RÖPORTAJ SERİSİ: Bilgi, İktidar ve Medya RÖPORTAJ: Gökhan Çolak KONUK: Doç. Dr. Suncem Koçer

Açılış – Alan ve Çerçeve
Dijital antropolojiyi bir çerçeve olarak düşündüğümüzde, sizin çalışmalarınız en çok hangi soruların peşinden gidiyor?
Ben dijitali ayrı bir “yer” olarak, ekranın öbür tarafındaki bir evren olarak düşünmüyorum. Dijital artık gündelik hayatın dokusuna işlemiş durumda: mutfakta, minibüste, hastane koridorunda, deprem çadırında elimizde duran bir şey. Dijital antropoloji benim için tam da bu iç içeliği, insanların telefonlarıyla birlikte nasıl yaşadığını, düşündüğünü, korktuğunu, tartıştığını ve umut ettiğini anlamaya çalışmak demek.
Bu yüzden benim için mesele hiçbir zaman yalnızca yanlış bilgi olmadı. Yanlış bilgi, daha büyük bir hikâyenin en görünür, belki de en gürültülü kısmı. Asıl ilgimi çeken, dijital medyanın toplumun kendi kendisiyle hesaplaştığı bir arenaya dönüşmüş olması. Toplumdaki fay hatları, yani sınıf, cinsiyet, kuşak, inanç ve siyasi aidiyet, burada bir kez daha kırılıyor; ama aynı zamanda yeniden dikiliyor da. Bir yasa tasarısı, bir deprem, bir kadın cinayeti, bir dizinin finali… Her biri bu arenada yeniden anlam kazanıyor. Kimin konuşmaya hakkı olduğu, neyin söylenebilir sayılacağı, kimin acısının görünür olacağı orada pazarlık ediliyor. Ben dijital medyayı toplumun yansıdığı bir ayna olarak değil, toplumsal olanın her gün yeniden üretildiği, müzakere edildiği ve kimi zaman çatışarak kurulduğu bir alan olarak düşünüyorum. Orada kavga da var, ittifak da; sansür de var, ondan kaçmanın bin bir yolu da.

Bu arenada bilgiye baktığımda da şunu soruyorum: Bu bilgi ne iş görüyor? Çünkü bilgi yalnızca bir şeyi anlatmaz, aynı zamanda bir şey yapar. Bir mesajı iletmek bazen sevdiklerini uyarmak, bazen bir gruba ait olduğunu göstermek, bazen öfkeyi paylaşmak, bazen de “ben haberdarım” demektir. Bilginin bu sosyal işlevini görmeden, onun neden bu kadar hızlı yayıldığını ya da neden bu kadar inatla savunulduğunu anlayamayız. Bir de şu var: Her bilgi, dolaşıma girdiği anda bir komplikasyonlar zinciri başlatır. Kim paylaştı, kime ulaştı, kim itiraz etti, kim sustu, hangi kurum devreye girdi, hangi cezai süreç başladı… Bir tweet bir gün sonra bir mahkeme dosyasına, bir WhatsApp mesajı bir mahallede bir panik dalgasına dönüşebilir.
Ben bu zincirin halkalarını tek tek izlemeyi seviyorum. Çünkü o halkalarda insanların yaratıcılığını görüyorum: bir yasağı mizahla delen, bir algoritmayı atlatmanın yolunu bulan, bir kriz anında kendi bilgi ağını sıfırdan kuran insanları. Dışarıdan homojen görünen grupların içeriden ne kadar heterojen olduğunu, tek bir kişinin bile kendi içinde ne kadar çelişkili olabildiğini ve bu çelişkileri dışa vurdukça nasıl görünür kıldığını görüyorum. Karmaşa görüyorum, komplikasyon görüyorum; ama bu bir arıza değil, hayatın ta kendisi. Ve bütün bu karmaşanın içinde insanların yılmazlığını, her şeye rağmen birbirine tutunma ısrarını görüyorum.
