RÖPORTAJ SERİSİ: “Dijital Çağda Halkla İlişkilerin Dönüşümü” RÖPORTAJ: Gökhan Çolak ÇEVİRMEN: Dr. Öğr. Üyesi Merve Boyacı Yıldırım

Önsöz ve Değerlendirme
Bu röportaj, halkla ilişkiler disiplininin kuramsal gelişimine yön veren James E. Grunig’in düşünsel çerçevesini tarihsel, kuramsal ve güncel boyutlarıyla ele almaktadır. Grunig’in değerlendirmeleri, halkla ilişkilerin erken dönemlerde kamuoyunu etkilemeye yönelik tek yönlü ve asimetrik bir iletişim anlayışıyla sınırlandığını; ancak zaman içinde bu yaklaşımın sorgulanarak yerini, kamuların aktif iletişimciler olarak konumlandırıldığı, araştırmaya dayalı ve iki yönlü simetrik iletişimi merkeze alan bir paradigmaya bıraktığını ortaya koymaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca kuramsal bir ilerleme değil, aynı zamanda disiplinin etik, toplumsal sorumluluk ve demokratik işlevler açısından yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirmiştir.
Röportaj boyunca Grunig, dört model yaklaşımı ve Mükemmellik Teorisi çerçevesinde halkla ilişkilerin nasıl bir yönetim fonksiyonu hâline geldiğini açıklarken; stratejik yönetim süreçlerine katılım, örgütsel dinleme, araştırma temelli uygulamalar ve etik ilkelerin bu dönüşümdeki belirleyici rolüne dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, halkla ilişkiler yalnızca kuruluşların çıkarlarını temsil eden bir araç olarak değil, aynı zamanda kuruluşlar ile kamular arasında karşılıklı anlayış ve müzakereyi mümkün kılan bir ilişki yönetimi pratiği olarak konumlandırılmaktadır.
Öte yandan, söyleşi dijitalleşme, algoritmik iletişim ortamları ve yapay zekâ gibi güncel gelişmelerin halkla ilişkiler teorileriyle nasıl kesiştiğine de ışık tutmaktadır. Grunig, bu teknolojilerin mevcut kuramsal çerçeveleri geçersiz kılmadığını; aksine, bu teorilerin uygulanması için yeni olanaklar sunduğunu vurgulamakta, ancak aynı zamanda bu araçların etik dışı ve asimetrik uygulamaları da yeniden üretebileceğine dikkat çekmektedir. Bu yönüyle söyleşi, dijital çağda halkla ilişkilerin karşı karşıya olduğu fırsatları ve riskleri dengeli bir perspektifle ortaya koymaktadır.
Son olarak bu röportaj, halkla ilişkiler disiplininin geleceğine ilişkin önemli bir perspektif sunmaktadır: Disiplinin gelişimi, mevcut kuramsal birikimin terk edilmesinden ziyade, bu birikimin yeni teknolojik ve toplumsal koşullar doğrultusunda yeniden düşünülmesi, uyarlanması ve zenginleştirilmesine dayanmaktadır. Grunig’in “genel ilkeler ve özgül uygulamalar” yaklaşımı, halkla ilişkiler teorilerinin farklı kültürel, politik ve ekonomik bağlamlara uyarlanabilirliğini vurgularken, disiplinin evrensel ve bağlamsal boyutlarını birlikte ele alma gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Halkla İlişkilerin Akademik Gelişimi
Halkla ilişkiler uzun süre boyunca ağırlıklı olarak uygulamaya yönelik bir meslek olarak algılanmıştır. Ancak, sizin çalışmalarınız bu alanın kuramsal ve akademik bir disiplin olarak kabul edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Sizce, halkla ilişkilerin akademik gelişiminde en kritik dönüm noktaları nelerdir?
Bu oldukça ilgi çekici bir soru; ancak bu soruya yeterli düzeyde yanıt verebilmek için bir kitap ya da en azından bir akademik makale yazmak gerekir. Neyse ki, 2023 yılında bu konuyu ayrıntılı olarak ele alan bir makaleye ortak yazar olarak katkıda bulundum 1 . Ancak, makalenin yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’ndeki halkla ilişkilerin akademik gelişimini ele aldığını belirtmeliyim. Diğer bölgeler ve ülkeler, bu disiplinin akademik gelişiminde farklı bir süreç yaşamış olabilir. Amerika Birleşik Devletleri genellikle halkla ilişkiler disiplinine öncülük eden ülke olarak kabul edilse de, diğer ülkelerdeki bazı akademisyenler bu varsayımı sorgulamaktadır.
