Röportaj Serisi: Kültür, Sanat ve Ses Çalışmaları Röportaj: Gökhan Çolak ve Arzu Karaduman | Röportaj Konuğu: Banu Çiçek Tülü

Sesle Düşünmek, Sesle Üretmek
Kentsel tasarım geçmişinizle birlikte bugün ses sanatına, müzik üretimine ve DJ’liğe uzanan güçlü bir
çizginiz var. Sesi bir düşünme ve ifade biçimi olarak nasıl tanımlıyorsunuz? “Ses metodolojisi” sizin için ne
ifade ediyor?
Çok ayaklı ve disiplinlerarası bir pratiğim var. Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama bölümünde aldığım eğitim, mekân, kent ve kamusal alan üzerine düşünmeye başladığım ilk zeminlerden biriydi. Bugün ise ses sanatı, müzik üretimi, DJ’lik ve akademik araştırma pratiğimde bu bakış açısını farklı disiplinlerle birlikte yeniden kuruyor ve
genişletiyorum. Bu alanları birbirinden ayrı değil, birbirini besleyen düşünme ve üretme biçimleri olarak görüyorum.
Aslında yaptığım şeyi tamamen yeni bir metodoloji icat etmek olarak tanımlamam. Daha çok kentsel tasarım ve planlama yöntemlerini, feminist ve queer metodolojileri, sanatsal araştırmayı ve eleştirel düşünceyi bir araya getiriyor; bunları ses üzerinden yeniden okuyorum. Benim için ses yalnızca estetik bir malzeme değil; düşünmenin, araştırmanın ve dünyayla ilişki kurmanın bir biçimi.
“Ses metodolojisi” dediğim şey de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Dinlemeyi pasif bir eylem olarak değil, bilgi üretmenin ve mekânı anlamanın bir yöntemi olarak görüyorum. Kenti analiz etmek için kullanılan yürüyüş, haritalama ve gözlem gibi yöntemleri dinleme, alan kayıtları, ses yürüyüşleri ve işitsel hafızayla buluşturuyorum. Böylece ses hem araştırmanın yöntemi hem de üretimin malzemesi haline geliyor.
Özellikle feminist ve queer metodolojiler bu yaklaşımı besliyor. Çünkü bu perspektifler tek bir doğru yerine çoğul deneyimlere, bedensel bilgiye, bakım pratiklerine ve marjinalleştirilmiş seslere alan açıyor. Ben de ses aracılığıyla kentte çoğu zaman duyulmayan, bastırılan ya da görünmez kalan deneyimleri dinlemeye çalışıyorum.
Bu yüzden ses sanatı, müzik üretimi, DJ’lik ve araştırmacılık benim için ayrı alanlar değil; hepsi dinleme pratiği etrafında kesişiyor. DJ kabininde, bir ses enstalasyonunda ya da akademik araştırmada yaptığım şey özünde aynı: sesi, mekânı ve toplumsal ilişkileri anlamak ve yeniden hayal etmek için bir araç olarak kullanmak.

Ses, Politika ve Toplumsal Hayal Gücü
Çalışmalarınızda ses yalnızca estetik bir unsur değil, aynı zamanda sosyal ve politik bir araç. Sanatsal,
kültürel ve politik hayal gücünü bir “sosyal değişim aracı” olarak kullanma fikriniz nasıl şekillendi?
Sanırım bu yaklaşım tek bir ana ya da deneyime dayanmıyor; zaman içinde farklı eğitimler, şehirler ve kolektif deneyimler içinde şekillendi. Barcelona’da tamamladığım Independent Studies Programı sırasında eleştirel ve Marksist teoriyle yoğun olarak tanıştım. Ardından Berlin’e yerleşmemle birlikte sanat, müzik ve aktivizm pratiklerinin iç içe geçtiği farklı kolektif ağların parçası oldum. Hamburg Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Tasarım Teorisi
alanında tamamladığım doktora ise sanatı yalnızca estetik bir üretim alanı değil, bilgi üretmenin ve toplumsal ilişkileri sorgulamanın bir yöntemi olarak düşünmeme katkı sağladı.
