Normatif Medya Kuramlarından Evrensel Alternatif Yayıncılığa: PR Carnet’ in Düşünsel Yolculuğu

PR CARNET, dijital çağda medya, kültür ve iletişim alanlarında düşünsel üretimi destekleyen bir dergidir. Akademik nitelikli içerikleri, derinlikli röportajları ve eleştirel analizleriyle kamusal bilgi alanını güçlendirmeyi amaçlar. Kuramsal temelini Normatif Medya Kuramlarından alan PR CARNET, medyanın toplumsal sorumluluğu, kamusal yarar üretimi ve demokratik katılımı desteklemesi gerektiği anlayışını benimser. Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi doğrultusunda bilimsel, özgün ve erişilebilir içerikler üretir; medya ve kültür çalışmalarına katkı sağlayacak disiplinler arası bir tartışma zemini sunar.

RÖPORTAJ SERİSİ: İnsan Ötesi: Teknoloji, Kültür ve Gelecek RÖPORTAJ: Gökhan Çolak | KONUK: Bengisu Çağıltay

Koç Üniversitesi, Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü, Doktor Öğretim Üyesi | Bengisu Çağıltay

İnsan–Robot Etkileşiminin Yeni Alanı

Sosyal robotlar üzerine çalışmalarınız, insanlarla teknolojiler arasındaki ilişkinin yalnızca “kullanıcı bir cihazı nasıl kullanıyor?” sorusuyla açıklanamayacağını gösteriyor. Özellikle sosyal robotlar söz konusu olduğunda insanlar teknolojiyle konuşuyor, ona tepki veriyor, davranışlarını ona göre değiştiriyor ve zaman içinde bir tür ilişki geliştirebiliyor. İnsan–robot etkileşimini klasik insan–bilgisayar etkileşiminden ayıran temel özellikler sizce nelerdir? Bir robot gündelik yaşamda ne zaman yalnızca kullanılan bir teknoloji olmaktan çıkıp sosyal bir aktöre dönüşmeye başlar?

Araştırmalarımın merkezinde savunduğum temel argümanım insan ile teknoloji arasındaki ilişki yalnızca bireyin kullanım tercihleriyle değil, o bireyi çevreleyen ekolojik faktörlerle de şekilleniyor olması. “Sosyal robot” derken, sadece komut alan bir cihazı değil; insanla iletişim kurmak, jest ve mimiklerle veya sesle etkileşime girmek ve sosyal bir varlık gibi algılanmak üzere tasarlanmış teknolojileri kastediyoruz. Tıpkı bir kahve makinesi veya akıllı telefon gibi bir “araç” değil, ortamda varlığıyla dinamikleri değiştiren bir unsurdan bahsediyoruz.

Özellikle çocuk–robot etkileşimine bakarken meseleyi tek bir kullanıcı üzerinden değil, ailenin ve ekosistemin bütünü üzerinden okuyorum. Doktora tezimin temel yapı taşlarından biri olan Bronfenbrenner’ın aile ekolojisi kuramı tam da bunu söylüyor. Bir çocuğun robotla kurduğu ilişkiyi anlamak istiyorsanız yalnızca çocuğun tercihlerine bakamazsınız. Yaşadığı evdeki bireylerin sosyal yapısına, mahalle kültürüne, okuldaki arkadaşlıklarına, destek sistemine, hatta makro ölçekteki politik ve toplumsal dinamiklere kadar uzanmanız gerekir. Örneğin bir terapi merkezinde robotla öğrenimini destekleyen sosyal anksiyeteye sahip bir çocuk, arkadaşları onunla “robotla arkadaşlık ediyor” diye dalga geçtiğinde o robotu tamamen reddedebilir. Böyle söyleyince “e tabii” dedirten, aşikâr bir durum gibi gelebilir; ama insan–robot etkileşimi (HRI) alanında bu teorik kuram kullanılmıyor, bu ekolojik bakış açısı ise uzun süre göz ardı edilmişti. Neyse ki son zamanlarda insan-bilgisayar etkileşimi ve sosyal robotik alanlarında düzenlediğimiz çalıştaylar ve akademik yayınlar sayesinde daha çok konuşuluyor.

Alanın tarihine bakarsak, 1990’lar ve sonrasında başlayan erken dönem sosyal robotik çalışmaları büyük ölçüde deneysel psikolojinin kuramlarından besleniyordu. Bu çalışmalar yüksek kontrollü laboratuvar ortamlarında yapılır, belirli robot davranışlarının insan üzerindeki psikolojik, davranışsal, ya da bilişsel etkisi ölçülürdü. Mühendislik alanından dallanıp disiplinlerarası bir alan olmanın getirdiği büyüme sancıları, ve alanın temelleri atılırken bu granüler çalışmalara gerçekten ihtiyacımız vardı— hâlâ da var. Ancak 2000’lerden itibaren araştırmacılar robotları laboratuvardan çıkarıp saha çalışmalarına, yani “in-the-wild” dediğimiz (Türkçe’ye çevirirsek “yabani hayat” çalışmaları da diyebiliriz) gerçek yaşam alanlarına taşımaya başlamasıyla saha çalışmaları ve etnografik gözlem metodolojilerinin kullanılmaya başladığını görüyoruz.

Benim araştırmalarım da tam burada konumlanıyor. Örneğin laboratuvarda ürün tasarımı, geliştirme ve katılımcı/kullanıcı odaklı tasarım çalıştayları yapıyorum, fakat asıl hedefim bu robotları gerçek dünyadaki ortamlara yerleştirip test edebilmek, insanları bu robotların ortamında gözlemleyebilmek.

İnsan–robot etkileşimi, insan–bilgisayar etkileşimi alanıyla akraba olsa da, bir sosyal robotla ilişkiyi bir cep telefonu, televizyon ya da akıllı kahve makinesi kullanmakla eş tutamayız. Benim çalıştığım robotlar özellikle insanlarla sosyal bağ kurmak için tasarlanıyor. Etkileşim tasarımıyla, görünümüyle, göz hareketleriyle, beden diliyle tasarıma bütüncül olarak yaklaşarak bu tip robotların insanlarla daha sıcak bir temas kurmasını hedefliyoruz. Dolayısıyla bilimsel çalışmalarımızın çoğu bu bağın kullanıcıya olan olumlu katkısını en üst düzeye çıkarmak üzere yürütülüyor. Örneğin 8-12 yaş aralığındaki çocuklarla konuştuğumuzda, robotun kendilerini yargılamadığını hissettiklerini, daha az otoriter bir baskı duyduklarını söylüyorlar. Bu bize oldukça önemli bir avantaj sağlıyor. Çeşitli eğitimsel müdahaleleri çok daha etkili uygulayabiliyoruz, çünkü çocuk kendini daha konforlu ve hata yapmaktan korkmayan bir yerde hissediyor.

