Röportaj Serisi: Karelerin Ötesinde Sinemaya, Hikâye Anlatımına ve İnsan Deneyiminin Derinliklerine Bir Yolculuk Röportaj: Gökhan Çolak

Kelly Mason, kariyerinize dönüp baktığınızda, bugün yaptığınız işi şekillendiren en belirleyici dönüm noktası neydi?
Aynı hikâyeyi tekrar tekrar filme aldığımı fark ettim ve bunun insanlığa gerçekten bir katkısı olmadığını gördüm. Sürekli aynı Hollywood formülüydü ve ruhum sanki yavaş yavaş ölüyormuş gibiydi. Bu yüzden hayatımın en zorlu rolüne yöneldim: annelik.
Bu süreçte, kendi içimde iyileştirmem gereken çok şey olduğunu fark ettim ve insanlığın da büyük bir farkındalık uyanışına ihtiyaç duyduğunu gördüm. Aynı dönemde babam da hayatının sonuna yaklaşıyordu. Ona, eğer daha fazla zamanı olsaydı ne yapacağını sorduğumda, toplum hizmetiyle uğraşacağını söyledi.
Bu sözlerin anlamı, onun yıllar boyunca yardım ettiği insanlara dair belgelerle dolu bir kutu bulduğumda gerçekten yerine oturdu—üniversiteye gitmelerine destek olduğu, hokeye ya da kamplara katılmalarını sağladığı kişiler… Ve tüm bunları sessizce yapmıştı. Hiçbir takdir beklemeden; sadece doğru olduğunu düşündüğü için ve imkânı varken yardım etmişti.
Bunun üzerine, bu dünyada olduğum süre boyunca elimden gelenin en fazlasını yapmaya ve KULA Metodu’na farkındalık kazandırmaya karar verdim: Kim olduğunu bil, neden burada olduğunu anla, niyetle yaşa, potansiyelini harekete geçir.
Kariyerinize görüntü yönetmenliğiyle başladınız ve daha sonra kendi hikâyelerinizi anlatmaya yöneldiniz. Bu yaratıcı dönüşüm nasıl gerçekleşti?
Anlatacak çok sayıda hikâyem olduğunu fark ettim. Sinema sektöründe, insan davranışları uzmanı (şifacı) olarak ve anne olarak toplamda kırk yıllık bir deneyim edindim. Bu nedenle hikâyeler zamanla birikti. Hayatımı yaşadıkça kim olduğumu ve burada ne için bulunduğumu fark ettim. Hayatımın ilk kırk yılında büyük bütçeli film setlerinde “erkeklerden biri”ydim. Ancak nasıl davranmam gerektiğini düşündüğüm kalıplara uyduğum için kendimi kaybettim.
Hayatımı yaşadıkça kim olduğumu ve burada ne için bulunduğumu fark ettim. Hayatımın ilk kırk yılında büyük bütçeli film setlerinde “erkeklerden biri”ydim. Ancak nasıl davranmam gerektiğini düşündüğüm kalıplara uyduğum için kendimi kaybettim.
Çocuk sahibi olana kadar hikâye anlatımının ne kadar güçlü bir etki yaratabileceğini fark etmedim. Özellikle “Pave the Road”da yaptığımız gibi, aktivizm çalışmalarını hikâyenin kendisiyle birleştirdiğimizde bu etki daha da belirgin hâle geldi.

Kariyerinize görüntü yönetmenliğiyle başladınız ve daha sonra kendi hikâyelerinizi anlatmaya yöneldiniz. Bu yaratıcı dönüşüm nasıl gerçekleşti?
Başlangıçta bir film yapma niyetim yoktu. Kamerayı sadece bir araç, hatta bir anlamda bir “silah” olarak kullanıyordum. Amacım, kamusal ve özel gücün en üst kademelerine ulaşmanın bir yolunu bulmaktı.
Kamera, insanları adeta yemin altındaymış gibi sorumlu tutar. Bu durum çoğu zaman gerçeğin ortaya çıkmasını sağlar. İnsanlar kamera karşısında yalan söylediklerinde, bu durum beden dilleri ve yüz ifadeleri aracılığıyla açıkça anlaşılır.