Bahsettiğim makale, Journalism and Mass Communication Quarterly dergisinin 100. yayın yılını kutlayan özel sayısının bir parçası olarak yayımlanmıştır. JMCQ, (ABD) Gazetecilik ve Kitle İletişimi Eğitim Derneği’nin önde gelen dergisidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde halkla ilişkiler ilk olarak gazetecilik ve kitle iletişimi okullarında öğretilmeye başlanmış olsa da günümüzde iletişim bölümlerinde ve zaman zaman diğer akademik bölümlerde de eşit ölçüde öğretilmektedir. Örneğin, Maryland Üniversitesi’ndeki programım, 2005 yılında İletişim Bölümü’ne taşınana kadar Gazetecilik Fakültesi bünyesinde yer almaktaydı. Özel sayı, JMCQ’da ilk 100 yıl boyunca gazetecilik, kitle iletişimi, reklamcılık ve (benim durumumda) halkla ilişkiler gibi uzmanlık alanlarında yayınlanan makaleleri inceleyen 22 çalışmayı içeriyordu. Bu makalenin ilk yazarının, o dönemde Oklahoma Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisi olan torunum James Hollenczer olduğunu gururla belirtmek isterim.
Bu makaleden doğrudan alıntı yapacağım, ancak öncelikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki halkla ilişkiler eğitiminin tarihine genel bir bakış sunmak istiyorum. Halkla ilişkiler alanındaki ilk dersler genellikle I. Dünya Savaşı döneminde gazetecilik fakültelerinde verilmeye başlandı ve çoğunlukla üniversitelerin kamu bilgilendirme görevlileri ya da yerel meslek mensupları tarafından öğretildi. Gazetecilik (ve bazen) kitle iletişimi okulları, 1950’ler ve 1960’lara kadar tam zamanlı halkla ilişkiler akademisyenleri istihdam etmedi. Bu kişilerin çoğu, ileri akademik dereceye sahip olmayan eski uygulayıcılardı. Wisconsin Üniversitesi’nden Scott Cutlip ile Boston Üniversitesi’nden Otto Lerbinger ve Edward J. Robinson bu konuda istisna oluşturmuştur. Bu akademisyenler, yazdıkları ders kitaplarında psikoloji, sosyoloji, kitle iletişimi ve siyaset bilimi gibi disiplinlerden yararlanmışlardır. İkna ve kamuoyu kuramları öne çıkmış; vurgu, kamuoyunu ve davranışları etkilemeye yönelik mesaj üretimi ve ikna süreçleri üzerine yoğunlaşmıştır.

1960’larda, halkla ilişkiler alanında özgün kuramlar geliştiren az sayıda genç akademisyen arasında ben de yer alıyordum. Grupta yer alan Glen Broom ile o dönemde Wisconsin Üniversitesi’de doktora öğrencisiydik ve Cutlip’ten etkilenmiştik. İlk teorim, halkla ilişkilerin organizasyon tarafı yerine kamu tarafına odaklanan Kamuların Durumsal Kuramı idi. Broom başlangıçta, günümüzün örgüt-kamu ilişkileri kuramlarının öncülü sayılan Eş-yönelim Teorisine odaklanmıştı. Daha sonra, Stanford Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan David Dozier ile iş birliği içinde Broom, Yönetimsel ve Teknik Roller teorisini geliştirdi. Aynı dönemde, ben de halkla ilişkiler modellerini ortaya koydum ve hem roller hem de modeller Mükemmellik Teorisinin bileşenleri haline geldi. Illinois Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve o dönemde bir başka önde gelen akademisyen olan Robert Heath, retorik ilkelerini halkla ilişkilere uyarladı.