Bugüne kadar çalışmalarım genellikle 8–12 yaş grubu ile yapıldı. Aynı bulguların okul öncesi ve lise çağındaki çocuklarda da görülüp görülmediğine yönelik derinlemesine çalışmaların yapılması gerekiyor.

Bu sistemlere Sosyal Destekçi Robotlar (Socially Assistive Robots, SAR) diyoruz. Yani fiziksel değil sosyal etkileşim yoluyla destek sağlayan robotlar deniyor. Akademik ve uygulamalı çalışmalardan gördüğümüz üzere demanslı yaşlı bireylerin sosyal izolasyonunu azaltmak ya da otizmli çocuklarda sosyal becerileri geliştirmek bu robotların en başarılı olduğu alanlar arasında.

“Bir robot ne zaman sosyal aktöre dönüşür?” sorusunun ise net bir zaman eşiği yok. İnsanlar daha robotu kutusundan çıkarırken, hatta satın alma kararını verirken bile onu bir sosyal aktör olarak konumlandırabiliyor. Bu süreç kullanıcının ihtiyacına ve tasarımın başarısına göre şekillenen dinamik bir süreç. Bu yüzden sosyal aktör algısının tam olarak hangi anda oluştuğuna dair net bir eşik vermek —en azından şimdilik— mümkün değil. Kesinlikle üzerine çalışılması gereken bir araştırma konusu 🙂

Fotoğraf: Koç Üniversitesi Yapay Zekâ Merkezi

Gündelik Hayatta Sosyal Robotlar

Araştırmalarınızda sosyal robotları laboratuvar ortamından çıkarıp insanların gerçek ve uzun süreli gündelik yaşamları içinde anlamaya odaklanıyorsunuz. Bir robotun birkaç dakikalık bir deney sırasında yarattığı etkiyle, insanların onunla haftalar veya aylar boyunca aynı ortamı paylaşması arasında önemli farklar ortaya çıkabilir. Bu nedenle sosyal robotların etkisini değerlendirmek için neden uzun dönemli ve gerçek yaşam bağlamlarına bakmak gerekiyor? İnsanların robotlarla kurduğu ilişki zaman içinde nasıl değişiyor ve bu değişim tasarım sürecini nasıl etkiliyor?

İnternette ya da televizyonda gördüğünüz robot davranışlarının çoğunun arkasında küçük bir sır yatıyor. Aslında bu robotlar göründükleri kadar kabiliyetli değil. Hele bugünlerde yaşadığımız yapay zeka (AI) furyasından sadece beş-altı yıl öncesinde robotların yapabildikleri oldukça sınırlı ve mekanikti. İşte bu yüzden laboratuvar çalışmalarında o yüksek kontrollü ortamlara ihtiyacımız vardı. Yazılım ve donanım tek başına yeterli olacak kadar geliştiğinde, alandaki araştırmacılar robotlarını sahaya, gerçek dünyaya çıkarmaya başladılar.

Gerçek dünyada saha çalışması yaparken beni en çok zorlayan durumlar şunlar: Birincisi, insanların beklentileri medyada görülen haberler ve bilim kurgu filmleri yüzünden çok yüksek oluyor. Fakat sosyal robotlar bu beklentileri karşılayacak seviyede değil. İkincisi, literatürde yenilik etkisi (novelty effect) dediğimiz durum.

Yeni bir teknolojiyle ilk karşılaştığımızda hissettiğimiz o merak ve heyecan dalgası sosyal robotlar için genelde iki hafta ile bir ay arasında sürer. Bu etki söndükten sonra ilişki iki yoldan birine girer: ya robot evin doğal bir parçası haline gelip gündelik bir rutine oturur ya da beklentiyi karşılayamadığı için kullanıcının etkileşimi kesmesiyle bir kenarda tozlanmaya bırakılır.

Üçüncüsü ise, laboratuvarda asla gerçekçi bir şekilde simüle edemeyeceğimiz o karmaşık ev içi dinamiklerden kaynaklanıyor. Örneğin laboratuvarda bir robot ile birkaç kullanıcı arasındaki etkileşimi deneysel ve gözlemsel biçimlerde ölçebilirsiniz. Fakat sahaya çıktığınızda ve evlere girdiğinizde işler değişir. Robot çocukla konuşurken araya giren meraklı bir kardeş, robotun sesinden rahatsız olup ondan korkan bir evcil hayvan, eve gelen misafirlerin ve akrabaların da etkileşime dahil olma isteği, veya robotun tam en heyecanlı yerde şarjının bitmesi ve daha nice örnekler sahadaki onlarca kontrol edilemeyen değişken süreci etkiler. Bütün bu karmaşık etkenler ve ölçümü zor olan sosyal dinamikler yüzden uzun vadede insanların hayatında kalıcı olabilecek sosyal robotlar tasarlama konusunda henüz yolun başında ve emekleme aşamasındayız.

Bence en dengeli yol, laboratuvarda küçük faktörleri test etmek, sahada ise daha genel davranışsal örüntülere bakmak. İkisi de önemli, fakat benim akademik merakım daha çok saha çalışmalarındaki o karmaşık dünyayı çözümlemeye yönelik.

Özetle, eğer teknik olarak uzun vadede sahada “hayatta kalmayı” başaran sosyal robotlar tasarlayabilirsek, ancak o zaman sosyal robotların etkisini ve zaman içinde değişen kabiliyetlerini gerçek anlamda ölçebiliriz. Akademik ve endüstriyel teknolojilerde hızla geliştirmeler ilerliyor olsa da, sosyal robotların henüz gündelik hayatımızda var olacak seviyeye ulaştığını düşünmüyorum. Bir de fiyatın erişilebilirliği meselesi var. Yıllarca piyasadaki robotlar binlerce dolarlık, yalnızca araştırma platformu olarak var olan cihazlardı. Bugünlerde teknolojik gelişmelerin hızlanmasıyla çok daha uygun fiyatlı, 300-400 USD bandında, yani genel tüketicinin de erişebileceği robotlar piyasaya sürülüyor. Önümüzdeki bir-iki yıl içinde bu robotlarla kullanıcıların uzun vadeli deneyimlerinin ve kabullerinin artacağını öngörüyorum.

Bir not düşeyim: burada baştan sona sosyal etki yaratmak üzere tasarlanmış robotlardan bahsediyorum. Restoranlarda ya da AVM’lerde getir-götür yapan, asistan/garson/servis işlevi gören, sosyal yetileri olan ‘servis’ robotlarından söz etmiyorum.