Bu nedenle temel motivasyonum, zehirli yol tozları nedeniyle binlerce çocuğun ve vatandaşın hastalandığı yerlerde yolların asfaltlanması için hükümete ilham vermekti. Ancak amacım yalnızca yolları asfaltlamak değildi. Plastik atık krizine de çözüm bulmak istiyordum. Yol yapımı süreci, atık malzemelerin test edilmesi için bir fırsat sundu. Bu çalışmayı, University of Costa Rica ve LANAMME ile iş birliği içinde gerçekleştirdik. LANAMME, atık malzemelerin test edilmesi konusunda dünyanın en iyi tesislerinden birine sahiptir.
İlahi düzen bazen beklenmedik şekillerde işler. Nitekim LANAMME’nin direktörü, tezinde yol yapımında atık malzemelerin kullanımını ele almıştı. Bu durum, söz konusu çalışmayı gerçekleştirmemiz için bizimle mükemmel bir uyum sağladı. Sonuç olarak atık malzemelerden üretilmiş, sertifikalandırılmış dört katkı maddesi geliştirdik. Bu malzemeler artık orada yol yapımında kullanılmaktadır.
İşin ilginç yanı, başlattığımız hareket altyapı bütçesinin harcanmasına yönelik bir soruşturmayı tetikledi. Yapılan inceleme sonucunda 72 devlet yetkilisinin 125 milyon doları zimmetine geçirdiği ortaya çıktı. Bu gelişmelerin ardından tüm sektör dağıtıldı ve o zamandan beri yeniden yapılandırılmaktadır. Bir değişim için atılan küçük bir adımın nasıl bir dalgaya, hatta bir tsunamiyi andıran büyük bir etkiye dönüşebileceğini asla bilemezsiniz.

Büyük ölçekli yapımlarda çalışmak ile bağımsız projeler üretmek arasındaki farkları, özellikle yaratıcı kontrol ve ifade açısından nasıl deneyimliyorsunuz?
Büyük ölçekli bir yapımın içine girdiğinizde, kendinizi adeta karmaşık bir ekosistemin içinde bulursunuz. Sektör protokolleri, sendika kuralları, stüdyo hedefleri ve finansal beklentiler iç içe geçmiş durumdadır. Ortamda yüksek bir baskı vardır ve her biri kendi rolünü büyük bir disiplinle yerine getiren, teknik ve yaratıcı açıdan son derece yetkin insanlarla çalışırsınız.
Yaratıcı ifade elbette vardır, ancak bu ifade belirli onay süreçlerinden geçer. Bu süreçler yönetmenin vizyonuna, stüdyonun hedeflerine ve genel stratejiye uyum sağlamak zorundadır. Süreç iş birliğine dayanır ve daha büyük bir yapı içinde çalışmayı öğrenirsiniz. Bireysel katkılar daha büyük bir bütünün parçası hâline gelir. Ancak bu süreçte belirli ölçüde kontrolü bırakmanız gerekir.
Bağımsız projeler ise bunun aksine daha özgür bir alan sunar. Bu tür projelerde deneme yapma, sezgilerinize güvenme ve hata yapma imkânı vardır. Çoğu zaman en önemli yaratıcı sıçramalar bu hatalardan doğar. Daha sınırlı bütçe ve ölçek, sizi daha yaratıcı çözümler üretmeye zorlar. Bu kısıtlar beklenmedik yaratıcılığı tetikleyebilir.
Bu alanda risk alma, alışılmış kalıpların dışında kalan fikirleri takip etme ve projenin kendi akışında gelişmesine izin verme özgürlüğü vardır. Günümüzde film festivalleri, dijital platformlar ve doğrudan dağıtım imkânları sayesinde bağımsız işler, geleneksel engellerle karşılaşmadan izleyiciye ulaşabilmektedir.
Benim için her iki alan da önemlidir. Büyük yapımlar, mükemmeliyet gerektiren bir sistem içinde mesleki yetkinliğinizi geliştirir. Bağımsız projeler ise sizi özünüzdeki yaratıcı ritme geri götürür. Bu iki alan arasındaki etkileşim, gerçek sanatın gelişmesi için gerekli zemini oluşturur.