Peşinden gittiğim sorular kulağa basit geliyor ama hiç de basit değil: İnsanlar bir bilgiye ne zaman inanır? Kime güvenir, neden güvenir? Bir mesajı neden iletir, neden iletmez? Dijital alanda kim, kiminle, neyin üzerinden çatışıyor veya ittifak kuruyor ve bu, gündelik hayata nasıl geri dönüyor? Özellikle deprem ve pandemi gibi kriz anları, yani belirsizliğin en yoğun olduğu zamanlar, bu soruların en çıplak haliyle görüldüğü anlar. InfodemiLab’de yaptığımız çalışmaların omurgası da bu. Antropolojik bakışın bence en kıymetli tarafı ise şu: Yanlış bilgiyi yalnızca düzeltilmesi gereken bir “hata” ya da cezalandırılması gereken bir “suç” olarak değil, toplumsal ilişkilerin bir ifadesi olarak görmek.

Dijital medya ortamlarında bireyler bilgiyle karşılaştıklarında, doğruluk ve yanlışlık arasındaki sınırları hangi pratikler ve etkileşimler üzerinden kuruyor ve müzakere ediyor?
Sahada en sık karşılaştığımız şey şu: İnsanlar doğruyla yanlışı ayırırken önce içeriğe değil, kişiye bakıyor. “Bunu kim gönderdi?” sorusu, “bu ne diyor?” sorusundan çoğu zaman daha önce geliyor. Aile grubundaki kuzen, mahalle grubundaki eczacı, “bir arkadaşın doktor olan eşi”… Bilginin güvenilirliği, onu taşıyan ilişkinin güvenilirliğine yaslanıyor.
Bunun yanında insanların kendi geliştirdiği küçük doğrulama ritüelleri var ve bunlar bence bize çok şey söylüyor. Birkaç farklı gruba bakıp “herkes aynı şeyi söylüyorsa doğrudur” demek; ekran görüntüsünde bir kurum logosu aramak; ses kaydındaki sesin titrekliğinden samimiyet çıkarmak; bir haberin doğruluk statüsüne önce yorumlarda kimin ne dediğine bakarak karar vermek gibi. Ben bunlara Nagy ve Neff’ten (2015) ödünç alarak “hayal edilen dolaysızlık” diyorum: Tanığın sesi, olay yerinden çekilmiş titrek bir video, insana hiçbir aracı yokmuş gibi, doğrudan gerçeğin kendisine dokunuyormuş gibi hissettiriyor.
Bir de sınırların sessizce çizildiği anlar var: iletmemek, yazıp silmek, “emin değilim ama yine de dikkat edin” diye bir not düşmek. Bunlar dışarıdan görünmeyen ama doğruluğun gündelik hayatta müzakere edildiği çok önemli pratikler. Yani doğruluk bir laboratuvarda değil, bir sohbetin içinde, ilişkilerin arasında kuruluyor; detay diyebileceğimiz anlarda doğru-yanlış sınırları oluşuyor.

Foucault – Hakikat Rejimleri
Foucault’nun “hakikat rejimleri” kavramını düşündüğümüzde, bugün dijital medyada üretilen doğrular nasıl bir iktidar yapısına dayanıyor? Saha çalışmalarınızdan yola çıkarsak insanlar “doğru”yu daha çok otoritelerden mi yoksa kendi sosyal ağlarından mı türetiyor?
Foucault’nun en önemli katkısı, hakikati “bulunacak bir şey” olarak değil, belli kurallar ve iktidar ilişkileri içinde üretilen bir şey olarak düşünmemizi sağlaması. Bugün dijital medyada tek bir hakikat rejimi yok; birbiriyle yarışan, birbirinin içine geçen birkaç rejim var. Devlet var, ki Türkiye’de 2022’deki dezenformasyon yasasıyla neyin “gerçeğe aykırı” olduğunu tanımlama yetkisini çok açık biçimde kendinde topladı. Platformlar var; neyin görünür olacağına onların algoritmaları karar veriyor. Uzmanlar, gazeteciler, doğrulama kuruluşları var. Ve bir de, belki en güçlüsü, insanların kendi yakın çevreleri ve oradaki ilişkisellikleri var.