Fotoğraf: Koç Üniversitesi Yapay Zekâ Merkezi

Robotlarla Kurulan Sosyal ve Duygusal İlişkiler

İnsanlar sosyal robotlara yalnızca işlevsel araçlar olarak yaklaşmayabiliyor; onlara isim verebiliyor, onlarla konuşabiliyor, davranışlarını yorumlayabiliyor ve hatta onlara karşı duygusal tepkiler geliştirebiliyor. Sherry Turkle’ın insan-makine ilişkileri üzerine çalışmalarını düşündüğümüzde, insanların gerçekten “sosyal” olmayan bir makineyle sosyal bir ilişki kurması nasıl açıklanabilir? Burada ortaya çıkan bağın kaynağı robotun sahip olduğu özellikler mi, yoksa insanın kendi sosyal ve duygusal özelliklerini robota yansıtması mı? Bir robotun empati kuruyormuş gibi davranması ile gerçekten empati kurması arasındaki ayrım kullanıcı açısından önemli midir?

Kurulan bu ilişkinin bağlamı hassas ve ölçülmesi zor bir alan olduğundan net bir bilgi vermekte zorlanıyorum. O yüzden bu cevabı daha çok kişisel bir izlenim olarak okumanızı isterim. Akademik olarak konunun önümüzdeki senelerde çok daha derinlemesine çalışılması gerektiğini düşünüyorum.

Robotlarla kurulan bağı ben kabaca üçe ayırırdım:

  1. İnançsızlığı askıya alma (suspending disbelief): Tıpkı bir filme kapılırken olduğu gibi, kişi ilişkinin “mış gibi” olduğunu bilir ama o an bundan keyif almak için bu bilgiyi gönüllüce bir kenara bırakır. Bir arabaya, bir oyuncağa, bir nesneye bağlanmak gibi. Bir bilgisayar oyunundaki dijital bir karaktere duyulan hayranlık, dijital bir bitkiyi sulayıp yaşatma hissi, ya da sanal bir evcil hayvanıyla oynama isteği buna güzel örneklerdir.
  2. Gerçekliği ayırt eden bağ (reality-differentiated attachment): Kullanıcı karşısındaki robotun gerçek bir canlı olmadığını ve duygularının karşılıklı olmadığını gayet iyi bilir ve kabul eder. Ancak hissettiği bağın kendi içindeki duygusal gerçekliğini kabul eder. Yani gerçeklik algısı tamamen yerindedi. Sahici olan, insanın kendi hissettiği duygulardır. Yüksek lisans öğrencim Emre Güzeldal bu çerçeveyi kullanarak AI ile kurulan bağın kopması sonucunda kullanıcıların yaşadığı duygu durum değişimini analiz etti, fakat daha derinlemesine çalışmalara ihtiyacımız var.
  3. Robotun karşılıklı duygular beslediğine gerçekten inanmak: Burada artık gerçeklik algısı bulanıklaşır. Kullanıcı, robotun da kendisine karşı gerçek ve karşılıklı duygular beslediğine inanmaya başlar. Bu konu üzerine medyada haber örnekleri olsa da, bilimsel araştırmalar çerçevesinde henüz bir yayının varlığına dair bir bilgim yok. Etik olarak da böyle bir bağı deneysel bir biçimde çalışmak mümkün değil, ancak ilerleyen senelerde klinik psikologlarla birlikte vakalar üzerinden olabilir diye düşünüyorum.
Cagiltay, B., H. R. Ho, J. Michaelis, and B. Mutlu. “Investigating Family Perceptions and Design Preferences for an in-Home robot”. Proceedings of the Interaction Design and Children Conference, 2020, pp. 229-42. University of Wisconsin–Madison

“Bağın kaynağı robotun özellikleri mi, yoksa insanın kendi sosyal-duygusal özelliklerini robota yansıtması mı?” sorusuna cevabım insanın ve robotun birbirinden etkilenip, beslenip . Robotun bunun için özel olarak tasarlanmış olmasının elbette bir etkisi var; ama her robotla bu bağı kurmuyor olmamızın sebebi de insanın kendi iç dünyasından robota yansıttığı duygular. Örneğin, fabrikalarda kullanılan endüstriyel bir robot kolunun üzerine bir gözlük taktığımızda insanlar bu robotu bir ördek suratına benzetebiliyor. Alanımızda buna antropomorfizm, yani insan biçimcilik (insana veya canlılara özgü nitelikleri insan dışındaki varlıklara atfetme eğilimi) diyoruz. Bu antropomorfik özellik eklendiğinde kullanıcının robota karşı algısı değişebiliyor, yumuşayabiliyor, ya da daha az tehdit olarak hissedilebiliyor. Fakat o gözlük çıkarıldığında cihazı tekrar bir endüstriyel işbirliği aracı olarak görmeye devam edebiliyorlar. Buna benzer bir çalışmayı ODTÜ ROMER’den Erol hocanın ekibi animasyon prensipleri açısından çalışmıştı. Gözlük takılı robot kolu görseline bakarsanız ne demek istediğimi sizler de anlayabilirsiniz:

https://dl.acm.org/doi/pdf/10.1145/3319502.3374829

“Empati kuruyormuş gibi davranmak” ile “gerçekten empati kurmak” arasındaki ayrıma gelirse öncelikle şunu söylemeliyim: robotun gerçekten empati kurması mümkün değil. Robotlar zaten yalnızca empati kuruyor-muş gibi davranıyorlar. Elbette bunun üzerine felsefi tartışmalar yürütülebilir, ama şimdilik bunu bir olgu olarak kabul edelim. Sosyal robotlar duygu ifadelerini “mış gibi” yapıyor. Günün sonunda robotlar bizlerin, yani yazılımcı ve tasarımcıların verdiği kararları, yine bizlerin koyduğu kurallara göre gerçekleştiriyorlar.

Bu konuda anlaştıysak, duyguyu “mış gibi” ifade etmenin etik riskine değinmeden geçmek olmaz. Bu konuda kafalar karışık, çünkü robotun duygu ifadesinin kullanıcıyla kurulan bağı güçlendiren ve sosyal müdahalenin etkisini artıran bir faktör olduğunu biliyoruz. Kimse gri ve sıkıcı bir robotla bir ay boyunca sohbet etmek istemez. Nasıl günümüzde mesajlaşırken kendimizi emojilerle ifade ediyorsak, robotun da tabiri caizse “emojilerinin” duruma, konuya ve etkileşime uygun tasarlanması gerekiyor; ideal olarak da robot çalışırken o an gelişen spontan değişimlere uyumlu bir duygu durumu sergilemeli. WhatsApp’ta bir arkadaşınızla mesajlaşırken değişen ruh hâllerini düşünün. Kimi bol bol GIF kullanır, kimi dümdüz yazar, kimi ses kaydı atar, kimi okur ama hiç dönmez. Yine de günün sonunda o üslup onun kişiliğinin bir parçasıdır, kendi içinde tutarlıdır ve o örüntünün dışına çıkıldığında tuhaf hissedilir. Robotlar için de durum tam olarak böyle. Yalnızca bu özellikleri programlamak ve tasarlamak epey zor — ama mümkün!