1990’ların sonları ve 2000’li yılların başlarında, özellikle Avrupa’da ve ABD dışında çalışan retorik ve eleştirel akademisyenler, halkla ilişkiler uygulamasını profesyonelleştirmek için teori ve araştırmayı kullandığını düşündüğüm yaklaşımımıza karşı çıktılar. Bu akademisyenler, halkla ilişkilerin esas olarak kuruluşların kamular üzerindeki güçlerini kullanma aracı olduğunu ileri sürdüler. Son dönemde ise pek çok araştırmacı, halkla ilişkiler teorisi ve araştırmasının kuruluşlardan uzaklaşıp kamuları güçlendirmeye odaklanması gerektiğini ısrarla dile getiriyor. Ben ise kendi teorilerimin ve benzer yaklaşımların yalnızca kuruluşlara hizmet ettiği yönündeki bu eleştirel görüşe genel olarak katılmıyorum.
Araştırma kariyerime, Durumsal teorimle kamulara odaklanarak başladım. Hem simetrik modelin hem de Mükemmellik Teorisinin amacı, halkla ilişkiler mesleğini hem kuruluşların hem de kamuların yararına olacak şekilde geliştirmekti.
JMCQ dergisindeki makale, halkla ilişkiler alanındaki 100 yıllık akademik çalışmaları ele almak için Thomas Kuhn’un bilimsel disiplinlerin gelişim aşamalarına ilişkin tarihsel teorisini kullanmıştır. Aşağıdaki alıntı, bu soruya verdiğim cevabın özetini oluşturmaktadır:
Bu makale, Kuhn’un klasik modeline göre halkla ilişkilerin bilim öncesi dönemden günümüze kadar geçirdiği evrimi tartışmaktadır. İlk dönemlerde halkla ilişkiler, kamuoyunu etkilemeye yönelik sistematik çabalara odaklanmışken, 1950’lere gelindiğinde akademisyenler bu yaklaşımın geçerliliğini sorgulamaya başlamıştır. 1960’larda alan kavramsal zorluklarla karşılaşmış ve kuramsal öncesi yapısı içinde bir durgunluk yaşamıştır; ancak 1970’lerde araştırmacılar, insanları motivasyonları ve çıkarları olan aktif iletişimciler olarak kavramsallaştırmaya başlamıştır. 1980’ler ve 1990’lar, halkla ilişkilerin farklı modellerinin anlaşılmasına odaklanılan bir dönem olurken, 21. yüzyılda alan; ilişki kuramları, etik, kamu davranışı ve teknolojiye odaklanan çok işlevli bir halkla ilişkiler tanımına doğru yönelmiştir…
Bu disiplinin temelleri, niteliksel düzeyde, bir yüzyıla yayılan ve halkla ilişkiler akademisyenleri ile profesyonellerini kendilerini yeniden düşünmeye ve disiplin kültürlerini gözden geçirmeye yönelten “devrim niteliğinde” bir gelişim geçirmiştir. Kuramsal öncesi aşamada halkla ilişkiler, büyük ölçüde “etki” ve “propaganda”nın mekanik boyutuna indirgenmiştir. Bu durum, kuruluşların kendilerini ve kendi özel alanlarını “kamuoyu” gibi soyut bir kavram üzerine dayattıkları, görünürlük ve ikna odaklı asimetrik bir arayış doğurmuştur. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında ve kitle iletişim sisteminin gelişimiyle birlikte, bazı belirleyici dönüşümler halkla ilişkilerin geleneksel anlayışını genişletmiştir: “alıcıların” “aktif iletişimciler” olarak yeniden kavramsallaştırılması ve farklılaşmamış bir “çevre”nin belirli paydaş kategorilerine ve stratejik “kamu”lara ayrıştırılması.
Nitekim, JMCQ bağlamında bu disiplinin tarihsel gelişimi, aşırı aracılı ve pandemi sonrası bir dünyada halkla ilişkilerin olgun bir gelişim aşamasına ulaştığını göstermektedir. Bahsedilen türden teorik düzeydeki bir model değişikliği, halkla ilişkilerin yalnızca kurumsal liderler ve genel olarak kuruluşlar için değil, aynı zamanda grup davranışlarının incelenmesiyle ilgilenen herkes için de bir kaynak olduğu fikrini desteklemektedir. (s. 948-949)

Halkla İlişkilerin Dört Modeli
Halkla ilişkiler alanındaki dörtlü modeliniz, bu disiplinin en etkili kavramsal çerçeveleri arasında yer almaya devam etmektedir. Günümüzün dijital medya ortamını göz önünde bulundurduğunuzda, bu modellerin hala açıklayıcı gücünü koruduğunu düşünüyor musunuz?