Aslında bu politik bakışın kökleri Türkiye’de atıldı. Kent mücadeleleri, kamusal alan tartışmaları, aktivizm ve müziğin bir araya geldiği kolektif kültür, sesin ve dansın yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda politik araçlar olabileceğini bana erken yaşlarda gösterdi. Berlin’de ise bu deneyim, queer ve feminist kolektifler, rave kültürü ve disiplinlerarası sanat ortamı içinde yeni biçimler kazandı.
Bu yüzden benim için sanat, araştırma, müzik üretimi ve DJ’lik birbirinden ayrılan alanlar değil. Politik olan, yaptığım işin üzerine sonradan eklenen bir katman değil; düşünme, üretme ve birlikte yaşama biçimimin doğal bir parçası. Eve döndüğümde geride bıraktığım bir meslek yapmıyorum. Araştırmak, dinlemek, müzik yapmak, dans etmek ve kolektif alanlar kurmak gündelik yaşamımın devamı. Sanatsal, kültürel ve politik hayal gücünü de tam burada, yeni
karşılaşmalar, dayanışmalar ve alternatif yaşam biçimleri kurabilme potansiyelinde görüyorum. Ses ise bu hayal gücünü harekete geçiren en güçlü araçlardan biri.

Feminist ve Queer Teori ile Sanatın Kesişimi
Uygulamaya dayalı sanat yaklaşımınız feminist ve queer teoriden besleniyor. Bu teoriler üretiminizde sadece bir kavramsal çerçeve mi, yoksa yöntemsel bir yönlendirici mi?
Benim için feminist ve queer teori yalnızca üretimin üzerine yerleştirilen kavramsal bir çerçeve değil; araştırma yapma, dinleme, birlikte çalışma ve bilgi üretme biçimimi şekillendiren metodolojik bir yaklaşım. Bu nedenle teoriyi pratiğimden ayrı düşünmüyorum. Özellikle ses ve dinleme üzerinden çalışırken, feminist ve queer düşünce bana kimin duyulduğunu, kimin susturulduğunu ve hangi bilgi biçimlerinin görünmez bırakıldığını sormayı öğretiyor. Dinlemeyi pasif bir eylem olarak değil; bakım, karşılıklılık ve etik bir ilişki kurma pratiği olarak görüyorum. Bu anlamda ses, yalnızca işitsel bir deneyim değil, dünyayla farklı bir ilişki kurma önerisi.
Bu yaklaşımda Pauline Oliveros’un Deep Listening pratiği, Salomé Voegelin’in dinlemeyi bilgi üretimi olarak ele alan çalışmaları ve Brandon LaBelle’in sesin toplumsal ve politik potansiyeline dair düşünceleri benim için önemli referanslar. Aynı zamanda Donna Haraway’in konumlanmış bilgi (situated knowledge) yaklaşımı, María Puig de la
Bellacasa’nın bakım etiği ve Astrida Neimanis’in bedensellik ve ekoloji üzerine geliştirdiği düşünceler de araştırma yöntemimi etkiliyor. Bu isimlerden ilham alıyorum ancak onları birebir uygulamaktan ziyade, kendi deneyimlerim, yaşadığım coğrafyalar ve ses pratiğim üzerinden yeniden yorumlamaya çalışıyorum.
Dolayısıyla feminist ve queer teori benim için yalnızca ne düşündüğümü değil, nasıl dinlediğimi, nasıl araştırdığımı, nasıl işbirliği kurduğumu ve nasıl ürettiğimi belirleyen bir yöntem. Ses de bu yöntemin en güçlü araçlarından biri; farklı sesleri, hafızaları ve deneyimleri bir araya getirebilen, hiyerarşileri sorgulayan ve yeni karşılaşmalara alan açan
ilişkisel bir pratik.