Graduate student Bengisu Cagiltay works with a robot designed to help children read in the Wisconsin Human-Computer Interaction Lab located in the Computer Science Building at the University of Wisconsin-Madison on Sept. 4, 2019. The lab is directed by Bilge Mutlu, associate professor of Computer Science, Psychology and Industrial Engineering, and focuses on the study how humans interact with robots including specialization in human-robot collaboration, robot-mediated communication and designing robot peers for children. (Photo by Bryce Richter /UW-Madison)

Ev, Aile ve Teknolojinin Yeniden Tasarlanması

Sosyal robotlar kamusal alanlardan çok ev, bakım ortamları ve aile yaşamı gibi mahrem alanlara girdiğinde teknolojiyle kurduğumuz ilişki de değişiyor. Aile, çocuklar, ebeveynler ve diğer bireyler aynı robotla farklı ilişkiler kurabiliyor. Human ecology ve aile teorilerinden yararlanarak yürüttüğünüz çalışmalar açısından baktığımızda, bir robotun eve girmesi yalnızca yeni bir teknolojik cihazın eve eklenmesi anlamına mı geliyor, yoksa aile içindeki roller, rutinler, iletişim biçimleri ve sorumlulukları da değiştirebilecek yeni bir sosyo-teknik düzen mi yaratıyor?

Kesinlikle ikinci durumun geçerli olduğuna inanıyorum. Bir robotun eve girmesi yalnızca yeni bir cihazın eklenmesi değil, aile içindeki rolleri, rutinleri, iletişim biçimlerini ve sorumlulukları değiştirebilecek yeni bir sosyo-teknik düzen yaratıyor. Ne var ki bunu sistematik biçimde çalışabilmiş bilimsel makale sayısı oldukça sınırlı. Tam bir cevap verebilmem için alanda çok daha fazla çalışma yapılması gerekiyor.

Bu tür çalışmaların başarıyla yürütülebilmesi içinse robotik teknolojinin yeterli bir olgunluğa erişmesi şart. Literatürdeki çalışmalarda genellikle robotlar birkaç gün ya da hafta boyunca, en fazla birkaç aylık insan-robot etkileşimi izlenimlerini içeriyor. Ben de doktora çalışmam kapsamında bir sosyal robotu 16 ailenin evinde birer ay bulundurmuştum. Bu çalışmada robotu çocuklar için bir okuma arkadaşı olarak tasarlamıştık ve çocuklar robota sesli bir biçimde bilim ile ilgili kitaplar okurken, robot ise belli noktalarda çocukların okumaya ve bilime olan merakını desteklemeye yönelik sosyal yorumlar paylaşıyordu. Mülakatlarımızda çocukların okuma alışkanlıklarından ve bilime olan ilgilerindeki değişimden ziyade evdeki sosyo-teknik dengenin nasıl değiştiğine dair çok çarpıcı anlatımlarla karşılaştık. Ailelerin bu robotları uzun vadeli olarak kabul etmelerinin önündeki engeller ve olası destekler gün yüzüne çıktı.

Örneğin, bazı çocuklar robot ile olan etkileşimlerinden öğrendiklerini daha sonrasında ebeveynleriyle, akrabalarıyla veya arkadaşlarıyla birebir olarak paylaştıklarını belirtti. Bir başka ebeveyn ise “robot bizi dinliyor mu acaba?” şüphesiyle robotu kullanmadıkları zamanlarda üzerini havluyla örtmesi gerekip gerekmediğini sordu, buna cevaben araştırma ekibimiz olarak ebeveynin endişelerini yatıştırabilsek de, şirketlerin ürettiği robotlarda bu tip güvencelerin verilemeyeceğini düşünüyorum. Bir çocuk ise robotla etkileşimi çok sevse de boşanmış olan ebeveynlerinin evleri arasında robotu taşımaktan yorulduğu için istediği sıklıkta robotla etkileşim sağlayamadığından yakınıyordu.

Bütün bu nitel veriler bize gösterdi ki ailelerin içinde değişen sosyo-teknik dinamikleri bütüncül bir şekilde anlayabilmemiz için bir ay asla yeterli bir süre değildi. Buna ek olarak, robotumuzun kabiliyetleri de uzun vadede çocukların ilgisini idame ettirecek seviyede değildi. Yani mesele biraz yumurta-tavuk problemine dönüyor: aile-robot dinamiklerini anlamak için uzun süreli saha çalışması gerekiyor; uzun süreli saha çalışması için de teknolojinin o karmaşık düzende hayatta kalabilecek olgunluğa gelmesi gerekiyor.

Graduate students David Porfirio (left), Bengisu Cagiltay (center) and Andrew Schoen (right) work with a robotic arm in the Wisconsin Human-Computer Interaction Lab located in the Computer Science Building at the University of Wisconsin-Madison on Sept. 4, 2019. The lab is directed by Bilge Mutlu, associate professor of Computer Science, Psychology and Industrial Engineering, and focuses on the study how humans interact with robots including specialization in human-robot collaboration, robot-mediated communication and designing robot peers for children. (Photo by Bryce Richter /UW-Madison)

Robot Tasarımında Kullanıcı Deneyimi ve İnsan Faktörü

Interaction Design ve User Experience araştırmalarında genellikle teknolojinin kullanıcı ihtiyaçlarına nasıl cevap vereceği üzerine düşünüyoruz. Ancak sosyal robotlarda kullanıcı yalnızca bir arayüzle değil; bedeni, sesi, hareketleri, yüz ifadeleri ve sosyal davranışları olan bir sistemle karşı karşıya. Bu durum tasarım anlayışını nasıl değiştiriyor? Bir sosyal robotu tasarlarken işlevsellik ile “insana benzerlik” arasında nasıl bir denge kurulmalı? Fazla insan benzeri bir robot kullanıcıda güven ve yakınlık yaratabileceği gibi, uncanny valley olarak tanımlanan rahatsızlık hissini de tetikleyebilir mi?

Sosyal robotların fiziksel ve etkileşim tasarımında verilen kararların genel tasarım anlayışını değiştirdiğine kesinlikle inanıyorum. Fakat biz halihazırda sosyal robotik tarihinin içinde yaşadığımız için bu değişimin sağlıklı bir analizini yapmak henüz zor.