Gerçek hayat hikâyelerini anlatırken, etik sorumluluk ile etkileyici bir anlatı oluşturma ihtiyacını nasıl dengeliyorsunuz?
Gerçek bir insanın hayatıyla çalıştığınızda, yalnızca bir hikâye kurmazsınız; o kişinin yaşanmış deneyimini elinizde tutarsınız. Bu durum büyük bir sorumluluk taşır. Her zaman durur ve kendime şunu sorarım: Gerçekten olanı onurlandırıyor muyum? Her ayrıntının birebir aynı olması gerekmez, ancak duygusal ve psikolojik gerçeğin korunması gerekir. Aksi takdirde hikâye tüm anlamını kaybeder.
Hikâye anlatımı aynı zamanda bir yapı meselesidir. Gerçek hayat karmaşıktır, öngörülemezdir ve çoğu zaman bir filmin anlatı yapısına tam olarak uymaz. Bu nedenle belirli düzenlemeler yapılır. Zaman çizelgeleri sıkıştırılır, bazı anlar birleştirilir ve karakterlerin yolculukları daha net hâle getirilir. Bu süreci bir manipülasyon olarak değil, bir arındırma ve netleştirme olarak görürüm. Amaç gerçeği kolaylaştırmak değil, daha anlaşılır kılmaktır.
Rıza ve bakış açısı son derece önemlidir. Mümkün olduğunda, hikâyenin merkezindeki kişinin kendini görülmüş ve kabul edilmiş hissetmesini isterim; istismar edilmiş değil. Doğrudan katılım mümkün olmadığında bile sürece empati ve ölçülülükle yaklaşırım. Özellikle travma söz konusu olduğunda bu hassasiyet daha da önem kazanır. Etki yaratmak için acıyı büyütmek gerekmez; çoğu zaman daha sade bir yaklaşım daha güçlü bir karşılık bulur.
Sonuçta mesele dürüstlüktür. Yaratıcı bir karar hikâyeyi daha dramatik hâle getirirken özüne ihanet ediyorsa, o karardan vazgeçerim. Güçlü bir anlatı insanları gerçeğe yaklaştırmalıdır; ondan uzaklaştırmamalıdır.

Sizce bir hikâyenin insanları gerçekten harekete geçirmesi için ne gerekir?
Bana göre değişimi tetikleyen şey yalnızca ham veriler veya bilgiler değildir. İnsanlar, hikâyede kendilerinden bir parça gördüklerinde harekete geçer. Bir kişi kendi hayatını ya da değer verdiği birinin hayatını o hikâyede görebiliyorsa, o hikâye eylemi tetikler. Bu durum, aklı devre dışı bırakıp doğrudan kalbe ve içgüdülere hitap etmekle ilgilidir. Ne kadar istatistik ve uyarı sunarsanız sunun, izleyici gerçekten bir şey hissetmediği sürece hiçbir şey değişmez.
Bir hikâyenin gerçekten harekete geçirici olması için üç temel unsur gerekir:
Duygusal dürüstlük: Hikâye yalnızca ayrıntılarda değil, duygusal düzeyde de gerçek hissettirmelidir.
Kişisel bağ ve önem: Hikâye gerçek insanlara odaklandığında daha etkili olur. Tek bir yüze, bir aileye veya belirleyici bir ana odaklanıldığında izleyici bunu içselleştirir ve “Bu benim” ya da “Bu sevdiğim biri” diyebilir.
Eyleme geçme yolu: Hikâye yalnızca duyguları harekete geçirmez, aynı zamanda bir karşılık vermeye davet eder. Bu bazen basit bir konuşma ya da düşünme anı olabilir. Bazen de bağış yapmak veya günlük hayatta bir değişiklik yapmak gibi somut adımlar olabilir. İzleyicinin geçebileceği bir kapı mutlaka olmalıdır.
