Normatif Medya Kuramlarından Evrensel Alternatif Yayıncılığa: PR Carnet’ in Düşünsel Yolculuğu

PR CARNET, dijital çağda medya, kültür ve iletişim alanlarında düşünsel üretimi destekleyen bir dergidir. Akademik nitelikli içerikleri, derinlikli röportajları ve eleştirel analizleriyle kamusal bilgi alanını güçlendirmeyi amaçlar. Kuramsal temelini Normatif Medya Kuramlarından alan PR CARNET, medyanın toplumsal sorumluluğu, kamusal yarar üretimi ve demokratik katılımı desteklemesi gerektiği anlayışını benimser. Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi doğrultusunda bilimsel, özgün ve erişilebilir içerikler üretir; medya ve kültür çalışmalarına katkı sağlayacak disiplinler arası bir tartışma zemini sunar.

Röportaj Serisi: Dijital Çağda Medya, Kültür ve Yapay Zekâ Röportaj: Gökhan Çolak | Röportaj Konuğu: Matthew Salzano

Stony Brook, NY: Stony Brook University: Research Connect shoot Matthew Salzano, Assistant Professor, School of Communications and Journalism with student Kailyn Penny

Yapay Zekâ, Toplum ve İnsan Davranışı

Araştırmalarınız, insanların teknolojiyi nasıl şekillendirdiğini ve teknolojinin de insanları nasıl dönüştürdüğünü ele alıyor. Sizce teknoloji hangi noktada yalnızca bir araç olmaktan çıkarak insan davranışını ve kararlarını biçimlendiren etkin bir güç hâline geldi?

Bu sorunun temel varsayımını tam olarak kabul ettiğimden emin değilim. Çünkü teknoloji, sanki başlangıçta tamamen tarafsız bir araçmış ve yalnızca belli bir noktadan sonra insan davranışını etkilemeye başlamış gibi bir ön kabule dayanıyor. Bir medya kuramcısının klişe sayılabilecek sözüne başvuracak olursam, Marshall McLuhan’ın ünlü ifadesini hatırlatırım: “Araç mesajdır.” (The medium is the message.)

Medya, özellikle de belirli bir döneme damgasını vuran baskın medya biçimleri — bugün internet gibi — kültürel önceliklerimizi, toplumsal normlarımızı ve ürettiğimiz içerikleri derinden dönüştürür.

McLuhan bunun için elektrik ışığını örnek verir. Elektrik ışığı, gece kavramını daha az belirleyici hâle getirerek zaman deneyimimizi değiştirmiştir. Bugün ise buna benzer bir örnek olarak akıllı telefonların hafızamızı dönüştürmesini gösterebiliriz. Elbette bu, insanların teknolojiyi kullanma biçimlerinin belirli medya ortamlarını yeniden şekillendirmediği anlamına gelmez. Aynı şekilde medya teknolojilerinin kültürden bağımsız biçimde ortaya çıkıp kültürü dışarıdan etkilediğini de söylemiyorum. Medya teknolojileri de kültürün ürünleridir.

Dolayısıyla teknolojinin etkisi değişebilir, yönlendirilebilir ve farklı biçimler alabilir; ancak ondan kaçınmak mümkün değildir. Radyo, televizyon, Facebook ya da üretken yapay zekâ (Generative AI – GenAI) gibi hiçbir medya teknolojisi, insanların ondan hiç etkilenmeden kullandığı yalnızca bir araç olmamıştır. Medya ile kurduğumuz her ilişki, aynı zamanda bizi de dönüştüren karşılıklı bir etkileşimdir.

Makine tarafından üretilen içeriklerle her geçen gün daha fazla kuşatılıyoruz. Sizce insan iletişiminin yapay iletişim tarafından giderek baskılandığı, hatta gölgede bırakıldığı yeni bir döneme mi giriyoruz?

ChatGPT’nin kamuoyuna sunulmasından kısa bir süre sonra Matthew Kirschenbaum, The Atlantic’te yayımlanan önemli bir makalesinde “textpocalypse” (metin kıyameti) olarak adlandırdığı bir olasılık konusunda uyarıda bulunmuştu. Kirschenbaum’un temel kaygısı şuydu: Üretken yapay zekâ (Generative AI) modelleri birbirleriyle giderek daha fazla etkileşime girdikçe, internet sentetik, yani insanlar tarafından yazılmamış metinlerle dolup taşacaktı. Eğer bu sentetik metinleri tespit etmek ve dolaşımdan ayıklamak giderek zorlaşırsa, metin, güvenilir bir iletişim aracı olma niteliğini yitirebilir. Bu durumda insanlar, okudukları bir metnin gerçekten bir insan tarafından mı yoksa bir yapay zekâ tarafından mı üretildiğinden emin olamayacak ve metne duyulan güven ciddi biçimde zedelenecektir.

Bu makalenin yayımlanmasından sonraki üç yıl boyunca öğrencilerimle birlikte “Acaba textpocalypse’e gerçekten ulaştık mı?” sorusu üzerine uzun tartışmalar yürüttüm. Genel olarak öğrencilerimle paylaştığımız ortak değerlendirme şu oldu: Henüz hayır, ama her geçen gün ona biraz daha yaklaşıyoruz.

Bugün için yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin önemli bir bölümü hâlâ iki gruptan birine giriyor:

  1. Kolayca ayırt edilebiliyor. Yani onu gördüğünüz anda bir yapay zekâ tarafından üretildiğini anlayabiliyorsunuz.
  2. İnsan tarafından başlatılan ya da yönlendirilen içerikler. Başka bir deyişle, üretim sürecinde yapay zekâ kullanılmış olsa bile hâlâ belirgin bir insan katkısı bulunuyor. Bu nedenle, insan ile makine arasındaki bu iş birliğini beğenmeseniz bile, ortaya çıkan içeriği bütünüyle “yapay iletişim” olarak nitelendirmek henüz mümkün değil.