Sorunuzun ikinci kısmına gelince, sahadan gördüğüm cevap “ikisi de değil, ikisi birden.” İnsanlar otoriteyi tamamen reddetmiyor ama otoritenin sözü bir yakının ağzından geçince inanılır hale geliyor. Bakanlığın açıklamasını değil, o açıklamayı aile grubuna atan ve altına “bunu okuyun” yazan teyzeyi dinliyoruz. Yani sosyal ağlar otoriteyi tercüme eden, onaylayan ya da geçersiz kılan bir ara katman gibi çalışıyor.
Burada beni en çok düşündüren şey, iktidarın yalnızca yukarıdan işlememesi. Bahadır Öz’le birlikte dezenformasyon yasası üzerine yazdığımız makalede (2025), bunu “aşağıdan rıza üretimi” diye adlandırdık: Bilgi kirliliğinden bunalan insanlar, kendi ifade özgürlüklerini kısıtlayabilecek düzenlemeleri zaman zaman kendileri talep edebiliyor. Hakikat rejimi böylece yalnızca dayatılmıyor, gündelik kaygılar üzerinden içselleştiriliyor da.

Latour – Gerçeğin İnşası
Latour’un yaklaşımından hareketle, bir bilginin “gerçek” olarak kabul edilmesi hangi aktörler arasındaki ilişkilerle şekilleniyor? Teknik olarak doğru olan bir bilgi ile sosyal olarak kabul gören bilgi arasında nasıl bir fark gözlemliyorsunuz?
Latour bize şunu öğretiyor: Bir bilgi kendiliğinden sağlam değildir; onu sağlam kılan, kurduğu bağlantılar ve topladığı müttefiklerdir. Bir bilginin “gerçek” olarak kabul edilmesinde yalnızca insanlar rol oynamıyor. Telefon, ekran görüntüsü, bir kurumun logosu, bir harita, bir hashtag, “çok paylaşılan” etiketi, bir algoritma… Hepsi o bilginin yolculuğunda birer aktör. Benim yaklaşımım da bu anlamda sosyoteknik bir yaklaşım: Bilgiyi ne yalnızca teknolojinin ne de yalnızca insanların ürünü olarak görüyorum; insanlarla cihazların, platformlarla gündelik alışkanlıkların, algoritmalarla duyguların iç içe geçtiği ağların içinde şekillenen bir şey olarak ele alıyorum. Bu yüzden “teknik” ile “sosyal” arasına kesin bir çizgi çekmek bana hep biraz yapay geliyor.
Ekran görüntüsü buna çok iyi bir örnek. Latour’un “değişmez taşınır” dediği şeye benziyor: Bağlamından koparılıp gruptan gruba taşınıyor ama her durakta biraz daha “belge” gibi görünüyor. Kimse orijinal kaynağa gitmiyor; ekran görüntüsünün kendisi kanıt haline geliyor.
Teknik olarak doğru olan ile sosyal olarak kabul gören arasındaki fark ise belki de bu işin en kritik tarafı. Bir doğrulama kuruluşunun titizlikle hazırladığı yalanlama teknik olarak kusursuz olabilir ama çoğu zaman yalnız kalıyor; arkasında onu taşıyacak, paylaşacak, sahiplenecek bir ağ yok. Öte yandan yanlış bir bilgi, duyguyla, aidiyetle, “bizden biri söyledi” hissiyle donanmış güçlü bir ağa sahip olabiliyor. O yüzden ben hep şunu söylüyorum: Doğru bilgiyi üretmek yetmiyor; onun hangi saiklerle, hangi sosyal işlevlerle dolaştığını ve gündelik hayatta nasıl kullanıma sokulduğunu çok iyi anlamak gerekiyor. Doğru bilgiyi yalnız bırakmamanın yolu da buradan geçiyor.

Stuart Hall – Temsil ve Anlam
Hall’un encoding/decoding modeline bakarsak, insanlar dijital içerikleri çözümlerken daha çok hangi okuma biçimine yöneliyor? Aynı bilginin farklı topluluklarda farklı gerçeklikler üretmesini nasıl açıklıyorsunuz?