Tüm bunların temelinde tutarlılık yer alır. Hikâyenin söyledikleri, hissettirdikleri ve talep ettikleri arasında bir uyum bulunmalıdır. Bu uyum sağlandığında güçlü bir etki ortaya çıkar ve insanlar dikkatlerini başka yöne çeviremez. İnsanları dönüştüren hikâyeler zorlayarak değil, harekete geçirerek etkiler. Bu hareketle birlikte, izleyiciye bir sonraki adımın ne olabileceğini de gösterir.

Görüntü yönetmenliği geçmişiniz, yönetmen olarak aldığınız kararları nasıl etkiliyor?
Görüntü yönetmeni olarak kamera açıları, lens seçimleri ve renk paletlerinin bir sahneyi nasıl şekillendirdiğini derinlemesine anlarsınız. Her çekimin duygusunun net ve sahici bir şekilde yansıyıp yansımadığını görmek için monitörleri dikkatle takip edersiniz. Bu beceriler, güçlü bir yönetmen olmanın temelini oluşturur.
Hareketi, ritmi ve hikâyenin akışını kavramak büyük önem taşır. Anlatıyla kurduğunuz bağ derinleştikçe, kamera kullanımı, kurgu temposu ve oyunculuk performansları hikâyeyle daha bütünleşik hâle gelir. Bu sayede teknik ve yaratıcı her karar, duygusal yolculuğu güçlendirmeye hizmet eder.
Bu yaklaşım izleyiciyi hikâyenin içine çeker ve deneyimi daha etkileyici hâle getirir. Görsel anlatım ile hikâye anlatımını birleştirdiğinizde, ekrandaki her an daha akılda kalıcı ve anlamlı bir hâl alır.

Film yapımcılığı ve ebeveynlik farklı alanlar gibi görünebilir. Sizin bakış açınıza göre bu iki dünya nerede kesişiyor?
Bu soruyu seviyorum çünkü bana göre aslında aynı işi yapıyoruz; sadece farklı alanlarda ifade ediyoruz.
Hem film yapımcılığı hem de ebeveynlik, algıyı şekillendirmekle ilgilidir. Film yapımında izleyicinin dikkatini yönlendiririz. İzleyicinin neyi göreceğini, ne hissedeceğini ve bir andan hangi anlamı çıkaracağını belirleriz. Ebeveynlikte ise bunu gelişmekte olan bir insanla, gerçek zamanlı olarak yaparız. Bir çocuğun dünyayı yorumlamasına, kendini anlamasına ve kim olduğu ile nelerin mümkün olduğuna dair içsel bir anlatı oluşturmasına yardımcı oluruz.
Her iki alan da varlık göstermeyi, duygusal zekâyı ve etkinin farkında olmayı gerektirir. Bir film setinde ortamın enerjisi kaotikse bu durum işe yansır. Bir evde duygusal denge bozuksa çocuklar bunu anında hisseder. Bu nedenle her iki ortamda da nasıl biri olduğum, ne yaptığım kadar önemlidir. İster bir kadrajda ister bir aile içinde olsun, tutarlılık taklit edilemez.
Her iki alanda da güçlü bir hikâye anlatımı boyutu vardır. Filmlerde anlattığımız hikâyeler kültürü etkileyebilir. Evde kurduğumuz ve pekiştirdiğimiz hikâyeler ise kimliği şekillendirir. Kendini görülmüş, güvende ve anlaşılmış hissederek büyüyen bir çocuk, bu duyguları yaşamayan bir çocuğa kıyasla tamamen farklı bir içsel hikâye geliştirir. Bu içsel hikâye, hayatındaki tüm ilişkileri, kararları ve kendini ifade etme biçimini etkiler.
Bir diğer kesişim noktası liderliktir. Film yapımı, baskı altında yürütülen iş birlikçi bir liderlik sürecidir. Ebeveynlik ise zamana yayılan bir liderliktir. Her iki durumda da şu soruya cevap vermeniz gerekir: Bir vizyonu koruyabilir misiniz, belirsizlik içinde dengede kalabilir misiniz ve tepki vermek yerine bilinçli bir şekilde karşılık verebilir misiniz?