Bununla birlikte, “textpocalypse” kavramı ve benim “yapay iletişim” için yaptığım katı tanım, belki de asıl meseleyi gözden kaçırıyor olabilir.

Bunu “Yapay Zekâ ve Yaratıcılık” (AI and Creativity) dersimde öğrencilerime TikTok’ta büyük ilgi gören Fruit Love Island örneği üzerinden anlattım. Yapay zekâ tarafından üretilen bu içerik, popüler flört programı Love Island’ı taklit ediyor; ancak programdaki insanlar yerine meyve karakterleri yer alıyor. Bu içerik milyonlarca kez izlendi ve yalnızca tek bir kişi tarafından üretildi. Oysa gerçek Love Island programının hazırlanabilmesi için 400’den fazla kişinin birlikte çalışması gerekiyor. Fruit Love Island tamamen yapay bir üretim değil; çünkü otonom biçimde botlar tarafından oluşturulmadı. Yine de bana göre, gelecekte bizi bekleyen dönüşümün güçlü bir habercisi niteliğinde.

Eskiden yaratıcı endüstrilerde çalışan, çoğu zaman sendikalı olan ve nitelikli yaratıcı emek gerektiren büyük ekiplerin ürettiği içerikler; artık çok daha makine merkezli, yine geniş kitlelere ulaşabilen ve buna kıyasla çok daha düşük maliyetli üretimlere dönüşebilir. Aslında bunun örneklerini her gün televizyonlarda görmeye başladık. Eskiden reklam filmleri; yönetmenleri, oyuncuları, kameramanları, editörleri, senaristleri ve geniş prodüksiyon ekiplerini gerektirirken, bugün bunların yerine giderek daha fazla yapay zekâ tarafından üretilmiş reklamlar kullanılmaya başlanıyor.

Dolayısıyla burada söz konusu olan farklı bir “kuşatılma” biçimi. Belki insan iletişiminin içeriği henüz tamamen yapay iletişim tarafından ele geçirilmiş değil. Ancak insan iletişiminin maddi üretim koşulları — yani iletişimin kimler tarafından, nasıl ve hangi emek süreçleriyle üretildiği — yapay zekâ tarafından giderek daha güçlü biçimde dönüştürülüyor ve baskı altına alınıyor.

Stony Brook, NY; Stony Brook University: IDEA Fellow Matthew Salzano, PhD talks with a ccolleague in the School of Communication and Journalism.

Pek çok dijital platform katılımı, etkileşimi ve bağlantı kurmayı vaat ediyor. Buna karşın insanlar çevrimiçi ortamda giderek daha yorgun, tükenmiş ve duygusal olarak kopuk hissediyor. Sizce bu çelişkinin temel nedeni nedir?

Bu konuya ilişkin görüşlerimi daha ayrıntılı öğrenmek isterseniz, umarım 2028 yılında NYU Press tarafından yayımlanması planlanan Just Participating: Reformatting Critical Sensibilities When There’s Just Too Much adlı kitabımı okursunuz.

Bu kitapta, dijital platformların ve içinde yaşadığımız politik kültürün, katılımı (participation) sorgulanmaksızın kendi başına değerli görülen bir amaç hâline getiren koşulları yarattığını savunuyorum. Başka bir ifadeyle, günümüzde katılmak, çoğu zaman neden, nasıl ve niçin katıldığımızdan bağımsız olarak başlı başına olumlu bir değer olarak kabul ediliyor.

Katılım yönündeki bu baskı aslında her zaman vardı; özellikle de sosyal adalet hareketleri içinde. Ancak dijital medya bu baskıyı çok daha yoğun hâle getirdi. Çünkü platformlar bizi sürekli katılmaya teşvik ediyor ve önümüze durmaksızın aciliyet taşıdığı izlenimi veren yeni katılım çağrıları çıkarıyor. Ben bu sürekli katılım baskısını “katılım buyruğu” (participatory imperative) olarak adlandırıyorum. Kitabımın alt başlığında da ifade ettiğim gibi, bu durum artık “fazlasıyla ağır” hissettiriyor. Çünkü insanların her şeye, her an katılması mümkün değil.

Bu tükenmişlik hissini daha da artıran şey ise, tüm bu çabaya rağmen hiçbir şeyin gerçekten değişmiyormuş gibi görünmesi. Kitabım büyük ölçüde Donald Trump’ın ilk başkanlık dönemindeki sosyal adalet mücadelelerini inceliyor. Bugün ise kendimizi ikinci Trump döneminde buluyoruz.

Hepimiz bir değişim yaratmak istiyoruz. Ancak mevcut katılım modellerimiz, içinde bulunduğumuz dijital ve siyasal koşullar karşısında hem yorucu hem de etkisiz kalıyor. Bu nedenle kitapta, katılım kavramını hem kuramsal hem de pratik açıdan yeniden düşünmeyi öneriyorum. Amacım, insanların bu katılım buyruğuyla (participatory imperative) daha sağlıklı ve eleştirel bir biçimde başa çıkabilmelerine yardımcı olabilecek yeni bir yaklaşım geliştirmek.

Stony Brook, NY: Stony Brook University: Research Connect shoot
Matthew Salzano, Assistant Professor, School of Communications and Journalism with student Kailyn Penny

Eleştirel Yapay Zekâ ve Etik

“Eleştirel Yapay Zekâ” kavramı akademik ve kültürel tartışmalarda giderek daha görünür hâle geliyor. Sizin için Eleştirel Yapay Zekâ tam olarak ne ifade ediyor?