Hall’un modeli çok önemlidir çünkü medya çalışmaları tarihi bağlamında izleyiciyi edilgen bir alıcı olmaktan kurtarmıştır. Mesajı üreten bir anlam kodlar ama okuyan onu kendi deneyimine göre çözer: Egemen okumayla mesajı olduğu gibi kabul edebilir, müzakereci bir okumayla kısmen alıp kısmen esnetebilir ya da karşıt bir okumayla tamamen ters yüz edebilir. Ama şunu da eklemek gerek: Mesajı üreten de aslında bu sürecin dışında, başka bir yerde durmuyor. O da aynı kültürün, aynı güç ilişkilerinin, aynı gündelik dolaşımın içinde; kodlarken kendisi de bir şeyleri okuyor, çözüyor, yeniden yorumluyor. Hele bugün, herkesin aynı anda hem okur hem üretici olduğu dijital ortamda, bir mesajı çözen kişi onu birkaç saniye sonra kendi yorumuyla yeniden kodlayıp dolaşıma sokuyor. Üretici ile alıcı arasındaki o net ayrım çoktan bulanıklaştı.
Hall’un yaklaşımının üzerine o günden bu yana çok şey inşa edildi: izleyici araştırmaları, aktif izleyici tartışmaları, katılımcı kültür üzerine çalışmalar… Bugün modeli olduğu gibi kullanmaktan çok, genişleterek ve esneterek kullanıyoruz. Ama hakkını vermek gerek: Kendi zamanında, medyayı tek yönlü bir aktarım hattı gibi düşünen yaklaşımlara karşı çok önemli ve kritik bir alan açmıştı. Anlamın bir mücadele konusu olduğunu söylemek, o gün için çok dönüştürücü bir hamleydi.
Sahada en yaygın gördüğüm, müzakereci okuma. İnsanlar “doğrudur ama bizim için geçerli değil” ya da “bir kısmı doğru, gerisini abartıyorlar” gibi cümlelerle bilgiyi kendi hayatlarına göre uyarlıyorlar. Ama son yıllarda beni düşündüren bir kayma var: Karşıt okuma bir kimliğe dönüşmeye başladı. “Birtakım medya söylüyorsa tersidir” refleksi, eleştirel düşünce gibi görünüyor ama aslında düşünmeyi kestirip atan bir kısa yol. Medya okuryazarlığı adına öğrettiğimiz “her şeyi sorgula” şüpheciliği, bazen herkese karşı topyekûn bir güvensizliğe dönüşebiliyor.
Aynı bilginin farklı topluluklarda farklı gerçeklikler üretmesini ise güvenin tarihiyle açıklıyorum. Bir topluluk geçmişte kurumlardan ne gördüyse, bugünkü mesajı da o hafızayla çözüyor. Bir resmî açıklama bir yerde rahatlatıcı bir güvence olarak okunurken, kendini yalnız bırakılmış hisseden bir topluluk için “yine bir şeyler saklanıyor” anlamına gelebiliyor. Mesaj aynı, ama onu okuyan hafıza farklı.

Bourdieu – Habitus ve Alan
Bourdieu’nün habitus kavramı çerçevesinde, bireylerin bilgiye yaklaşımı ne ölçüde sosyal ve kültürel konumlarıyla belirleniyor? Medya alanında “meşru bilgi”yi kimler belirliyor?
Bourdieu burada çok işe yarıyor ama bir uyarıyla: Habitus belirleyici, fakat mekanik değil. Bilgiye nasıl yaklaştığımız; aileden aldığımız alışkanlıklarla, eğitimimizle, kime “büyük” dediğimizle, hangi kaynağı “bizim gibi insanların” kaynağı saydığımızla çok ilgili. Kimi evde doktorun sözü son sözdür, kimi evde mahalledeki tecrübeli büyüğün.
Yaygın bir varsayım var: Eğitimli insanlar yanlış bilgiye daha az kanar. Sahada gördüğümüz şey ise epey farklı. Kültürel sermaye insanları yanlış bilgiden korumuyor; onlara farklı türden yanlışlara inanma ve bunları belki de daha ikna edici bir dille savunma becerisi veriyor. “Hakemli olmayan bir ön baskı makale”, bir wellness gurusu, İngilizce bir video… Kültürel sermaye, yanlış bilgiyi meşrulaştırmanın araçlarını da sağlayabiliyor.