Yüzeyde farklı görünseler de bu iki alan, etki düzeyinde kesişir. Her ikisi de insan deneyimini yönlendirmekle ilgilidir. Nihayetinde her ikisi de insanların hissedebileceği, gelişebileceği ve kendilerinin daha bütün bir hâline gelebileceği ortamlar yaratmayı amaçlar.

Ebeveynlerle çalışırken en sık karşılaştığınız zorluk nedir ve bunun arkasında hangi temel kalıpları görüyorsunuz?
En sık karşılaştığım zorluk, tepkiselliktir. Ebeveynler ilgisiz oldukları için zorlanmaz. Asıl sorun, en kritik anlarda tam olarak anlamadıkları ve kontrol etmekte zorlandıkları duygusal tepkilere kapılmalarıdır. Çocuklarıyla yaşanan bir durum hızla tırmanır ve ebeveynler artık dengeli bir yetişkin olarak karşılık vermez. Daha çok, içlerindeki daha genç bir parçadan tepki verirler.
Bu durumun altında oldukça tutarlı bir kalıp bulunur:
Çözümlenmemiş duygusal izler.
Birçok ebeveyn, farkında olmadan kendi çocukluk deneyimlerinden yola çıkarak ebeveynlik yapar. Kendilerine nasıl konuşulduğu, nasıl disipline edildikleri, nasıl ihmal edildikleri veya nasıl beklentilerle karşı karşıya kaldıkları bu süreci etkiler. Bu kalıplar yetişkin olunduğunda ortadan kalkmaz. Sinir sisteminde varlığını sürdürür. Bu nedenle bir çocuk sınırları zorladığında, yoğun duygular ifade ettiğinde veya söz dinlemediğinde, ebeveynde eski saygısızlık, güçsüzlük ya da görülmeme duyguları tetiklenebilir.
Sinir sistemi düzensizliği.
Modern yaşam hızlı, talepkâr ve aşırı uyarıcıdır. Birçok ebeveyn sürekli düşük düzeyli bir stres hâlinde yaşar. Bu durumda sabır azalır, ses tonu sertleşir ve bağ zayıflar. Bu bir sevgi eksikliği değildir; o an için içsel kapasitenin yetersiz olmasıdır.
Kimlik ile özdeşleşme.
Çoğu zaman “çocuğumun davranışı beni yansıtır” şeklinde bilinçdışı bir inanç vardır. Bu nedenle çocuk zorlandığında, sorunlu davrandığında veya beklentileri karşılamadığında, ebeveyn bunu kişisel algılayabilir. Bu durum başarısızlık ya da kontrol kaybı hissi yaratır ve ilişkiyi açmak yerine daha da sıkılaştırır. Ebeveynlere göstermeye çalıştığım şey şudur: Sorunun kaynağı çoğu zaman çocuk değildir. Çocuk, zaten var olanı ortaya çıkaran bir tetikleyicidir.
Ebeveyn kendini düzenlemeye başladığında, kendi kalıplarını anladığında ve kimliğini çocuğun davranışından ayırdığında her şey değişir. İletişim yumuşar. Güven oluşur. Ev ortamı kontrol odaklı olmaktan çıkar ve bağ kurmaya odaklanan bir hâl alır.
Gerçek çalışma “çocuğu düzeltmek” değildir. Asıl mesele, ebeveyni güçlendirerek onun tepkisel değil, farkındalıkla hareket eden bir lider olmasını sağlamaktır.

Bugünkü deneyiminizle kariyerinizin başına dönebilseydiniz, genç hâlinize ne tavsiye ederdiniz?
Genç hâlime şunu söylerdim: otoriteden korkma.
Başlangıçta bir sete girdiğinde, üst pozisyondaki insanların sende olmayan bir şeye sahip olduğunu düşünebilirsin. Onların daha güçlü, daha emin ve orada bulunmayı daha çok hak eden kişiler olduğunu sanabilirsin. Ancak gerçek şu ki insan olarak hepimiz eşitiz. Herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya, sorunları çözmeye, baskıyı yönetmeye ve anlamlı bir şey ortaya koymaya çalışır. Başkalarını kendinden üstün görmeyi bıraktığın anda, kendin olarak daha güçlü bir şekilde var olursun. Asıl değer de burada ortaya çıkar.