Ben “Eleştirel Yapay Zekâ (Critical AI)” derken, Jennifer Sano-Franchini’nin ortaya koyduğu anlamıyla, Eleştirel Kuram (Critical Theory) geleneğine dayanan bir yaklaşımı kastediyorum.

Eleştirel kuramcılar, yalnızca etik yapay zekâ ya da sorumlu yapay zekâ tartışmalarıyla yetinmezler. Bana göre bu yaklaşımlar çoğu zaman yapay zekânın belirli kullanım alanlarına veya etik ilkelere odaklanır; bunlar kimi zaman yararlı olabilir, kimi zaman da yetersiz kalabilir. Buna karşılık Eleştirel Yapay Zekâ, odağı iktidar ilişkilerine, değerlere ve eyleme yöneltir.

Burada “yapay zekâ” kavramını da oldukça geniş bir anlamda kullanıyorum. Yalnızca makine öğrenmesi, doğal dil işleme, büyük dil modelleri (LLM’ler) ya da bunların teknik özellikleri, arayüzleri ve uygulamaları değil; aynı zamanda “yapay zekâ”nın bir kavram olarak toplumsal, kültürel ve retorik yaşamı da bu çerçevenin parçasıdır.

Eleştirel Yapay Zekâ şu tür sosyo-teknik soruları sorar:

  • Yapay zekâdan kimler yararlanıyor, kimler bunun bedelini ödüyor?
  • Yapay zekâ, ister belirli uygulamalarıyla ister onun etrafında kurulan büyük anlatılar aracılığıyla olsun, kimlerin eyleme kapasitesini (agency) azaltıyor, kimlerinkini güçlendiriyor?
  • Yapay zekâ hakkında konuşma ve onunla etkileşim kurma biçimlerimizde hangi siyasal felsefeler ve hangi değerler hiyerarşileri öncelik kazanıyor?
  • Ve en önemlisi; daha adil, daha eşitlikçi ve insanların gerçekten gelişip serpilebildiği bir toplum oluşturabilmek için, yapay zekâya nasıl müdahale edebilir, onunla nasıl birlikte hareket edebilir ve nasıl dönüştürücü eylemlerde bulunabiliriz?

Benim için Eleştirel Yapay Zekâ, tam da bu soruları merkeze alan ve yapay zekâyı yalnızca teknik bir yenilik olarak değil; iktidar, ideoloji, kültür ve toplumsal adalet ekseninde değerlendiren eleştirel bir düşünme biçimidir.

Yapay zekâ sistemleri çoğu zaman tarafsız teknolojiler olarak sunuluyor. Ancak sizce algoritmalar gerçekten hiçbir zaman tarafsız olabilir mi?

Kesinlikle hayır! Bu konuda özellikle üç kitabı mutlaka öneririm: Cathy O’Neil’in Weapons of Math Destruction, Safiya Umoja Noble’ın Algorithms of Oppression ve Taina Bucher’in If…Then: Algorithmic Power and Politics.

O’Neil, veri biliminin temel mantığını son derece anlaşılır bir şekilde açıklıyor ve çok farklı örnekler üzerinden, “veri”nin nasıl tarafsız olmayan süreçleri tarafsızmış gibi göstermek için kullanıldığını ortaya koyuyor. Dahası, bu süreçlerin özellikle zaten toplumsal olarak dezavantajlı konumda bulunan gruplara karşı nasıl bir silaha dönüştürüldüğünü gösteriyor. O’Neil daha geniş bir çerçeve sunarken, Noble dijital baskının belirli biçimlerine odaklanıyor. Özellikle Google gibi arama motorlarında kullanılan önyargılı algoritmaların, siyah kadınlar ve diğer renkli kadınlar üzerinde nasıl sistematik ayrımcılık ve baskı ürettiğini ayrıntılı biçimde açıklıyor.

Son olarak Bucher ise algoritmaların gündelik toplumsal yaşamı nasıl yeniden biçimlendirdiğine odaklanıyor. Ona göre algoritmalar yalnızca dijital sistemleri değil, aynı zamanda insanların iletişim kurma biçimlerini de köklü biçimde dönüştürüyor. Üstelik bu dönüşüm, büyük ölçüde algoritmaları geliştiren şirketlerin kâr odaklı çıkarlarına hizmet edecek şekilde gerçekleşiyor.

Yapay zekâ sistemlerinin hızla geliştiği bu süreçte, kimler korunuyor ve bu dönüşümün dışında bırakılan ya da bedelini ödeyenler kimler oluyor?

Geçtiğimiz yılın en unutulmaz anlarından biri, üniversiteden mezun olan öğrencilerin yapay zekâ hakkında olumlu konuşmalar yapan konuşmacıları yuhalaması ve protesto etmesiydi.

Özellikle bir görüntü aklımda yer etti. Gayrimenkul geliştirme yöneticisi Gloria Caulfield, University of Central Florida mezuniyet töreninde öğrencilere şöyle dedi:

Yapay zekânın yükselişi, bir sonraki Sanayi Devrimi’dir.”

Bu karşılaştırmayı ilham verici bir mesaj olarak sunmak istiyordu. Ardından, salondan daha fazla yuhalama yükselirken şu ifadeyi kullandı:

“Yapay zekânın sunduğu imkânlar artık avuçlarımızın içinde.”

Bana göre yaptığı benzetme, ne yazık ki cesaret verici olmaktan ziyade oldukça isabetli.