Meşru bilgiyi kimin belirlediği sorusu ise tam bir alan mücadelesi, ideolojik bir savaş. Gazeteciler, akademisyenler, devlet, platformlar ve artık bu sahneye çok güçlü biçimde giren içerik üreticileri, yani “doktor influencer”lar, “uzman” kimliğiyle konuşan yeni figürler… Burada sosyolog Nathalie Heinich’in “görünürlük sermayesi” dediği şey çok belirleyici hale geliyor (Heinich, De la visibilité, 2012). Bugün bir bilginin meşruiyeti, bazen ardındaki uzmanlıktan çok, onu söyleyen kişinin takipçi sayısından ve sahnede ne kadar rahat durduğundan besleniyor.

Zuboff – Gözetim Kapitalizmi
Zuboff’un gözetim kapitalizmi yaklaşımı bağlamında, algoritmalar bilgiye erişimimizi nasıl şekillendiriyor? İnsanlar bu yönlendirmelerin ne kadar farkında?
Zuboff’un en önemli katkısı bence şunu göstermesi: Algoritmalar bize bilgi sunmuyor, dikkatimizi yönetiyor. Neye bakacağımızı, ne kadar bakacağımızı, sonra neye tıklayacağımızı tahmin edip bunu satılabilir bir ürüne dönüştürüyorlar. Bilgiye erişimimiz böylece merakımızla değil, tahmin edilebilirliğimizle şekilleniyor. Öfke, korku ve şaşkınlık uyandıran içerikler bu düzende doğal olarak öne çıkıyor; çünkü bizi ekranda en uzun onlar tutuyor.
Peki insanlar farkında mı? Bence evet, hem de sandığımızdan fazla. Sahada herkesin bir “halk algoritma teorisi” var: “Telefon beni dinliyor, bahsettiğim şeyin reklamı çıktı”, “Şu kelimeyi yazarsan gönderin gizleniyor”, “Sabah paylaşırsan daha çok kişi görür”. Bunların bir kısmı doğru, bir kısmı efsane ama hepsi insanların bu sistemi anlamaya ve onunla pazarlık etmeye çalıştığını gösteriyor.
Asıl mesele farkındalığın eyleme ya da direnişe dönüşmemesi. Nora Draper ve Joseph Turow bunu “dijital boyun eğme” (digital resignation) diye adlandırıyor ve bu duygunun şirketler tarafından bilinçli olarak beslendiğini gösteriyor (Draper ve Turow, 2019). Bizdeki hali bence bir tür dijital tevekkül: “Biliyorum izleniyorum ama ne yapayım, herkes kullanıyor.” Çiğdem Bozdağ’la birlikte Türkiye’de haber tüketimi üzerine yaptığımız çalışmada benzer bir hali “şüpheci atalet” diye adlandırmıştık: İnsanlar haberlere ve kaynaklara şüpheyle yaklaşıyor ama bu şüphe bir eyleme, bir doğrulama çabasına dönüşmüyor (Bozdağ ve Koçer, 2022). Bir de Türkiye bağlamında Zuboff’u biraz yerelleştirmek gerekiyor. Burada gözetim yalnızca şirketlerin ticari mantığıyla değil, devletin denetim mantığıyla da iç içe. İnsanlar yalnızca reklam için değil, söyledikleri yüzünden de izlendiklerini düşündüklerinde ortaya bambaşka bir şey çıkıyor: öz-sansür.

Habermas – Kamusal Alan
Habermas’ın kamusal alan kavramını düşünürsek, sosyal medya gerçekten bir tartışma alanı mı yoksa parçalanmış mikro-kamular mı üretiyor? Bu durum sizin saha bulgularınızda nasıl görünüyor?