Şunu da söylerdim: egonu gözlemle.
Burada kendini küçültmekten bahsetmiyorum. Kendini kanıtlama, haklı olma ya da “en iyi” olarak görülme ihtiyacı hissettiğin anları fark etmelisin. Bu tür bir enerji, fark ettirmeden iş birliğiyle arana mesafe koyar. Sinema bireysel bir sanat değildir. Asıl etki, açık olduğunda, dinlediğinde ve süreç tarafından değişmeye istekli olduğunda ortaya çıkar. Gücün bir alanı domine etmekte değil, o alana netlik ve varlıkla katkı sunmaktadır.
En önemlisi ise şu: en iyi olmak zorunda değilsin.
Bu baskı yorucudur ve iyi işler zaten buradan çıkmaz. Bunun yerine dürüst olmaya odaklan. Meraklı ol. Mesleğine bağlı kal. Bu sektörde kalıcı olanlar mükemmelliğin peşinden koşanlar değildir. Sürekli üretmeye devam eden, öğrenen, uyum sağlayan ve neden başladığını unutmayan kişilerdir.
Genç hâlime sezgilerine daha erken güvenmesini de hatırlatırdım. Özellikle odada az sayıdaki kadından biri olduğum zamanlarda, hissettiklerimi ve gördüklerimi sorguladığım anlar oldu. Ancak o sezgi ve hassasiyet bir zayıflık değildir. Bu durum yaratıcı bir avantajdır.
Son olarak şunu söylerdim: daha erken risk al. İzin bekleme. Kendini “hazır” hissedene kadar bekleme. En önemli gelişim, çoğu zaman bir şeyi nasıl yapacağını tam olarak bilmeden içine adım attığında gerçekleşir. Zamanla yolunu bulursun. Her zaman bulursun.

Yaptığınız çalışmalar aracılığıyla—ister bir film ister bir konuşma olsun—insanlar üzerinde bırakmak istediğiniz temel etki nedir?
Temelde insanların kendilerine dair daha derin bir farkındalıkla ayrılmalarını istiyorum.
İster bir film ister bir konuşma olsun, amacım yalnızca bilgilendirmek veya eğlendirmek değildir. Amacım, bir fark ediş anı yaratmaktır. Bu an, kişinin içinde bir şeyin değiştiği, kendi hayatını, kalıplarını veya sahip olduğu imkânları yeni bir bakış açısıyla gördüğü bir duraklama anıdır.
İnsanların kendi hayatlarıyla karşılaşma biçimlerinde daha farkında, daha dengeli ve daha güçlü hissetmelerini istiyorum. Ürettiğim işlerin büyük bir kısmı, insanları tepkisellikten düşünmeye yönlendirmeyi hedefler. Bu süreç, kişinin kendini bunalmış veya kopuk hissettiği bir durumdan, daha net ve kontrol sahibi hissettiği bir duruma geçmesini sağlar. Bu değişim gerçekleştiğinde, küçük ölçekte bile olsa, kişinin ilişkilerine, işine ve aldığı kararlara yaklaşımı değişir.
Benim için daha derin bir etki katmanı da yeniden bağ kurmaktır. Bu, gerçeğe, kendine ve gerçekten önemli olan şeylere yeniden bağlanmaktır. İçinde yaşadığımız dünya insanları sürekli dışa yönlendirir. İnsanlar kendilerini karşılaştırma, baskı ve performans içinde bulur. Eğer yaptığım işler birini kısa bir an için bile iç dünyasına döndürebilir ve onu daha uyumlu, daha dürüst ve daha dengeli hissettirebilirse, bu benim için anlamlıdır. Son olarak, bu etkinin yayılmasını umuyorum. Bir kişi daha farkında ve dengeli hâle geldiğinde, bu yalnızca onu etkilemez. Bu durum ailesini, çevresini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de etkiler. Bu nedenle hedeflediğim etki yalnızca anlık bir tepki değildir. Bu, bir insanın yaşam biçiminde gerçekleşen bir değişimdir.













Yorum bırakın