Çünkü yapay zekânın gerçekten de “avuçlarımızın içinde” olması, tıpkı fabrikalardaki üretim bantlarının seri üretimi mümkün kılması gibidir: Evet, hayatı kolaylaştırır; ama bunun bedelini kim öder? Sanayi Devrimi’nde olduğu gibi, en büyük kazancı yine üretim araçlarının sahipleri elde eder. Fabrikaların daha ucuza ve daha hızlı ürettiği ürünlere erişebilen varlıklı kesimler de belirli ölçüde fayda sağlar. Buna karşılık asıl bedeli ödeyenler ise üretim sürecinin dışında kalan ya da onun içinde ezilen insanlardır. Zanaatkârlıklarını kaybederler, yoksullaşırlar ya da ruhsuz ve yorucu bir üretim bandında çalışmaya mahkûm olurlar. Benzer bir riskin bugün yapay zekâ çağında da ortaya çıktığını düşünüyorum. Yapay zekâdan sağlanan faydalar eşit biçimde dağılmazken, dönüşümün maliyetini çoğu zaman emeği değersizleşen, iş güvencesini kaybeden ve üretim süreçlerinden dışlanan insanlar üstleniyor.

Medya, Kültür ve İktidar

Sosyal medya platformları ve algoritmalar, kamusal söylemi giderek daha fazla biçimlendiriyor. Sizce dijital platformlar, görünmez ama son derece etkili yeni bir kültürel iktidar biçimine mi dönüşüyor?

Dijital platformlar aslında uzun zamandır görünmez bir kültürel iktidar biçimi olarak işlev görüyor. Bir iletişim araştırmacısı olarak, iletişim profesyonelleriyle yakın çalışmış olmam bunu bana her zaman açık biçimde gösterdi. Medyanın perde arkasını görmeyenler için bu durum belki o kadar görünür olmayabilir. Örneğin Arama Motoru Optimizasyonu (Search Engine Optimization – SEO) uygulamasını ele alalım. SEO, bir web sayfasının arama sonuçlarında daha üst sıralarda görünmesini sağlamaya yönelik çalışmaları ifade eder. Yaklaşık yirmi yıldır iletişim ve pazarlama öğrencilerine öğretilen, özellikle de son on yılda yaygınlaşan bu uygulama, aslında çok önemli bir gerçeği kabul eder: Arama motorları bazı sonuçları diğerlerinden daha üst sıralara taşıyarak kültürü biçimlendirir.

SEO’nun amacı da bu biçimlendirme sürecini belirli bir web sayfasının lehine olacak şekilde etkilemeye çalışmaktır. Çünkü bir web sayfası da sonuçta kültürel üretimin bir parçasıdır. Üstelik mesele yalnızca iyi tasarlanmış bir internet sitesine sahip olmak değildir. Aynı zamanda başka sitelerin sizi bağlantı vermesi, size atıfta bulunması ve görünürlüğünüzü artırması gerekir. Bazı durumlarda ise yeni içerikler öne çıkarılarak, kişi ya da kurum hakkında olumsuz sonuçların arama sıralamasında geriye itilmesi hedeflenir.

Nitekim ünlü isimlerin zaman zaman dikkat çekici olaylar kurguladıkları ya da ürünlerinin adını değiştirdikleri yönündeki iddiaların temelinde de bu mantık vardır: Olumsuz arama sonuçlarını görünmez hâle getirmek. Dolayısıyla bir müşterinin Google sıralamasını iyileştirmek amacıyla yürütülen bu çalışmalar sonucunda, siz ya da ben farkında olmadan o kişi veya kurum hakkında hazırlanmış kültürel içerikleri tüketmiş olabiliriz. Oysa bu içerikler, gerçekte daha büyük bir arama motoru stratejisinin küçük parçalarından ibarettir. Bugün ise SEO çok daha karmaşık bir döneme giriyor. Artık insanlar bilgiye ulaşmak için yalnızca Google Arama’yı kullanmıyor; ChatGPT, Claude veya Gemini gibi üretken yapay zekâ sistemlerine yöneliyor. Google da kullanıcıların klasik arama sonuçlarına bakmadan okuyabildiği “AI Overviews” özetlerini sunuyor.

Bu nedenle halkla ilişkiler ve pazarlama sektöründe artık “Üretken Motor Optimizasyonu” (Generative Engine Optimization – GEO) kavramı konuşulmaya başlandı. Örneğin Muck Rack, yapay zekâ modellerinin yanıtlarında hangi kaynaklara daha fazla atıf yaptığını inceleyen araştırmalar yayımlıyor. Bu yeni yapı, klasik SEO’dan tamamen farklı çalışıyor. Dolayısıyla iletişim profesyonelleri de stratejilerini buna göre yeniden şekillendirmek zorunda kalıyor. Yanıtımda özellikle arama motorlarına odaklanmayı tercih ettim; çünkü sosyal medya algoritmalarının içerik üreticilerini yönlendirdiği artık oldukça iyi bilinen bir gerçek. Oysa gözden kaçırmamamız gereken nokta şu: Facebook yaygınlaşmadan çok önce bile Google gibi dijital platformlar kültürü biçimlendiriyordu. İster bilgi aramak için Google’ı kullanıp PageRank algoritmasıyla doğrudan etkileşime girmiş olalım, ister yalnızca birilerinin arama sıralamasını yükseltmek amacıyla üretilmiş içerikleri tüketmiş olalım; dijital platformlar uzun zamandır kültürel hayatımızı sessiz ama son derece güçlü biçimde şekillendiriyor.

Stony Brook, NY; Stony Brook University: Matthew Salzano (SoCJ)

Sürekli bildirimlerin, bilgi bombardımanının ve kesintisiz etkileşim baskısının hâkim olduğu bir dünyada, insanın dikkat kapasitesi ve eleştirel düşünme becerisi sizce nasıl dönüşüyor?