Arayüz tasarımı (UI/UX) genellikle iki boyutlu bir ekranda gerçekleşen, girdiye anında çıktı veren kontrollü bir etkileşime dayanır. Oysa bir sosyal robot tasarlarken fiziksel boyutu, sesi, hareketi ve en önemlisi zaman içinde gelişen canlı bir varlık algısını yönetmek zorundasınız. Kullanıcı ekrandaki bir düğmeyi kullanır; fakat bir robotla aynı odayı, aynı havayı ve aynı zaman dilimini paylaşır.Bu durum tasarım anlayışını kökten değiştiriyor. Aslında burada büyük bir akademik açığa parmak bastık. Etkileşim tasarımı (interaction design / IxD) alanından değerli uzmanların tasarım temelleri lensinden bakarak insan-robot etkileşimi ve insan-bilgisayar etkileşimindeki tasarımsal öğelerin farkının sistematik bir analizle çözümlenmesi yararlı olabilir. İnsan–robot etkileşimi tasarımının, tasarım tarihi ve temel değerleri ışığında tarihsel olarak gelişiminin incelenmesi lazım. Böyle bir yayın yapılsa, alanımızdan çokça atıf alacağını düşünüyorum.

Özellikle özel sektörde kullanıcı deneyimi (UX) çalışmaları genellikle akıllı telefonlar gibi var olan, oturmuş bir ürünü iyileştirmeyi ve kullanıcı ihtiyaçlarını anlamayı merkeze alıyor. Oysa bugüne kadar yapılan insan–robot etkileşimi tasarımlarının ve araştırmalarının çoğu daha çok temel kurucu tasarım (foundational design), hatta zaman zaman “spekülatif tasarım” niteliğinde. “Temel kurucu tasarım” derken kastettiğim, elimizde henüz iPhone gibi herkesin bildiği standart bir referans sosyal robot ürünü olmamasından kaynaklanıyor. Bizler araştırmalarımızda standartları ve kuralları sıfırdan inşa ediyoruz. “Spekülatif tasarım” ise henüz var olmayan olası gelecek senaryoları üzerine düşünmeyi ve “Gelecekte nasıl bir teknolojiyle yaşamak istiyoruz?” sorusuna yanıt arayan deneysel prototipler üretmeyi ifade ediyor. Ekranda tıklandığında ne olacağı belli olan bir mobil uygulama tasarlamıyoruz. Halen zemini döşeme aşamasındayız.

Açıkçası, son 30 yılda dünya çapında piyasaya sürülmüş sosyal robot ürünlerinin akıbetine bakarsak, öngörüm mevcut şirket politikaları insan merkezli bir ürün tasarımını ele almadığı sürece Silikon Vadisi’nde markalaşmış bir sosyal robot ürününü yakın zamanda piyasada göremeyeceğimiz yönünde. Bu şirketlerin çoğunun kısa vadede başarısız olacağını öngörüyorum (otonom araçlardan, dronelardan, vb. robotik ürünlerden bahsetmiyorum). Halk hazır olmadığı için değil; şirketler insanların ihtiyaçlarını merkeze koymak yerine bir yarışı kazanmak için haldır huldur koştukları için sosyal robotlar Batı toplumunda yakın zamanda kendine kalıcı bir yer edinemeyecek. Silikon Vadisi’nin gözünü AI furyasıyla artan güç ve kâr hırsı perdelemiş; insanı insan yapan temel ihtiyaçların varlığını unutmuş durumdalar. Eğitimciler ve araştırmacılar olarak bizim atmamız gereken adımlar ise mühendislik temelinin içinde insan merkezli bir tasarım katmanı inşa etmektir.

İşlevsellik ile insana benzerlik arasındaki doğrudan bir bağın olması gerekmiyor. Örneğin RobustAI gibi platformlar (https://www.robust.ai/) insana hiç benzemeyen ama işlevini oldukça verimli yapan sosyal-endüstriyel robot tasarımları sunuyor. Diğer yanda ise bugün Silikon Vadisi’nin ve Çin menşeli şirketlerin büyük bütçelerle tanıttığı iki bacaklı (bipedal) insansı robot şovları var. Görsel olarak büyüleyici görünseler de gündelik hayattaki gerçek işlevsellikleri henüz son derece kısıtlı. Bu dengenin doğru kararını verebilmemiz için yeterli bilgiye sahip değiliz. Fakat benim bu dengeye bakışım robotun “yeterince insansı” hissettirmesinin çoğu zaman kâfi olduğu yönünde. Ne aşırı, ne sıfır. Bu kararın seviyesinin, robotun yapacağı işleve göre verilmesi gerekiyor. Ki tam da bu yüzden sürecin en başından itibaren tasarımcılarla, kullanıcılarla ve şirketteki karar mercileri ile yakından, birlikte çalışılması şart. Buna katılımcı odaklı tasarım prensipleri diyebiliriz. Tekinsiz vadi (uncanny valley) riski de tam burada devreye giriyor. Aşırı insansı bir tasarımın güven ve yakınlık yaratabileceği öngörülse de, o tekinsiz rahatsızlığı da tetikleyebilir. Bu yüzden akla ilk gelen refleks “insana benzeyen bir robot yapalım” olmamalı. Asıl sorulması gereken soru, “bu işlev için doğru olan tasarım bu mu?” olmalı.

Fotoğraf: Bengisu Çağıltay, MIT, Jibo

İnsan–Makine Sınırı ve Sosyal Robotların Etiği

Donna Haraway’in cyborg yaklaşımı ve Bruno Latour’un aktör-ağ teorisi üzerinden düşündüğümüzde, insan ile teknoloji arasındaki sınırların giderek daha geçirgen hâle geldiğini görüyoruz. Sosyal robotlar bu sınırı daha da karmaşıklaştırıyor; çünkü robot yalnızca bilgi işleyen bir sistem değil, gündelik yaşamda sosyal bir varlık gibi davranıyor. Sizce sosyal robotların yaygınlaşmasıyla birlikte “insan”, “makine”, “araç” ve “sosyal aktör” kavramlarını yeniden düşünmemiz gerekecek mi? Bir robotun karar verme, öneride bulunma veya insan davranışını etkileme kapasitesi arttıkça, ona atfedilen sorumluluk ve insanın sorumluluğu nasıl ayrılmalı?