Dijitalleşme, Katılımcılık ve Dijital Kültür
Dijitalleşme bugün yalnızca iletişim biçimlerini değil, kültürel üretim ve paylaşım pratiklerini de dönüştürüyor. Çalışmalarınızda katılımcılık, sosyal tasarım ve ses üzerinden kurduğunuz üretim biçiminin dijital kültürün oluşumuna nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz? Dijitalleşme sanat ve toplum arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden şekillendiriyor?
Dijitalleşme bugün yalnızca üretim ve dolaşım biçimlerimizi değiştirmiyor; aynı zamanda nasıl dinlediğimizi, nasıl hatırladığımızı ve birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuzu da dönüştürüyor. Benim pratiğimde dijital araçlar önemli olsa da, asıl ilgilendiğim şey teknolojinin kendisinden çok, onun nasıl kolektif deneyimler ve yeni kamusallıklar
üretebildiği.
Katılımcı projelerimde sesi, insanları bir araya getiren ve farklı deneyimlerin yan yana var olabileceği bir araç olarak kullanıyorum. Dijital platformlar bu karşılaşmaları görünür kılabiliyor, farklı coğrafyalar arasında bilgi ve deneyim paylaşımını mümkün kılıyor. Ancak aynı zamanda seslerin hızla tüketildiği, algoritmalar tarafından görünürlüklerinin belirlendiği bir ortam da yaratıyor. Bu nedenle dijital kültürü yalnızca özgürleştirici bir alan olarak görmüyorum; eleştirel yaklaşılması gereken yeni güç ilişkileri de üretiyor.
Benim için önemli olan, dijital araçları fiziksel karşılaşmaların yerine koymak değil, onları tamamlayan araçlar olarak düşünmek. Bir ses yürüyüşü, kolektif dinleme oturumu ya da DJ performansı dijital ortamda dolaşıma girebilir; ancak sesin bedensel, mekânsal ve kolektif deneyimi hâlâ üretimimin merkezinde yer alıyor. Çünkü dinlemek, yalnızca kulakla gerçekleşen bir eylem değil; beden, hafıza ve mekânla kurulan ilişkisel bir deneyim.
Bu anlamda dijitalleşmenin sanat ve toplum arasındaki ilişkiyi daha geçirgen hâle getirdiğini düşünüyorum. Bilgi artık yalnızca kurumlar tarafından üretilmiyor; sanatçılar, araştırmacılar, aktivistler ve farklı topluluklar arasında dolaşıyor. Ben de çalışmalarımda bu dolaşımı destekleyen, katılımı teşvik eden ve farklı seslerin birlikte var olabileceği alanlar kurmaya çalışıyorum. Dijital kültürün en büyük potansiyelini de burada görüyorum: daha fazla içerik üretmekte değil, daha kapsayıcı dinleme biçimleri ve yeni dayanışma ağları geliştirebilmekte.

Kentsel Mekân, Sömürge Tarihi ve Bellek
Kentsel mekân analizlerinizde sömürge tarihi, apartheid ve oryantalizm öne çıkıyor; özellikle Orta Doğu ve Afrika bağlamlarına dikkat çekiyorsunuz. Bu coğrafyalara odaklanmanızın düşünsel arka planı nedir?
Bu coğrafyalara olan ilgim akademik bir araştırma konusu olarak değil, öğrenmeye duyduğum meraktan doğdu ve hâlâ devam eden bir süreç. Almanya’ya taşındıktan sonra sömürge tarihi, oryantalizm ve Avrupa’nın Orta Doğu ile Afrika’yla kurduğu ilişkileri daha yakından okumaya başladım. Açıkçası Türkiye’de büyürken, en azından benim kuşağım için bu tarihler ve coğrafyalar yeterince konuşulmuyordu. Bu yüzden kendimi sürekli öğrenen ve
eksik bıraktığım yerleri tamamlamaya çalışan biri olarak görüyorum.
Bu ilgi, Akademie Schloss Solitude’un düzenlediği sanatçı değişim programıyla Namibya’ya gitmemle birlikte çok daha somut bir hâl aldı. Dört ay boyunca Windhoek’ta yaşadım ve ardından College of the Arts’ta misafir öğretim görevlisi olarak ses sanatı dersleri verdim. Aynı zamanda iki yıl üst üste genç müzisyenlerle birlikte ses ve müzik üretimi üzerine atölyeler yürüttüm. Bu deneyim, yalnızca üretim pratiğimi değil, dünyaya bakışımı da değiştirdi.