Bu, akademisyenler arasında özellikle üretken yapay zekâ (GenAI) söz konusu olduğunda ciddi görüş ayrılıklarının bulunduğu bir mesele. Ben de bu konuda birbirleriyle çelişen iki farklı düşünce arasında kaldığımı söyleyebilirim. Bir yandan, dikkatimizin açıkça yeniden biçimlendirildiğini ve her zaman olumlu olmayan yönlere kanalize edildiğini düşünüyorum. Örneğin, gençlerin artık kitap okumadığı ya da okuyamadığı yönünde çok sayıda araştırma ve rapor bulunuyor. Ben bunu kültürel açıdan tarafsız bir değişim olarak görmeye kesinlikle hazır değilim. Özellikle roman, vazgeçmek istemeyeceğim bir kitlesel kültür teknolojisidir. Çünkü roman, insanlara diğer kitlesel medya biçimlerinden farklı bir şekilde empati kurma imkânı sunar. Filozof Richard Rorty’nin de ifade edebileceği gibi, bu özellik demokrasi açısından özel bir önem taşır.

Öte yandan, kendi kişisel deneyimimden de biliyorum ki sosyal medyada ya da bir yapay zekâ sohbet botundan edindiğim bilgileri sorgulamadan kabul etmemek ve bunları ayrıca doğrulamak ciddi bir çaba gerektiriyor. Çoğu zaman — kimi zaman da dijital medyanın tasarımı nedeniyle — eleştirel düşünme becerimi devreye sokmak yerine onu atlamaya eğilimli oluyorum. Yani dijital platformlar ve yapay zekâ sistemleri, bizi bilgiyi sorgulamaya teşvik etmekten çok, onu hızla tüketmeye yönlendirebiliyor.

Öte yandan, dijital medyanın — her ne kadar zaman zaman yanlış yönlendirilmiş olsa da — dikkatin ve eleştirel düşünmenin gelişmesine de katkı sağladığını düşünüyorum. TikTok’ta saatler geçirmek, bir roman okumak kadar derin ve yoğun bir zihinsel katılım sağlamayabilir. Ancak bu, aynı zamanda dünyanın dört bir yanından farklı bakış açılarına sahip insanlarla etkileşim kurma olanağı da sunabilir. Sorun şu ki algoritmalar her zaman anlamlı etkileşimler yaratacak içerikleri önümüze getirmiyor. Hatta biliyoruz ki çoğu zaman demokratik katılımı desteklemek yerine onu zayıflatan, kutuplaştırıcı içerikleri öne çıkarabiliyorlar. Bununla birlikte, algoritmalar bazen eleştirel düşünme kapasitemizi harekete geçiren içeriklerle de karşılaşmamızı sağlayabiliyor. Örneğin son bir yıl içinde beni en çok etkileyen iki medya olayı olan Heated Rivalry ve Love Island USA üzerine sosyal medyada karşıma çıkan analizleri düşünüyorum. Uzun video analizlerinin altındaki yorumlarda insanların diyalogları, karakter gelişimini, kadraj düzenini, anlatı yapısını ve daha pek çok unsuru ayrıntılı biçimde tartıştığını gördüm. Bu bana şunu gösterdi: İnsanlar hâlâ edebî ve eleştirel çözümlemeye ihtiyaç duyuyor. Sadece bunu önceki medya dönemlerinden farklı mecralarda ve farklı biçimlerde gerçekleştiriyorlar. Ortaklaşa yorumlama ve anlam üretme pratiği hâlâ güçlü bir arzu olarak varlığını sürdürüyor. Ancak bunun da karanlık bir yönü bulunuyor. İnternette hızla yayılan komplo teorileri, aslında yanlış yöne evrilmiş bir eleştirel düşünme örneğidir. Başka bir ifadeyle, birlikte yorumlama ve anlam arama arzusunun aşırıya kaçmış ve sağlıksız bir biçimde uygulanmasıdır.

Dolayısıyla bu yeni teknolojiler dikkatimizi ve eleştirel düşünme biçimlerimizi gerçekten dönüştürüyor. Ancak bu dönüşüme nasıl uyum sağlayacağımızı hâlâ öğrenme sürecindeyiz.

Bu noktada arkadaşım ve meslektaşım Jeff Jarvis, The Gutenberg Parenthesis: The Age of Print and Its Lessons for the Age of the Internet adlı kitabında bunu son derece etkileyici bir biçimde açıklıyor.

Jarvis’in vurguladığı gibi, matbaanın icadından sonra bugün bize son derece doğal gelen roman, deneme ve gazete gibi basılı medya biçimlerinin ortaya çıkması yaklaşık 150 yıl sürdü.

Oysa web tarayıcısıyla birlikte başlayan internet çağının üzerinden henüz yalnızca 30 yıl geçti.

Jarvis’in ifadesiyle:

“Gutenberg’in zaman çizelgesini esas alırsak, bugün yaklaşık 1480 yılındayız.”

Eğer internet gerçekten matbaa, radyo ve televizyon kadar köklü bir dönüşüm yaratıyorsa, o hâlde bu medya çağının henüz çocukluk evresindeyiz. Bu nedenle dikkatimiz ve eleştirel düşünme becerimizin gelecekte nasıl şekilleneceği konusunda kesin yargılara varma konusunda temkinliyim.