Çok güzel kurgulanmış bir soru; ama dürüst olmalıyım ki bu soruya cevap vermek için kendimi tam anlamıyla yetkin bulmuyorum. Bu sorular, hâlâ yaşanmakta olan karmaşık bir sosyolojik dönüşümü analiz etmemizi istiyor —ki bu dönüşümü içinde yaşarken adil biçimde okumak çok güç. Haraway’in cyborg yaklaşımı ve Latour’un aktör-ağ teorisi, “insan”, “makine”, “araç” ve “sosyal aktör” kavramlarını yeniden düşünmemiz gerektiğine dair güçlü işaretler veriyor. Fakat bu kavramsal yeniden-çerçeveleme, sorumluluğun robot ile insan arasında nasıl paylaşılacağı da dâhil, ciddi biçimde üzerine çalışılması gereken bir alan. Belki önümüzdeki üç-beş yıl içinde, çalışmalar biriktikçe daha sağlam bir cevap verebilecek noktaya geliriz.

Ancak unutmamamız gereken kritik bir nokta var: Bugün tasarım masasında aldığımız görünüşte küçük kararlar, önümüzdeki 5-10 yıl içinde yeni jenerasyonların ‘robot’ ve ‘ilişki’ kavramlarını biçimlendirecek. Bu yüzden araştırmacılar ve tasarımcılar olarak yalnızca yaşanan değişimlere tepki veren (reaktif) değil, geleceğin sosyal dokusunu sorumlulukla şekillendiren (proaktif) bir duruş sergilemek zorundayız.

Fotoğraf: Koç Üniversitesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen 7. Türkiye Robotik Konferansı, https://www.linkedin.com/posts/bengisucagiltay_its-only-been-9-months-since-i-started-my-activity-7487781075922915328-Vcgl

Yapay Zekâ, Veri ve Mahremiyet

Sosyal robotların insanları uzun süre gözlemleyebilmesi, konuşmaları analiz edebilmesi, davranışlardan kullanıcı ihtiyaçlarını çıkarabilmesi ve zaman içinde kişiselleşebilmesi önemli avantajlar sağlıyor. Ancak aynı özellikler mahremiyet, veri güvenliği ve gözetim açısından ciddi sorular da ortaya çıkarıyor. Bir sosyal robot evin içinde sürekli olarak insan davranışlarını öğreniyorsa, bu verilerin kime ait olduğu ve kim tarafından kullanılabileceği nasıl belirlenmeli? Shoshana Zuboff’un gözetim kapitalizmi perspektifinden bakıldığında, sosyal robotların gündelik hayatı daha konforlu hâle getirmesi ile insanların özel yaşamlarının sürekli veri üreten alanlara dönüşmesi arasındaki sınırı nerede çizmeliyiz?

Çalışmalarımda veri güvenliği ve gözetim konusunda akademik etiğin gerektirdiği temel sorumlulukları yerine getiriyorum. Örneğin kullanıcıların mahremiyet/kullanılabilirlik takasını (privacy/usability tradeoff) değerlendirip katılımcılardan ihtiyacımızdan fazla veri talep etmiyoruz ve verileri üniversite ve KVKK/GDPR yönetmelikleri gereğince saklıyoruz. Ancak veri güvenliği ya da surveillance uzmanı olmadığım için, bu temel sorumlulukların ötesinde konuyu akademik olarak çalışmıyorum. Sizin sorduğunuz “sınırın nerede çizileceği” meselesiyle büyük olasılıkla “kullanılabilir gizlilik ve güvenlik” (usable privacy and security) alanındaki araştırmacılar ilgilenecektir. Yani Zuboff’un gözetim kapitalizmi perspektifiyle asıl hesaplaşan da o alanın araştırmacıları. Benim bu konuda odaklandığım kısım biraz farklı. Ben sosyal robotları düzenli kullanımla birlikte gelecek iletişimsel/sosyal mahremiyet kavramına odaklanıyorum.

Yani sırların ve özel bilgilerin paylaşılması, ve bu bilgilerin sosyal etkileşimlerde nasıl paylaşılması gerektiğini belirleyen sosyal normlar— konuşmadan, sezgisel olarak ilettiğimiz o örtük anlaşmalar. Sıklıkla verdiğim örnek bir çocuğun, evde ailesiyle paylaştığı robotuna (ya da sesli asistanına) babası için bir sürpriz hediye hazırladığı bilgisini paylaşmasıyla başlıyor. Bu aşamada robot bu bilgiyi belli bir tarihe kadar kendinde tutması gerektiğini ve babanın sürprizini mahvetmemesi gerektiğini bilebilir mi? Robot, bu süpriz bilgisini yanlışlıkla kaçırırsa bu aile içindeki sosyal dinamiklerde nasıl bir değişikliğe yol açar? Bunu hesaplamalı olarak (computational) nasıl modelleyebiliriz, kullanıcı deneyimini nasıl çalışabiliriz? Bunlar yıllardır üzerinde düşündüğüm, doktora sürecinde küçük çapta ele aldığımız sorular. Yine de bu büyük sorunun herhangi bir kesin cevabının bulunduğunu sanmıyorum. Şirketlerin de bu tür meseleleri öngördüklerini maalesef sanmıyorum.

Fotoğraf: Bengisu Çağıltay ve Moxie

İnsanlığın Robotlarla Birlikte Yaşadığı Gelecek

Gelecek Yapay zekâ ve sosyal robot teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte robotların yalnızca fabrikalarda veya belirli görevlerde değil, evlerde, eğitimde, sağlık ve bakım ortamlarında ve gündelik sosyal yaşamda daha fazla yer alması bekleniyor. Sizin çalışmalarınızdan hareketle düşündüğümüzde, geleceğin temel meselesi insanların robotları “kullanmayı öğrenmesi” mi olacak, yoksa robotlarla birlikte yaşamanın sosyal kurallarını ve etik sınırlarını öğrenmek mi? İnsan–robot ilişkilerinin gündelik hayatın kalıcı bir parçası hâline geldiği bir gelecekte, tasarımcıların ve araştırmacıların yalnızca “daha kullanışlı robotlar” üretmek yerine insanların nasıl bir teknoloji dünyasında yaşamak istediği sorusunu da merkeze alması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Geleceğin temel meselesi robotları “kullanmayı öğrenmek” değil, robotlarla birlikte yaşamanın sosyal kurallarını ve etik sınırlarını öğrenmek olacak. Hatta bir adım ötesinde, hem robotların hem insanların bu öğrenmeyi karşılıklı yapabilmesi gerekecek. Dolayısıyla bu tek bir aktörün işi değil. Son kullanıcısından geliştiricisine kadar, şirketinden topluluğuna kadar tüm ekolojik katmanların uyum içinde, açık fikirli ve merak-odaklı bir yaratıcılıkla ilerlemesini gerektiriyor.