1960’larda yaptığım ilk araştırma, halkla ilişkiler araştırmalarında göz ardı edildiğini düşündüğüm kamuların davranışları üzerineydi. Bu araştırmaya, Kolombiya’da iletişim ve tarımsal kalkınma üzerine yazdığım doktora tezimle başladım. Tezimde büyük toprak sahiplerini (latifundistas) inceledim ve bunu köylü çiftçiler (minifundistas) üzerine benzer bir çalışma ile sürdürdüm. Kolombiya’da geçirdiğim iki yılın ardından, ekonomik kalkınma eksikliğinden çoğu zaman kamulardan ziyade kuruluşların sorumlu olduğuna inanmaya başlamıştım. Bu nedenle, kamular üzerine araştırmalarımı sürdürürken, yaklaşık 15 yıl boyunca kuruluşların halkla ilişkiler (iletişim) davranışları üzerine araştırmalar yürüttüm.
Modelleri nasıl geliştirdiğimi açıklamak için, araştırmacıların ilgilendikleri bir olguyu açıklamak amacıyla genellikle iki tür özellik (değişken) aradıklarını belirtmek faydalıdır: bağımsız ve bağımlı değişkenler. Bağımlı değişkenler, açıklamak istediğimiz özelliklerdir (örneğin halkla ilişkiler davranışları), bağımsız değişkenler ise bağımlı değişkenlerin ne zaman ortaya çıktığını açıklayan veya bazen öngören unsurlardır. Halkla ilişkiler davranışını tanımlamak için çeşitli bağımlı değişkenler denedim ve sonunda halkla ilişkiler profesyonellerinin nasıl davrandığını en iyi açıklayan çerçevenin dört model olduğuna karar verdim. Ayrıca, halkla ilişkiler departmanlarının neden farklı modeller uyguladığını açıklamak için birkaç bağımsız değişken test ettim; örneğin bir kuruluşun çevresinin niteliği, kullanılan teknoloji türü, örgütsel hiyerarşi ve halkla ilişkiler departmanının gücü gibi. Sonunda, hangi modelin uygulandığını en iyi açıklayan unsurların, halkla ilişkiler uzmanlarının eğitim ve bilgi düzeyi ile örgüt liderlerinin halkla ilişkilerin ne olduğu ve neyi en iyi yaptığına dair inançları olduğunu tespit ettim. Buna ek olarak, araştırmalarımız, iki yönlü simetrik modeli uygulayan kuruluşların diğer modelleri uygulayanlara kıyasla daha başarılı, daha sosyal sorumluluk sahibi ve daha etik olduğunu göstermiştir.
Bu modeller üzerine yapılan pek çok çalışmanın ardından, meslektaşlarım ve ben, bu modellerin her ne kadar aşırı basit olsalar da farklı türdeki halkla ilişkiler davranışlarını tanımlamada yararlı oldukları sonucuna vardık. Ayrıca, kuruluşların genellikle aynı anda birden fazla modeli kullandıklarını ve farklı iletişim programları (medya ilişkileri, toplum ilişkileri veya pazarlama iletişimi gibi) için farklı modellerden yararlandıklarını tespit ettik. Mükemmellik çalışmasında, modellerin altında yatan dört boyut belirledik: simetrik-asimetrik, tek yönlü-çift yönlü, aracılı-kişilerarası, etik-etik dışı. Örneğin, Basın Ajansı Modeli asimetrik, tek yönlü, aracılı ve etik dışıdır. Dolayısıyla ideal halkla ilişkiler davranışı, çift yönlü, simetrik, aracılı veya kişilerarası ve etik olmalıdır.
Dolayısıyla bu dört boyut, halkla ilişkilerin nasıl uygulandığını ve normatif olarak ideal uygulamanın ne olması gerektiğini, dört modelin tek başına sunduğundan daha iyi açıklamaktadır. Bununla birlikte, basit olmalarına rağmen dört model; öğrencilere, belirli bir halkla ilişkiler uygulama türünü seçen kuruluş yöneticilerine, gazetecilere ve genel olarak halkla ilişkileri yeterince bilmeyen bireylere alanı açıklamak açısından hâlâ yararlıdır. Ayrıca, mevcut dijital ortamın bu modellerin veya bunların temelindeki boyutların açıklayıcı gücünü azalttığını düşünmüyorum. Aksine, dijital yöntemler sadece bu modelleri uygulamak için yeni olanaklar sunmuştur.