Namibya’da yaşarken Almanya ile Namibya arasındaki sömürge tarihini ve bunun bugüne uzanan etkilerini yerinde öğrenme fırsatı buldum. Kitaplardan okuyabileceğim bilgilerin ötesinde, bu tarihin gündelik yaşamda, hafızada ve kültürel üretimde nasıl var olmaya devam ettiğini deneyimledim. Bu süreç beni özellikle ses arşivlerine, sözlü tarihlere ve işitsel hafızaya yöneltti. Sesin, resmî tarihin dışında kalan anlatıları taşıyabilen güçlü bir araç
olduğunu fark ettim.
Bugün de araştırmalarım bu merak etrafında gelişmeye devam ediyor. Özellikle Orta Doğu ve Afrika’daki işitsel kültürler, ses arşivleri ve dinleme pratikleriyle ilgileniyorum. Bu coğrafyaları temsil etmek ya da onlar adına konuşmak gibi bir iddiam yok; daha çok dinlemeye, öğrenmeye ve farklı bilgi biçimlerinden beslenmeye çalışıyorum. Sanırım çalışmalarımın çıkış noktası da tam olarak bu: kesin cevaplar vermekten çok, dinleyerek yeni sorular sormaya devam etmek.

Üretim Sürecinin Önemi
Sanatsal üretim sürecinizin kendisinin çok önemli olduğunu belirtiyorsunuz. Sizin için “süreç” neden bu kadar kıymetli? Süreç ve eser arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?
Benim için süreç, esere giden bir hazırlık aşaması değil; üretimin kendisi. Araştırma, dinleme, karşılaşmalar, birlikte düşünmek, denemek, hata yapmak ve dönüşmek, ortaya çıkan iş kadar değerli. Çoğu zaman eser, o uzun sürecin yalnızca belirli bir andaki görünür hâli oluyor. Bu yaklaşım feminist ve queer metodolojilerle de yakından ilişkili.
Özellikle Donna Haraway’in staying with the trouble yaklaşımı beni çok etkiliyor. Haraway, belirsizlikleri hızla
çözmeye çalışmak yerine onların içinde kalmayı, ilişkiler kurmayı ve birlikte düşünmeyi öneriyor. Ben de üretim pratiğimde kesin sonuçlara ulaşmaktan çok, sorularla yaşamayı ve araştırmanın yön değiştirmesine izin vermeyi önemsiyorum.
Ses de bu düşünceyi çok iyi taşıyan bir malzeme. Bir ses ortaya çıktığı anda kaybolmaya başlar ama aynı zamanda yankılanır, başka yüzeylere çarpar, başka bedenlerde ve hafızalarda yaşamaya devam eder. Hiçbir ses tek bir ana ya da tek bir mekâna ait değildir. Bu yüzden ses benim için hiçbir zaman tamamlanmış ya da sabit bir nesne olmadı; sürekli dolaşan, dönüşen ve farklı karşılaşmalarla yeniden anlam kazanan canlı bir oluş hâli.
Belki de bu yüzden işlerimi hiçbir zaman tamamen bitmiş olarak görmüyorum. Bir eser sergilendiğinde ya da bir performans sona erdiğinde benim için tamamlanmış olmuyor; farklı dinleyicilerle, farklı mekânlarda ve farklı zamanlarda yeniden üretilmeye devam ediyor. Tıpkı ses gibi… Titreşimi ve yankısı ilk duyulduğu anın ötesine geçiyor, yeni ilişkiler kuruyor ve dönüşmeye devam ediyor. Sanırım süreç benim için tam da bu yüzden kıymetli: bitmeyen,
yankılanan ve her karşılaşmada yeniden şekillenen bir pratik olduğu için.

