimlik arayışıyla nasıl bir ilişki kurabilir? Sizce bugün insanlar kendilerini tanımaya mı, yoksa tanımlamaya mı çalışıyor?
Kendini tanımlamadan tanımak zor bir iş. Çünkü hepimizin kafasında birtakım kalıplar var. Toplumun bize atfettiği, gerçekliği içinde büyüdüğümüz kimlikler var. Kendini tanımak bunları yadsımak değil elbette. Fakat bunların nasıl toplumsal kurgu olduğunu, kurgu olmasına rağmen benim için nasıl tanımlayıcı olduğunu anlamam şart. Yine de kendini tanımak bunların ötesinde bir şey. Ben her zaman şöyle derim: Sahip olduğum her şey elimden alınsa, bana atfedilen tüm kimlikler elimden alınsa, ben kimim? Asıl arayış bu sorunun cevabına yönelik olmalı.

Byung-Chul Han, çağımızı performans ve yorgunluk toplumu olarak tanımlıyor. Tasavvufun içe dönüş ve tefekkür pratiği, bu hız ve üretkenlik baskısına karşı ne söyleyebilir?
Hızın bir tür kaçış olduğunu söylemek lazım öncelikle. Eğer yeterince hızlı olursam kendim üzerinde düşünmek zorunda kalmam. Beni rahatsız eden tüm duygu ve düşünceleri geçiştirebilirim. Bu tabii tasavvufun pratiğine taban tabana ters. Yine de çağdaş insana da haksızlık etmeyelim: tüm toplum belirli bir hızda akarken yavaşlamak gerçekten çok zor. Orta çağ Sufilerinin böyle zorlukları yoktu. Fakat buna rağmen onlar da zamanın göreceliliğinin çok farkındaydılar.
İkinci bir konu ise hazzın işlevi. Haz odaklı bir toplum olmakla hız odaklı bir toplum olmak arasında derin bir bağ var. Çünkü içimizdeki boşluğu anlık hazlarla doldurmak zorunda bırakıldığımız bir düzenin içindeyiz. Bu düzende gerçek olan her şeye temas etmek zorlaşıyor. Anlık hazların tasavvufta zaten yeri yok. Hatta tüm tasavvuf pratiğinin anlık hazların hükmünden kurtulmak üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz.
Performansa gelirsek, tabii bu hayatın başkalarının seyrine yönelik yaşanması anlamına geliyor. Kendi hayatında öznelik pozisyonundan çıkarak nesneleşmek. Asıl metanın biz olduğumuz bir düzen…

Yunus Emre’nin şiirlerinde bilgi değil, irfan ön plana çıkıyor. Günümüzde bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolayken, hikmete ulaşmak neden bu kadar zor görünüyor?
Bilginin kendisi metaya dönüştü. Alınıp verilen bir şey oldu. Oysa bilgi öncelikle bilen bir özneyi imler. Tasavvufta marifet/irfan ile ilim arasında ayrım vardır. İlim edinilen ama öznenin bir parçası haline gelmeyen bilgi. İrfan ise özneyle nesnenin bütünleşik olduğu bir bilgi, kendimizi o bilgiyle tanıdığımızda ortaya çıkan şey.
Biz irfanla birlikte ilmi de kaybettik aslında. Çünkü özneliğin bir parçası haline gelmese de nesneyi tanımanın da bir kıymeti vardır. Fakat bizim nesneleştiğimiz bir düzende özne ve nesne arasındaki ayrım çok başka bir yerden kalkmış oluyor. Nesneyi de tanıyamaz hale geliyorum. Çünkü tüm bilgi müthiş akışkan ve uçucu.
Martin Buber’in “Ben-Sen” ilişkisi anlayışı ile tasavvuftaki birlik ve muhabbet düşüncesi arasında bir yakınlık görüyor musunuz? İnsan neden giderek daha bağlantılı ama daha yalnız hale geliyor?
Güzel bir soru. Hepimiz bağlantı arıyoruz. Buber’in dediği gibi, bu eninde sonunda Tanrı’yla bağlantı aramak demek. Yani Tanrı adı altında hakikatin, anlamın, kâinatın kendisiyle. Bu bir tarafıyla da bebeklikte anneyle kurulan bağ. O bağ bizim için tüm yaşam boyunca bağlantı arayışlarımızda belirleyici oluyor. İnsanları ‘Ben-O’ çerçevesinden görmek, yani birer nesne gibi ilişkilenmek bir bağlantı değil aslında. Ben buna bağlantılı yerine bağımlı derdim. Bazı insanlar gerçek bağ arıyor, bazıları aramıyor diye de düşünmüyorum. Herkes bağ arıyor, sadece bazen o bağ o kadar zedelenmiş oluyor ki hayat bu arayışın kendisini yadsımak üzerine kurulu hale geliyor. Zalimlerin gerçekliği bu.