Önce küçük bir itiraz: Habermas’ın tarif ettiği o ideal, herkesin eşit koşullarda akıl yürüttüğü kamusal alan hiçbir zaman tam olarak var olmadı. Nancy Fraser’ın da hatırlattığı gibi, kadınlar, işçiler, azınlıklar o kahvehanelerin ve salonların dışında kendi “karşı kamularını” kurmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla sosyal medyanın kamusal alanı “bozduğunu” söylemek, biraz da hiç var olmamış bir altın çağa ağıt yakmak gibi.
Bununla birlikte, evet, bugün çok parçalı mikro-kamular içinde yaşıyoruz. Ve bunların hepsi kötü değil; bazı topluluklar için ilk kez seslerini duyurabildikleri alanlar. Sorun, bu mikro- kamuların birbirine kapılarını kapatması, birbirini duymaz hale gelmesi.
Saha bulgularımızda beni en çok düşündüren şey şu: Tartışma, kamusaldan özele doğru göç ediyor. İnsanlar asıl konuşmalarını açık hesaplarda değil WhatsApp gruplarında, kapalı hesaplarda, “yakın arkadaşlar” listelerinde yapıyor. Kamusal alan yavaş yavaş bir fısıltı alanına dönüşüyor. Bunun bir nedeni kutuplaşmanın yorgunluğu, bir nedeni de öz-sansür. Öte yandan 6 Şubat depremlerinin ilk saatlerinde sosyal medyanın bir anda dev bir koordinasyon ve dayanışma alanına dönüştüğünü de gördük. Kamusal alanın belki de en somut, en hayati hali buydu. O yüzden potansiyelin hâlâ orada durduğunu düşünüyorum; mesele onu nasıl koruduğumuz.

Baudrillard – Simülasyon
Baudrillard’ın simülasyon kavramından hareketle, bugün maruz kaldığımız bilgi gerçekliği mi temsil ediyor yoksa onun yerini mi alıyor? Özellikle kriz dönemlerinde bu durum nasıl derinleşiyor?
Baudrillard’ı okumak her zaman keyiflidir ama ben kriz çalışan biri olarak ona biraz temkinle yaklaşıyorum. Çünkü deprem anında enkaz altındaki birinin paylaştığı konum bir simülasyon değil; çok gerçek, çok acil, hayat-memat meselesi. Kriz anları, Baudrillard’ın “gerçek kayboldu” tezini doğrulamaktan çok onu zorlayan anlar. İnsanlar tam o anlarda gerçeğe en çok ihtiyaç duyuyor.
Ama Baudrillard’ın sezgilerinin bugün yeniden çok anlamlı hale geldiği bir alan var: yapay zekâ ile üretilen görüntüler ve deepfake’ler. Burada iki yönlü bir tehlike görüyorum. Birincisi, sahte bir görüntünün gerçeğin yerine geçmesi. İkincisi, belki daha sinsi olanı, gerçek bir görüntünün “bu da yapay zekâ” denilerek kolayca reddedilebilmesi. Literatürde buna “yalancının kârı” deniyor. Her şeyin sahte olabileceği bir ortamda, işine gelmeyen her gerçeği sahte ilan etmek çok kolaylaşıyor.
Kriz dönemlerinde bu durum derinleşiyor çünkü duygular yoğunlaşıyor. Bazen sahte bir görüntü, gerçeğinden duygusal olarak daha “gerçek” hissettiriyor; acıyı, öfkeyi, umudu daha yoğun taşıyor. Baudrillard’ın hipergerçeklik dediği şey tam da bu: Kopya, aslından daha ikna edici hale geliyor. Kriz anında temsil ile gerçek arasındaki o mesafe, hayati bir mesafeye dönüşüyor.

InfodemiLab ve Kriz Çalışmaları
Kriz dönemlerinde insanların bilgiye yaklaşımı nasıl değişiyor? Pandemi gibi süreçlerde sizi en çok şaşırtan gözlem neydi? Belirsizlik anlarında insanlar daha çok rasyonel mi yoksa duygusal reflekslerle mi hareket ediyor?