Çok Katmanlı Sunum Biçimleri
Çalışmalarınızda çok kanallı ses ve video enstalasyonları, heykelsi öğeler, tekstil, çeşitli nesneler ve ışık bir arada yer alıyor. Bu çok katmanlı sunum dili nasıl oluştu? Biçim ve teknik, düşüncenizi nasıl etkiliyor?
Benim için malzeme hiçbir zaman fikrin arkasından gelen bir seçim olmadı. Tam tersine, her araştırma kendi biçimini ve malzemesini öneriyor. Bazen bir soru yalnızca sesle ifade edilebiliyor, bazen tekstille, bazen video ya da heykelsi bir formla. Bu yüzden üretimlerim baştan belirlenmiş bir estetik dile bağlı kalmıyor; araştırmanın kendisi hangi araçlara ihtiyaç duyuyorsa onları takip ediyorum.
Ses elbette pratiğimin merkezinde yer alıyor. Ancak sesi hiçbir zaman tek başına düşünmüyorum. Ses her zaman bir bedenle, bir mekânla, bir yüzeyle ve bir hafızayla ilişki kuruyor. Bu nedenle tekstil, heykelsi öğeler, ışık ya da video benim işlerimde sesi tamamlayan unsurlar değil; onunla birlikte çalışan, onu taşıyan ve dönüştüren katmanlar. Özellikle tekstille çalışmayı seviyorum çünkü hem hafızayı hem de bakım, emek ve bedenselliği çağrıştıran güçlü bir malzeme. Ses gibi tekstil de katmanlı, dokunsal ve zamana yayılan bir yapı kuruyor.
Sanırım bu yaklaşım biraz da şehir ve mekân üzerine düşünme biçimimden geliyor. Bir kenti yalnızca görerek deneyimlemiyoruz; onu duyuyor, dokunuyor, kokluyor ve içinde hareket ediyoruz. Ben de enstalasyonlarımı tek bir duyuya hitap eden işler olarak değil, izleyicinin bedensel olarak içine girebildiği deneyimler olarak kurgulamaya çalışıyorum.
Biçim ve teknik de düşüncenin sonradan giydirildiği araçlar değil; düşüncenin kendisini dönüştüren unsurlar. Özellikle analog ses teknolojileriyle çalışırken bunu çok hissediyorum. Bir cihazın sınırları, bir hoparlörün mekânla kurduğu ilişki ya da bir kumaşın sesi emme biçimi, araştırmayı beklemediğim yönlere taşıyabiliyor. Bu yüzden teknik benim için yalnızca uygulama değil, düşünmenin de bir yolu. Üretim sürecinde malzemeyi dinlemeye çalışıyorum. Çoğu zaman eserin nasıl şekilleneceğini ben belirlemiyorum; ses, mekân ve kullandığım malzemeler birlikte karar veriyor.

Uluslararası Programların Katkısı
IdeasCity, Sound of Our Cities, Ankara Queer Sanat Rezidansı, Namibya Programı ve Party as Form gibi farklı uluslararası programlarda yer aldınız. Bu deneyimler sanatsal pratiğinizi ve düşünsel yaklaşımınızı nasıl dönüştürdü?
Sanatçı değişim programlarının geçiciliği beni her zaman heyecanlandırıyor. Kısa süreli de olsa farklı coğrafyalarda yaşamak, yerel topluluklarla çalışmak ve yeni dinleme biçimleri geliştirmek pratiğimi sürekli dönüştürüyor. Bu programları yalnızca üretim yapmak için değil, öğrenmek, bilgi alışverişinde bulunmak ve kendi yöntemlerimi yeniden düşünmek için önemli alanlar olarak görüyorum. Her karşılaşma, yeni bir araştırmanın ve uzun soluklu ilişkilerin başlangıcı oluyor.

Akademi ve Sanatın Birlikte Yürüyüşü
Barselona, Hamburg ve Berlin eksenindeki akademik yolculuğunuzla sanat pratiğiniz birbirini nasıl besliyor? Öğretim ve üretim arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?