İki Yönlü Simetrik İletişim
İki yönlü simetrik model, genellikle halkla ilişkilerin ideal biçimi olarak tanımlanmakta. Oysa uygulamada pek çok kuruluş, tek yönlü iletişim stratejilerine güvenmeye devam ediyor. Siz simetrik iletişimi gerçekçi bir şekilde uygulanabilir bir model olarak mı görüyorsunuz, yoksa esasen normatif bir ideal olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Halkla ilişkilerin dört modelinin ve az önce açıkladığım temel boyutların, farklı türdeki kuruluşlar tarafından halkla ilişkilerin uygulanışındaki çeşitli yaklaşımları iyi bir şekilde tanımladıkları kanıtlanmıştır. Halkla ilişkiler uygulamalarına ilişkin bu tür teorik tanımlamalar, pozitif (veya betimleyici) teori olarak adlandırılan yaklaşımın değişkenlerini oluşturur. İki Yönlü Simetrik Model de pozitif bir teoridir ve Mükemmellik araştırmasında bu modelin Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Birleşik Krallık’ta uygulandığı tespit edilmiştir. Diğer araştırmacılar da bu modelin her yerde kullanılmasa da başka birçok ülkede uygulandığını göstermiştir.
Simetrik model aynı zamanda normatif bir kuramsal kavramdır. Bu modeli eleştiren pek çok kişi, normatif bir teorinin doğasını yanlış anlamakta; normatif bir kavramın yalnızca bir ideal olarak var olduğunu, gerçeklikte karşılığının olmadığını düşünmektedirler. Oysa gerçek hayatta karşılığı olmayan bir teori, iyi bir normatif teori olamaz. Normatif bir teori, gerçek hayatta var olmalı ve teorik olarak yerine getirmesi beklenen işlevi yerine getirmelidir; örneğin kuruluşlar ile kamular arasındaki ilişkileri iyileştirmek gibi. Simetrik teorinin bu ölçütü karşıladığına ve araştırmalarımızın bu modeli uygulayan kuruluşları ortaya koyduğuna inanıyorum. Sonuç olarak, bu teori etkili ve etik halkla ilişkiler için bir referans noktası sağlamaktadır.
Aynı zamanda, bazı kuruluşlarda, ülkelerde ve kültürlerde Simetrik modeli uygulamanın zor olduğunu biliyoruz. Halkla ilişkileri, kamular üzerinde hâkimiyet kurmanın bir aracı olarak gören kuruluşlar simetrik iletişime ilgi duymazlar. Birçok kuruluş yöneticisi, halkla ilişkilerin bu şekilde uygulanabileceğini hiç duymamıştır. Pazarlama, reklamcılık veya gazetecilik gibi diğer disiplinlerden gelen halkla ilişkiler uzmanları, bildikleri yöntemleri uygulama eğilimindedir. Pazarlama ve reklamcılık alanından gelenler genellikle Basın Ajansı Modelini veya İki Yönlü Asimetrik modelleri uygularken, gazeteciler ise genellikle Kamuyu Bilgilendirme modelini kullanmaktadır. Ayrıca, birçok uygulayıcı, gerekli bilgi veya deneyime sahip olmadıkları için Simetrik modeli hayata geçirememektedir.
Dolayısıyla asıl soru, halkla ilişkilerin anlaşılması, uygulanması ve öğretilmesine yönelik tüm farklı yaklaşımların eşit derecede iyi olup olmadığıdır. Bunları kurumsal yöneticilere veya müşterilere tavsiye eder miyiz ya da öğrencilere öğretir miyiz? Her modelin ya da bu modellerin tüm boyutları ideal ya da normatif midir? Benim cevabım ‘Hayır’dır. Ben İki Yönlü Simetrik modeli tavsiye ediyor ve öğretiyorum. Bunun, kamular, kuruluşlar ve toplum için daha değerli ilişkiler yarattığını düşünüyorum. Bununla birlikte, bu modelin bazı kültürlerde ve politik-ekonomik sistemlerde diğerlerine göre uygulanmasının daha zor olduğunu biliyorum. Eğer bu model uygulanamıyorsa, sorunun halkla ilişkiler mesleğinde değil, kültürel ve politik-ekonomik sistemde olduğunu düşünüyorum. Bazı sistemlerde halkla ilişkiler, güçlü olanların gücünü korumasına hizmet eder ve bu nedenle çoğu zaman haklı eleştirilerle karşılaşır. Ancak, bu sorunu aşmanın kademeli bir yolu olduğuna inanıyorum. Biz akademisyenler ve uygulayıcılar olarak Simetrik modeli uygulamalara ustaca dahil edebilirsek, bu modelin uygulandığı sistemi zaman içinde olarak dönüştürebiliriz. Bu kolay değildir; ancak hangi koşulda çalışıyor olursam olayım, halkla ilişkileri başka bir şekilde uygulayamazdım.