Ben, üretken yapay zekâyı (GenAI) internet çağının devamı niteliğinde görüyorum. Tıpkı kablolu televizyonun televizyon teknolojisinin bir devamı olması gibi, üretken yapay zekâ da internetin mümkün kıldığı yeni bir teknolojidir. Bir yönüyle mevcut medya düzeninin devamıdır; diğer yönüyle ise onu kökten sarsan dönüştürücü bir kırılmadır. Bu yüzden yapmamız gereken şey; denemeye, tartışmaya, birlikte düşünmeye ve hangi uygulamaların gerçekten işe yarayıp hangilerinin yaramadığını ortaklaşa değerlendirmeye devam etmektir. Ancak bu süreç içinde, zamanın bize neler göstereceğini de görmemiz gerekiyor.

Yapay Zekâ ve İletişim Teknolojilerinin Geleceği

Sizce yapay zekâ uzun vadede bilgiye ve iletişime erişimi demokratikleştirecek mi; yoksa bilgi, iletişim ve iktidarı çok daha dar bir grubun elinde yoğunlaştıran bir yapıya mı dönüşecek?

İnternetin bugüne kadarki gelişim hikâyesi bize bir şey söylüyorsa, bence yapay zekâ da iktidarı daha da merkezileştirecek. Ancak bunun nedeni teknolojinin kendisi değil. Sorun büyük dil modelleri (LLM’ler), doğal dil işleme (NLP) ya da makine öğrenmesi (ML) teknolojileri değildir. Asıl belirleyici olan, bu teknolojilerin içinde geliştiği politik-ekonomik koşullardır.

Bunu açıklamak için, oldukça basitleştirerek internetin tarihine bakalım. İnternet ilk dönemlerinde büyük ölçüde meraklı kullanıcıların (hobbyist) oluşturduğu bir ortamdı ve neredeyse hiçbir eşik bekçiliği (gatekeeping) mekanizması yoktu. Kendi web sitenizi barındırabiliyor (host) ve temel düzeyde HTML yazabiliyorsanız, internetin bir parçası olabiliyordunuz. İnsanlar kendi ilgi alanlarına göre web siteleri ve bloglardan oluşan topluluklar kuruyor, birbirlerini keşfediyor ve ağlar oluşturuyorlardı.

Önde gelen pek çok düşünür, internetin demokratik ve hatta devrimci bir iletişim ortamı olacağına büyük umut bağlamıştı. Sosyal medyanın ilk yılları da bu beklentiyi güçlendirdi. Çünkü Arap Baharı ve Occupy Wall Street gibi toplumsal hareketlerin merkezinde sosyal medya platformları yer alıyordu. Ancak zaman içinde internetin — özellikle de sosyal medyanın — tamamen şirketlerin egemenliğine giren, platformlaşmış bir yapıya dönüştüğünü gördük. Bu dönüşümün kitlesel manipülasyonu nasıl mümkün kıldığını gördük. Ayrıca bu yeni dijital düzenin ekonomik kazançlarının kimlerin elinde toplandığına da tanık olduk. Sonuçta internet, iletişime erişimi demokratik biçimde genişletmekten çok, iktidarı Silikon Vadisi’ndeki küçük bir teknoloji elitinin elinde yoğunlaştırdı. Yapay zekâ konusunda da benzer bir yolda ilerlediğimizi düşünüyorum.

Bugün Google, Microsoft/OpenAI, Anthropic ve Meta gibi çok az sayıdaki büyük teknoloji şirketi, “yapay zekâ” dediğimiz alanın çok büyük bir bölümünü kontrol ediyor. Bu nedenle, yapay zekânın geleceğinin de bilgi ve iletişimi demokratikleştirmekten ziyade, mevcut güç yoğunlaşmasını daha da derinleştirme riski taşıdığına inanıyorum. Bununla birlikte, internetin hiçbir anlamda bilgiyi demokratikleştirmediğini söylemek de adil olmaz. Bugün temel bilgileri doğrulamak için Wikipedia‘ya başvuruyoruz; örneğin ben de SEO’nun ne zaman ortaya çıktığını teyit etmek istediğimde Wikipedia’ya bakıyorum.

Aracımızın lastiğini nasıl değiştireceğimizi YouTube videolarından öğreniyoruz. En iyi tavsiyelerin ve kullanıcı deneyimlerinin önemli bir kısmını ise Reddit topluluklarında bulabiliyoruz. Dolayısıyla yapay zekânın da bilgiye erişimi demokratikleştirme konusunda belirli bir rol oynayabileceği fikrine bütünüyle karşı değilim. Ancak buna rağmen, şu an için yapay zekânın insanları birbirinden uzaklaştırma, insanlar arasındaki doğrudan ilişkiyi zayıflatma ve uzmanlık bilgisinin otoritesini aşındırma potansiyeli konusunda son derece temkinli ve kaygılıyım. Bu nedenle yapay zekânın demokratikleştirici imkânlarını kabul ederken, beraberinde getirdiği toplumsal riskleri de göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Gelecek kuşaklar bugünkü teknolojik dönüşüme dönüp baktıklarında, sizce yapay zekâ ve dijital kültür hakkında en büyük yanılgımızın ne olduğunu söyleyecekler?

2000’li yıllarda insanların internet hakkında en büyük yanılgısı neydi diye soracak olursanız, onlara “İnternetin demokratik bir teknoloji olduğunu düşündüğünüz için yanıldınız.” demenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Çünkü o dönemde insanlar gerçekten de internetin demokratik bir iletişim ortamı olduğuna inanıyordu. Açıkçası ben de, internetin en azından o yıllarda bugüne kıyasla daha demokratik bir yapıya sahip olduğunu düşünüyorum. Aynı nedenle, gelecek kuşakların da bugün bizim yapay zekâ ve dijital kültür hakkında taşıdığımız bazı saf ya da iyimser inançlar konusunda bize anlayış göstermesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bizler de yalnızca elimizdeki bilgi, deneyim ve koşullarla hareket ediyoruz. Geleceği bütün yönleriyle öngörme imkânına sahip değiliz; bugünün teknolojilerini de ancak içinde yaşadığımız tarihsel bağlamın sınırları içinde anlamlandırabiliyoruz. Bu yüzden gelecekte bazı değerlendirmelerimizin eksik ya da hatalı olduğu ortaya çıksa bile, bunların büyük ölçüde içinde bulunduğumuz dönemin bilgi ve deneyim sınırlarından kaynaklandığını unutmamak gerekir.