Ana odağımızın “daha kullanışlı robotlar üretmek” olmaması gerektiğine kesinlikle katılıyorum. Yeterince kullanışlı, yeterince güvenilir, yeterince samimi robotlar üretmemiz gerekli. Tasarladığımız sosyal robot davranışlarının ise insanlar arasındaki bağı zayıflatan değil, güçlendiren ve destekleyen davranışlar olması gerekiyor. Robotların telefon, sosyal medya gibi mevcut teknolojilerden farklı olan, çok kıymetli bir avantajı var: doğru tasarlandıklarında bireyleri ayrıştırmak yerine bir araya getirebilirler aslında. Bizim de tam olarak böyle amaçlara hizmet eden teknolojiler tasarlamamız gerekiyor.

Meseleye bu lensten, yani “insanları birbirine bağlayan teknoloji” (designing technology to connect people) açısından baktığımızda, aslında soruyu “insanlar nasıl bir teknoloji dünyasında yaşamak istiyor?” dan biraz daha derine taşımak gerekiyor. Bizler, tasarımcılar ve araştırmacılar olarak, gelecek nesillere nasıl bir teknoloji dünyası bırakmak istiyoruz? AI alanındaki bu tip çalışmalara bugünlerde ‘AI for good’ diyorlar.

Uzun süredir takip ettiğim ve çok sevdiğim Danielle Boyer (ABD’de yerli kabilelerindeki gençlere kaybolmakta olan dillerin eğitimi için robot tasarlayan ve TIME100 AI listesine giren isim) ürettiği robotlar hakkındaki bir konuşmasında, bu robotları tasarlarken yedi kuşak sonrasına olan etkimizi düşünmemiz gerektiğini vurgulamıştı. Geleceğe iki-üç kuşak değil, yedi kuşak öteye nasıl bir hayat bırakmak istediğimizi düşünmemiz lazım. https://www.youtube.com/shorts/eNzPxyxGEWU https://time.com/collection/time100-ai/2026/danielle-boyer/

Ben de kendi araştırmalarımla dünyaya bırakmak istediğim izin şu olduğuna inanıyorum: teknolojinin insanları ayrıştıran bir güç değil; bağları güçlendiren, birbirimize daha yakın hissettiren, iyiliği yayabilme gücü olan bir araç olabileceğini göstermek. En azından üzerine çalıştığım şey bu. Başarabileceğimize dair de umutluyum 🙂

Bengisu Çağıltay’ın “Designing Social Robots for Everyday Family Life” başlıklı doktora tezi, Wisconsin–Madison Üniversitesi
Tez danışmanı Bilge Mutlu’dur

Bir Cevap Yazın

İsmimizin Ardındaki Felsefe

PR CARNET İSMİ NEREDEN GELİYOR?

PR Carnet, yalnızca bir yayın adı değil; disiplinlerarası bilgi üretimini, akademik sorumluluğu ve kamusal iletişimi temsil eden kavramsal bir marka kimliğidir.

İsimde yer alan “PR” (Public Relations) ifadesi, halkla ilişkilerin yalnızca kurumsal iletişimi değil; kamusal etkileşimi, toplumsal diyaloğu, kültürel paylaşımı ve stratejik iletişim sorumluluğunu temsil eder. Bu yönüyle PR, farklı disiplinler arasında köprü kuran iletişimsel bir yaklaşımı ifade eder.

“Carnet” ise Fransızca kökenli bir kelime olup “not defteri”, “kayıt defteri” anlamına gelir. Bilginin sistematik biçimde kaydedildiği, gözlemlerin toplandığı ve düşüncelerin işlendiği entelektüel bir alanı simgeler. PR Carnet bu anlamı daha da genişleterek “karne” metaforuyla yeniden yorumlar. Buradaki “karne”, yalnızca başarı notlarını gösteren bir belge değil; bireyin bilgi üretimini, etik yaklaşımını, eleştirel düşünme becerisini, uygulama yetkinliğini ve disiplinlerarası katkısını birlikte değerlendiren bütüncül bir gelişim kaydıdır.

Bu nedenle PR Carnet, farklı bilim alanlarını, sanatı, kültürü, iletişimi ve teknolojiyi ortak bir düşünsel zeminde buluşturan; kuramsal bilgi ile uygulamayı aynı yayın anlayışı içerisinde değerlendiren disiplinlerarası bir bilgi platformunu temsil eder.

Bu yaklaşım doğrultusunda PR Carnet World, dünyanın farklı coğrafyalarından akademisyenleri, araştırmacıları, sanatçıları, gazetecileri ve düşünürleri ortak bir entelektüel ağ içerisinde bir araya getirmeyi amaçlayan küresel bir yayın vizyonunun adıdır. İsim, hem bilginin kayıt altına alınmasını hem de insanlığın ortak düşünsel mirasının disiplinlerarası bir perspektifle geleceğe taşınmasını simgelemektedir.

-Gökhan Çolak

Hakkımızda

Normatif Medya Kuramları Işığında: Evrensel Alternatif Yayıncılık ve PR Carnet ve PR Carnet World’ün Kuramsal ve Etik Temelleri
Giriş

Medya sistemleri yalnızca teknik araçlardan oluşan yapılar değildir; aynı zamanda ideolojik, etik ve kuramsal yönelimlerle şekillenen oluşumlardır. Bu yapıları anlamak, bağlama oturtmak ve eleştirel biçimde değerlendirmek için geliştirilen normatif medya kuramları, medyanın toplum içindeki rolünü, sorumluluklarını ve yerine getirmesi beklenen işlevleri tanımlayan çerçeveler sunar. Otoriter ve liberal medya kuramlarından toplumsal sorumluluk yaklaşımına, katılımcı demokratik medya modellerine ve nihayetinde alternatif medya kuramına uzanan bu geniş kuramsal yelpaze, medyanın nasıl olması gerektiğine dair küresel ölçekte süregelen tartışmanın temelini oluşturur.

“Medya yalnızca bilginin aktarım aracı değildir; aynı zamanda toplumsal dönüşümün aktif bir öznesidir.”

Bu bağlamda Pr Carnet, yalnızca bir dergi olarak değil; medyanın kamusal, bilimsel ve akademik alanlara hizmet etmesi gerektiği inancına dayalı, ilkesel bir kolektif duruş olarak ortaya çıkmıştır. Pr Carnet’in yayıncılık felsefesinin merkezinde yer alan Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi, medyanın etik, eleştirel ve özgürleştirici pratikler yoluyla toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlayabileceği anlayışını yansıtır.

Otoriter Medya Kuramı ve Pr Carnet’in Karşıt Konumlanışı

Otoriter medya kuramı, medyayı kamuyu bilgilendirmekten ziyade otorite sahiplerinin çıkarlarını koruyan, devlet gücünün bir uzantısı olarak kavramsallaştırır (Siebert ve diğerleri, 1956).