Kaygusuz Abdal’ın metinlerinde güçlü bir mizah ve eleştirel bakış görüyoruz. Sizce hakikati anlatırken mizah, bazen doğrudan söylemekten daha etkili olabilir mi?
Mizahın temel işlevlerinden biri iktidar ilişkisini ters yüz etmektir. Mizah yoluyla karşımızdakinin erkini elinden alırız. Toplumsal düzen anlık da olsa askıya alınmış olur. Madunun erk sahibiyle konuşma biçimidir bu yüzden mizah. Folklorun kendisi gibi, sistemdeki çatlaklardan, satır aralarından akar.
Yıllardır tasavvuf ve Alevilik üzerine çalışıyorsunuz. Bu çalışmalar sırasında sizi kendi kabullerinizle veya önyargılarınızla yüzleştiren bir keşif yaşadınız mı?
Bu süreçte sekülerlikle ilgili bildiğim her şeyi sorguladım. Günümüzün dindarlarının ne kadar seküler oldukları, sekülerlerin ise inançlarıyla kendilerine nasıl kör noktalar yarattıkları dönüp dönüp üzerine düşündüğüm bir konu. Keşke herkes din denen şeyi tarihsel bir çerçeveden idrak edebilse. Ve keşke tecrübi olan bilginin akli olan karşısında alanı tekrardan genişlese.

Şair kimliğiniz ile akademisyen kimliğiniz birbirini nasıl besliyor? Hakikati arama yolculuğunuzda şiir ve akademi size farklı imkânlar sunuyor mu?
İkisi de aynı yerden doğuyor aslında: Ben’in ben olmayanla karşılaşmasından. Tüm yaratıcı imkanlar gibi. Fakat bu karşılaşmayı kendimi keşfettiğim bir yerden dile döktüğümde şiir oluyor. Dünyayı keşfettiğim bir yerden döktüğümdeyse bilim.
Yunus Emre’den İbn Arabî’ye, modern düşünürlerden günümüz insanına uzanan geniş bir düşünce mirasına baktığınızda, insan olmanın özüne dair bugün sizi en çok ikna eden fikir nedir?
Derinden tanıdığımız her şeyi severiz. Sevdiğimiz her şeyi de derinden tanımak isteriz. Bu yüzden burada bahsettiğimiz bilgi problemi eninde sonunda bir sevgi, yani bağlantı meselesi. Bunu elbette tasavvuf ve Alevilikteki muhabbete bağlayabiliriz. Eğer bu sevgi bizi altüst edecek, kim olduğumuzu yıkarak baştan inşa etmemize sebep olacak bir şeyse o zaman aşk diyoruz ona.
Yani anlam insanın içinde bir yerde değil, bağlantının kendisinde. Günümüzde inzivalarda, kamplarda ve hızlı birtakım çözümlerde aranıp bulunamayan şey de bu sanırım. Bununla birlikte, başkalarıyla kurduğumuz bağlantının kökeninde kendimizle kurduğumuz bağlantı yatıyor. Orayı şifalandırmak şart.









Yorum bırakın