Bu benim için aslında çok kişisel bir hikâye. Sanatla ilgilenmek ve sanat eğitimi almak hep istediğim bir şeydi. Ancak ben üniversiteye başladığım dönemde Türkiye’de sanat eğitimi bugünkü kadar erişilebilir değildi; hatta hâlâ birçok insan için değil. Sanat, “meslek” olarak kolayca seçilebilen bir alan değildi. Özellikle kadınlar için daha güvenli, daha “garanti” görülen meslekler teşvik ediliyordu. Ben de o dönemde Şehir ve Bölge Planlama okudum. Bugün geriye dönüp baktığımda bundan pişmanlık duymuyorum; tam tersine, o eğitimin bana kazandırdığı düşünme biçimini hâlâ taşıyorum. Ama aynı zamanda bunun yalnızca bireysel bir tercih değil, içinde yaşadığımız sosyal ve kültürel koşulların da bir parçası olduğunu biliyorum.
Barcelona’ya taşınmamla birlikte ilk kez sanatı doğrudan çalışabileceğim ve üzerine düşünebileceğim bir ortamın içine girdim. Hamburg’da Tasarım Teorisi alanında yaptığım doktora ise araştırma ve sanat pratiğimi birbirine daha da yaklaştırdı. Benim için akademi ve sanat hiçbir zaman iki ayrı dünya olmadı; biri diğerini sürekli besledi.
Öğretmek de bu ilişkinin önemli bir parçası. Ders verdiğim her ortamda aslında ben de öğreniyorum. Öğrencilerle kurulan diyaloglar, farklı coğrafyalardan gelen deneyimler ve birlikte yürütülen araştırmalar kendi pratiğimi yeniden düşünmemi sağlıyor. Bilgiyi tek yönlü aktaran biri olmaktan çok, birlikte öğrenen biri olmayı önemsiyorum.
Belki de bu yüzden akademik yolculuğumla sanat pratiğim arasında net bir sınır yok. İkisi de merakla besleniyor; sürekli değişen, birbirini dönüştüren ve hâlâ devam eden bir öğrenme sürecinin parçası.

Sonic Journey ve Kamusal Dinleme Kültürü
Berlin’de her ay yayınlanan “Sonic Journey” programınız sesi kamusal bir paylaşım alanı haline getiriyor. Bu program sizin için nasıl bir deneyim alanı? Dinleme kültürünü dönüştürme potansiyeli olduğunu düşünüyor musunuz?
Benim için Sonic Journey’i özel kılan şey, Refuge Worldwide’ın bir community radio olmasının ötesinde, Berlin’de kendimi bir aile gibi hissettiğim yerlerden biri olması. Kent için çok önemli bir rol üstlendiğini düşünüyorum. Farklı topluluklara alan açıyor, bağımsız sesleri görünür kılıyor ve en önemlisi de fikirlerinin arkasında korkusuzca duruyor. Bugün bunun giderek daha da kıymetli olduğunu düşünüyorum. Programın içeriği ve konuk seçimleri konusunda bana duydukları güven de benim için çok değerli. Bu özgürlük sayesinde gerçekten merak ettiğim insanları davet edebiliyor, Berlin’den geçen müzisyenleri, ses sanatçılarını ve araştırmacıları dinleyicilerle buluşturabiliyorum. Aynı zamanda seyahat ettiğim ve araştırma yaptığım farklı şehirlerden sesleri, hikâyeleri ve müzikleri de programa taşıyorum. Benim için önemli olan, farklı coğrafyalar arasında beklenmedik işitsel bağlantılar kurabilmek ve ana akımda daha az yer bulan seslere alan açmak.
Aslında Sonic Journey, araştırma pratiğimin doğal bir uzantısı. Her bölüm benim için yeni insanlarla tanıştığım, öğrendiğim ve keşfetmeye devam ettiğim bir alan. Bu yüzden onu yalnızca bir radyo programı olarak değil, merak, paylaşım ve dayanışma üzerine kurulu canlı bir dinleme pratiği olarak görüyorum.







Yorum bırakın