Yorum bırakın

İsmimizin Ardındaki Felsefe

PR CARNET İSMİ NEREDEN GELİYOR?

PR Carnet, yalnızca bir yayın adı değil; disiplinlerarası bilgi üretimini, akademik sorumluluğu ve kamusal iletişimi temsil eden kavramsal bir marka kimliğidir.

İsimde yer alan “PR” (Public Relations) ifadesi, halkla ilişkilerin yalnızca kurumsal iletişimi değil; kamusal etkileşimi, toplumsal diyaloğu, kültürel paylaşımı ve stratejik iletişim sorumluluğunu temsil eder. Bu yönüyle PR, farklı disiplinler arasında köprü kuran iletişimsel bir yaklaşımı ifade eder.

“Carnet” ise Fransızca kökenli bir kelime olup “not defteri”, “kayıt defteri” anlamına gelir. Bilginin sistematik biçimde kaydedildiği, gözlemlerin toplandığı ve düşüncelerin işlendiği entelektüel bir alanı simgeler. PR Carnet bu anlamı daha da genişleterek “karne” metaforuyla yeniden yorumlar. Buradaki “karne”, yalnızca başarı notlarını gösteren bir belge değil; bireyin bilgi üretimini, etik yaklaşımını, eleştirel düşünme becerisini, uygulama yetkinliğini ve disiplinlerarası katkısını birlikte değerlendiren bütüncül bir gelişim kaydıdır.

Bu nedenle PR Carnet, farklı bilim alanlarını, sanatı, kültürü, iletişimi ve teknolojiyi ortak bir düşünsel zeminde buluşturan; kuramsal bilgi ile uygulamayı aynı yayın anlayışı içerisinde değerlendiren disiplinlerarası bir bilgi platformunu temsil eder.

Bu yaklaşım doğrultusunda PR Carnet World, dünyanın farklı coğrafyalarından akademisyenleri, araştırmacıları, sanatçıları, gazetecileri ve düşünürleri ortak bir entelektüel ağ içerisinde bir araya getirmeyi amaçlayan küresel bir yayın vizyonunun adıdır. İsim, hem bilginin kayıt altına alınmasını hem de insanlığın ortak düşünsel mirasının disiplinlerarası bir perspektifle geleceğe taşınmasını simgelemektedir.

-Gökhan Çolak

Hakkımızda

Normatif Medya Kuramları Işığında: Evrensel Alternatif Yayıncılık ve PR Carnet ve PR Carnet World’ün Kuramsal ve Etik Temelleri
Giriş

Medya sistemleri yalnızca teknik araçlardan oluşan yapılar değildir; aynı zamanda ideolojik, etik ve kuramsal yönelimlerle şekillenen oluşumlardır. Bu yapıları anlamak, bağlama oturtmak ve eleştirel biçimde değerlendirmek için geliştirilen normatif medya kuramları, medyanın toplum içindeki rolünü, sorumluluklarını ve yerine getirmesi beklenen işlevleri tanımlayan çerçeveler sunar. Otoriter ve liberal medya kuramlarından toplumsal sorumluluk yaklaşımına, katılımcı demokratik medya modellerine ve nihayetinde alternatif medya kuramına uzanan bu geniş kuramsal yelpaze, medyanın nasıl olması gerektiğine dair küresel ölçekte süregelen tartışmanın temelini oluşturur.

“Medya yalnızca bilginin aktarım aracı değildir; aynı zamanda toplumsal dönüşümün aktif bir öznesidir.”

Bu bağlamda Pr Carnet, yalnızca bir dergi olarak değil; medyanın kamusal, bilimsel ve akademik alanlara hizmet etmesi gerektiği inancına dayalı, ilkesel bir kolektif duruş olarak ortaya çıkmıştır. Pr Carnet’in yayıncılık felsefesinin merkezinde yer alan Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi, medyanın etik, eleştirel ve özgürleştirici pratikler yoluyla toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayabileceği anlayışını yansıtır.

Otoriter Medya Kuramı ve Pr Carnet’in Karşıt Konumlanışı

Otoriter medya kuramı, medyayı kamuyu bilgilendirmekten ziyade otorite sahiplerinin çıkarlarını koruyan, devlet gücünün bir uzantısı olarak kavramsallaştırır (Siebert ve diğerleri, 1956).

Pr Carnet, bu yapıyı yalnızca eleştirmekle kalmaz; editoryal politikaları aracılığıyla ona karşı aktif bir duruş sergiler. Özgür, sorgulayıcı ve çoğulcu içerikler üreterek otoriter eğilimlere direnç gösteren ve eleştirel kamusal tartışmayı destekleyen bir medya modeli ortaya koyar.

Liberal Medya Kuramı ve Pr Carnet’in Yaklaşımı

Liberal medya kuramı bireysel özgürlükleri merkeze alır ve büyük ölçüde serbest piyasa rekabetine dayanır (McQuail, 1994). Bu yaklaşım, sağlıklı bir medya ortamının minimum devlet müdahalesi ile mümkün olacağını savunur.