Kriz dönemlerinde insanlar bilgiye âdeta açlıkla yaklaşıyor. Belirsizlik dayanılması çok zor bir duygu ve insan zihni o boşluğu bir şekilde doldurmak istiyor. Resmî kanallar yavaş kaldığında, açıklamalar çelişkili olduğunda ya da hiç gelmediğinde, o boşluğu söylentiler, ses kayıtları ve “bir yakınımdan duydum”lar dolduruyor. Bu yüzden ben bilgi kirliliğini çoğu zaman bir bilgi boşluğu sorunu olarak da okuyorum.
Beni en çok şaşırtan, ya da şöyle söyleyeyim, en çok düşündüren gözlem şuydu: İnsanlar emin olmadıkları bir bilgiyi bile bile paylaşabiliyor ve bunu çoğu zaman bir sevgi jesti olarak yapıyor. Pandeminin ilk aylarını düşünün: Aile WhatsApp gruplarına sabah erkenden düşen “sıcak su için, virüs boğazda ölüyor” mesajları, “yarın sokağa çıkma yasağı geliyormuş, ekmeği şimdiden alın” uyarıları, gece yarısı iletilen uzun ses kayıtları… Bunları gönderen çoğu zaman bir anne, bir teyze, bir ağabey. Mesajın altına eklenen not da hemen hep aynı: “Doğru mu bilmiyorum ama ya doğruysa, siz yine de dikkat edin.”
Bu mesajlar aslında bilgiden çok bir ilişki taşıyor. “Seni düşünüyorum”, “başına bir şey gelsin istemem”, “uzakta olsam da sana göz kulak oluyorum” demenin bir yolu. Özellikle bir araya gelemediğimiz, birbirimize sarılamadığımız o dönemde bir mesajı iletmek bir tür dijital dokunuştu. Paylaşmamak, uyarmamak ise bazen bir ihmal gibi hissediliyordu; “ya doğruysa ve ben haber vermediysem” kaygısı, “ya yanlışsa” kaygısından çok daha ağır basıyordu. Yani yanlış bilgi, bir özen ve dayanışma dilinin içinde dolaşıyor; onu taşıyan şey çoğu zaman merak değil, sevgi ve sorumluluk duygusu.
Bu, dezenformasyonla mücadeleyi nasıl düşündüğümüzü kökten değiştiriyor. Bizim için asıl soru, mesajı gönderenin niyetinden çok, o mesajın ne iş gördüğü, hangi sosyal işlevi yerine getirdiği. Aile grubuna düşen bir uyarı mesajı bağ kurmanın, ilgiyi göstermenin, belirsizliği birlikte taşımanın bir aracı. O yüzden “bu yalan” diye sert bir düzeltme yapmak çoğu zaman işe yaramıyor, hatta ilişkiyi yaralıyor; çünkü düzeltilen şey yalnızca bir bilgi değil, o mesajın gördüğü bütün bu iş. Düzeltmenin de aynı işlevi üstlenebilmesi gerekiyor: “Düşündüğün için sağ ol, ben de baktım, şöyle bir açıklama var.” Doğru bilgi de aynı ilişki dilinin içinde dolaşabildiğinde karşılık buluyor.
Rasyonel mi duygusal mı sorusuna gelince, açıkçası bu ikiliğin kendisini pek sevmiyorum. Duygu, rasyonelliğin karşıtı değil; çoğu zaman onun bir biçimi. Belirsizlik anında güvendiğin birinin sesine kulak vermek son derece makul bir kısa yol. Korku, dikkatimizi tehlikeye yöneltir; kaygı, bizi önlem almaya iter. Sorun duygunun kendisi değil, duygunun sömürülmesi.
Belki de buradan söylenebilecek en önemli şey şu:
Yaşadığımız hakikat krizi, özünde bir güven krizi. Dolayısıyla çözüm de yalnızca daha fazla doğrulama, daha fazla düzenleme değil; ilişkilerin, kurumlara ve birbirimize duyduğumuz güvenin onarılması. InfodemiLab’de topluluk dayanıklılığına bu kadar önem vermemizin nedeni de bu. Bilgi kirliliğine karşı en güçlü aşı, sağlam ilişkiler.








Bir Cevap Yazın