Pr Carnet, bu yapıyı yalnızca eleştirmekle kalmaz; editoryal politikaları aracılığıyla ona karşı aktif bir duruş sergiler. Özgür, sorgulayıcı ve çoğulcu içerikler üreterek otoriter eğilimlere direnç gösteren ve eleştirel kamusal tartışmayı destekleyen bir medya modeli ortaya koyar.

Liberal Medya Kuramı ve Pr Carnet’in Yaklaşımı

Liberal medya kuramı bireysel özgürlükleri merkeze alır ve büyük ölçüde serbest piyasa rekabetine dayanır (McQuail, 1994). Bu yaklaşım, sağlıklı bir medya ortamının minimum devlet müdahalesi ile mümkün olacağını savunur.

Pr Carnet ifade özgürlüğünün temel değerini desteklemekle birlikte, piyasa odaklı medyanın yarattığı sınırlılıkların da farkındadır. Bu nedenle ticari baskılardan bilinçli biçimde uzak durarak kamusal yararı, kültürel üretimi ve entelektüel bağımsızlığı önceleyen bir yayın çizgisi benimser ve liberal geleneğin eleştirel bir yeniden yorumunu sunar.

Toplumsal Sorumluluk Kuramı ve Pr Carnet’in Kamusal Yönelimi

Toplumsal sorumluluk kuramı, medya özgürlüğünün etik sorumluluk ve kamusal hesap verebilirlik ile dengelenmesi gerektiğini savunur.

Bu perspektifle uyumlu olarak Pr Carnet, akademik bilgiyi kamusal tartışmayla buluşturmayı hedefler; yalnızca bilgi aktaran bir araç değil, bilimsel, kültürel ve toplumsal söylemle aktif şekilde ilişkiye giren dönüştürücü bir platform olarak konumlanır.

“Özgür bir medya yalnızca bireysel sesleri ifade etmez; kolektif bilinci de inşa eder.”

Katılımcı Demokratik Medya Modeli ve PR Carnet’in Topluluk Temelli İletişimi

Katılımcı demokratik medya modeli, yurttaşları pasif izleyiciler değil; aktif katılımcılar ve üreticiler olarak konumlandırır (McQuail, 2005).

Pr Carnet, disiplinlerarası iş birliğini vurgulayan yapısı, dijital platformlardaki dinamik etkileşimi ve okurlarla kurduğu sürekli iletişim ağı sayesinde bu modeli pratikte hayata geçirir ve topluluk temelli iletişim anlayışını güçlendirir.

Alternatif Medya Yaklaşımı ve Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi

Alternatif medya, ana akım yapı ve anlatıları sorgulayan, bağımsız, çoğulcu ve karşı-hegemonik iletişim kanalları oluşturmayı amaçlar.

Pr Carnet, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi ile yalnızca “alternatifi” görünür kılmakla kalmaz; dışlanan bilgilerin, disiplinlerarası yaratıcılığın ve eleştirel entelektüel üretimin sistematik olarak yer bulduğu bir alan yaratır.

Pr Carnet ve Pr Carnet World: Evrensel Alternatif Yayıncılığın İkili Yapısı

Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi, Pr Carnet’in bilimsel, kamusal ve akademik temelli bir yayın girişimi olarak kimliğini şekillendirmekle kalmaz; bu vizyonu platformun küresel ve kültürlerarası boyutunu temsil eden Pr Carnet World aracılığıyla genişletir.

Pr Carnet, medya kuramı, kültür ve akademik araştırma alanlarında eleştirel, disiplinlerarası ve derinlikli içerikler üretmeye odaklanırken; Pr Carnet World, bu misyonu daha geniş bir uluslararası iletişim ağına taşır ve alternatif medya pratiklerinin belirli bir coğrafya ya da kültürle sınırlı kalmamasını sağlar.

Pr Carnet World: Bilginin ve Kültürel Paylaşımın Evrensel Alanı

Pr Carnet World, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesi’nin temel idealini somutlaştırır:
Bilginin, gerçekten kamusal olabilmesi için sınırları, güç yapıları ve piyasa kısıtlarını aşması gerektiğine olan inancı.

Bu doğrultuda Pr Carnet World:

  • Kültürlerarası ve çok dilli akademik iletişimi kolaylaştırır,
  • Küresel ölçekte akademisyenleri, sanatçıları ve medya aktörlerini bir araya getirir,
  • Görmezden gelinen, bastırılan veya marjinalize edilen seslerin evrensel ölçekte duyulabileceği bir alan oluşturur,
  • Ana akım küresel medyanın hâkimiyetine karşı alternatif bir ekosistem işlevi görür.

İkili Model: Yerel Derinlik, Küresel Evrensellik

Normatif medya kuramları çerçevesinde Pr Carnet ve Pr Carnet World, iki katmanlı bir alternatif medya yapısı oluşturur:

  • Pr Carnet, akademik analiz, kamusal sorumluluk ve eleştirel kültürel üretimle tanımlanan yerel derinliği temsil eder.
  • Pr Carnet World, alternatif medya değerleriyle uyumlu, kültürlerarası yayın anlayışını mümkün kılan küresel evrenselliği temsil eder.

Birlikte, Evrensel Alternatif Yayıncılık İlkesini hem yerel hem de küresel ölçekte işleyen bir medya felsefesi olarak somutlaştırırlar.

Sonuç

Normatif medya kuramları, çağdaş medya modellerini inşa etmek için hem analitik araçlar hem de pratik rehberlik sunar. Pr Carnet, bu kuramsal mirası yeniden yorumlayarak otoriter ve piyasa merkezli yapılara direnen, toplumsal sorumluluğu içselleştiren ve katılımcı demokratik medya değerlerini hayata geçiren bir yayın vizyonu geliştirir.

Pr Carnet World’ün entegrasyonu ile platform, misyonunu küresel ölçekte genişletir ve alternatif medyanın hem yerel olarak köklenebileceğini hem de evrensel ölçekte anlam kazanabileceğini ortaya koyar.

“Pr Carnet yalnızca bir dergi değildir; kamusal tartışmanın, bilimsel sorgulamanın ve özgür düşüncenin taşıyıcısıdır—yerelde ve küreselde.”

Sonuç olarak Pr Carnet, normatif medya kuramları çerçevesinde önemli bir örnek teşkil ederek, tarihsel medya paradigmalarının etik, eleştirel ve evrensel odaklı alternatif bir medya pratiği aracılığıyla nasıl yeniden düşünülebileceğini göstermektedir.