Pr Carnet ifade özgürlüğünün temel değerini desteklemekle birlikte, piyasa odaklı medyanın yarattığı sınırlılıkların da farkındadır. Bu nedenle ticari baskılardan bilinçli biçimde uzak durarak kamusal yararı, kültürel üretimi ve entelektüel bağımsızlığı önceleyen bir yayın çizgisi benimser ve liberal geleneğin eleştirel bir yeniden yorumunu sunar.

Toplumsal Sorumluluk Kuramı ve Pr Carnet’in Kamusal Yönelimi

Toplumsal sorumluluk kuramı, medya özgürlüğünün etik sorumluluk ve kamusal hesap verebilirlik ile dengelenmesi gerektiğini savunur.

Bu perspektifle uyumlu olarak Pr Carnet, akademik bilgiyi kamusal tartışmayla buluşturmayı hedefler; yalnızca bilgi aktaran bir araç değil, bilimsel, kültürel ve toplumsal söylemle aktif şekilde ilişkiye giren dönüştürücü bir platform olarak konumlanır.

“Özgür bir medya yalnızca bireysel sesleri ifade etmez; kolektif bilinci de inşa eder.”

Katılımcı Demokratik Medya Modeli ve PR Carnet’in Topluluk Temelli İletişimi

Katılımcı demokratik medya modeli, yurttaşları pasif izleyiciler değil; aktif katılımcılar ve üreticiler olarak konumlandırır (McQuail, 2005).

Pr Carnet, disiplinlerarası iş birliğini vurgulayan yapısı, dijital platformlardaki dinamik etkileşimi ve okurlarla kurduğu sürekli iletişim ağı sayesinde bu modeli pratikte hayata geçirir ve topluluk temelli iletişim anlayışını güçlendirir.

Alternatif Medya Yaklaşımı ve Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi

Alternatif medya, ana akım yapı ve anlatıları sorgulayan, bağımsız, çoğulcu ve karşı-hegemonik iletişim kanalları oluşturmayı amaçlar.

Pr Carnet, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi ile yalnızca “alternatifi” görünür kılmakla kalmaz; dışlanan bilgilerin, disiplinlerarası yaratıcılığın ve eleştirel entelektüel üretimin sistematik olarak yer bulduğu bir alan yaratır.

Pr Carnet ve Pr Carnet World: Evrensel Alternatif Yayıncılığın İkili Yapısı

Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi, Pr Carnet’in bilimsel, kamusal ve akademik temelli bir yayın girişimi olarak kimliğini şekillendirmekle kalmaz; bu vizyonu platformun küresel ve kültürlerarası boyutunu temsil eden Pr Carnet World aracılığıyla genişletir.

Pr Carnet, medya kuramı, kültür ve akademik araştırma alanlarında eleştirel, disiplinlerarası ve derinlikli içerikler üretmeye odaklanırken; Pr Carnet World, bu misyonu daha geniş bir uluslararası iletişim ağına taşır ve alternatif medya pratiklerinin belirli bir coğrafya ya da kültürle sınırlı kalmamasını sağlar.

Pr Carnet World: Bilginin ve Kültürel Paylaşımın Evrensel Alanı

Pr Carnet World, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi’nin temel idealini somutlaştırır:
Bilginin, gerçekten kamusal olabilmesi için sınırları, güç yapıları ve piyasa kısıtlarını aşması gerektiğine olan inancı.

Bu doğrultuda Pr Carnet World:

  • Kültürlerarası ve çok dilli akademik iletişimi kolaylaştırır,
  • Küresel ölçekte akademisyenleri, sanatçıları ve medya aktörlerini bir araya getirir,
  • Görmezden gelinen, bastırılan veya marjinalize edilen seslerin evrensel ölçekte duyulabileceği bir alan oluşturur,
  • Ana akım küresel medyanın hâkimiyetine karşı alternatif bir ekosistem işlevi görür.

İkili Model: Yerel Derinlik, Küresel Evrensellik

Normatif medya kuramları çerçevesinde Pr Carnet ve Pr Carnet World, iki katmanlı bir alternatif medya yapısı oluşturur:

  • Pr Carnet, akademik analiz, kamusal sorumluluk ve eleştirel kültürel üretimle tanımlanan yerel derinliği temsil eder.
  • Pr Carnet World, alternatif medya değerleriyle uyumlu, kültürlerarası yayın anlayışını mümkün kılan küresel evrenselliği temsil eder.

Birlikte, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesini hem yerel hem de küresel ölçekte işleyen bir medya felsefesi olarak somutlaştırırlar.

Sonuç

Normatif medya kuramları, çağdaş medya modellerini inşa etmek için hem analitik araçlar hem de pratik rehberlik sunar. Pr Carnet, bu kuramsal mirası yeniden yorumlayarak otoriter ve piyasa merkezli yapılara direnen, toplumsal sorumluluğu içselleştiren ve katılımcı demokratik medya değerlerini hayata geçiren bir yayın vizyonu geliştirir.

Pr Carnet World’ün entegrasyonu ile platform, misyonunu küresel ölçekte genişletir ve alternatif medyanın hem yerel olarak köklenebileceğini hem de evrensel ölçekte anlam kazanabileceğini ortaya koyar.

“Pr Carnet yalnızca bir dergi değildir; kamusal tartışmanın, bilimsel sorgulamanın ve özgür düşüncenin taşıyıcısıdır—yerelde ve küreselde.”

Sonuç olarak Pr Carnet, normatif medya kuramları çerçevesinde önemli bir örnek teşkil ederek, tarihsel medya paradigmalarının etik, eleştirel ve evrensel odaklı alternatif bir medya pratiği aracılığıyla nasıl yeniden düşünülebileceğini göstermektedir.