Mükemmellik Teorisi
Mükemmellik Teorisi, halkla ilişkileri kuruluşlar içinde stratejik bir yönetim işlevi olarak konumlandırmıştır. Günümüzde, iletişim uzmanlarının kuruluşların karar alma süreçlerine gerçekten entegre olduklarını düşünüyor musunuz?
Bu soruda da belirtildiği gibi, Mükemmellik araştırmasının en önemli bulgusu, bir kuruluşun stratejik yönetimine katılımın, mükemmel halkla ilişkilerin en önemli özelliği olduğudur. Bu, Simetrik modelden bile daha önemlidir. Mükemmel halkla ilişkiler birimleri bu modeli uygulama eğilimindeydiler, ancak diğer modellerden bir veya birkaçını da uyguluyorlardı. En yaygın olarak hem İki Yönlü Simetrik hem de İki Yönlü Asimetrik modelleri birlikte uyguluyorlardı. Bu modellerin ortak unsuru iki yönlü iletişimdir ve iki yönlü iletişimi uygulamanın en iyi yolu, örgütsel dinleme biçimi olarak ‘araştırma’ yapmaktır. Daha sonraki araştırmalarda, dört meslektaşımla birlikte, araştırma yapmanın veya araştırmayı kullanmanın, halkla ilişkilerin stratejik yönetime katılımının en önemli göstergesi olduğunu tespit ettik 2 .
Eğer bir halkla ilişkiler departmanı araştırma kullanmıyorsa, stratejik yönetime katkıda bulunma olasılığı oldukça düşüktür ve genellikle örgütsel karar alma süreçlerine entegre edilmez. Birçok uygulayıcının bu sürecin dışında kalmasının bir diğer nedeni ise benim “kurumsallaşma” olarak adlandırdığım olgudur. Bu durum, geleneklerin, inançların ve alışkanlıkların, halkla ilişkilerin güçlülerin çıkarlarını pekiştirmek için kullanılan tek yönlü, asimetrik ve etik dışı bir uygulama olduğu fikrini pekiştirdiği anlamına gelir. Kurumsallaşma, organizasyon yöneticileri, halkla ilişkiler firmalarının müşterileri, gazeteciler, halkla ilişkiler uzmanlarının kendileri ve genel olarak toplum nezdinde görülmektedir. elleri de aynı yönde teşvik ettim.
Dolayısıyla bu sorunun cevabı hem evet hem de hayırdır. Halkla ilişkiler uzmanları üzerine yapılan araştırmalar ve gözlemler, birçok ülkede stratejik yönetimin bir parçası haline gelmiş uzmanlara dair örnekler ortaya koymaktadır. Bu entegrasyon en fazla çok uluslu şirketlerde yaygın olmakla birlikte, kurumsallaşma düzeyi daha düşük olan ve halkla ilişkiler faaliyetlerinin daha kolay değiştirilebildiği küçük kuruluşlarda da görülmektedir. Bununla birlikte, uygulayıcıların pek çoğu hâlâ stratejik yönetimin bir parçası değildir; bu entegrasyonun sağlanabilmesi için uygulamada önemli değişimlere ihtiyaç vardır.

Halkla İlişkiler ve Demokratik Toplum
Çalışmalarınızda, halkla ilişkilerin demokratik toplumlarda üstlenebileceği yapıcı rol sıklıkla vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, eleştirmenler genellikle halkla ilişkileri manipülasyonla ilişkilendirmektedir. Sizce bu eleştiriler ne ölçüde haklıdır?
Daha önceki sorularınıza verdiğim yanıtta da belirttiğim gibi, halkla ilişkiler uzmanlarının çoğu, -hatta belki de tamamı- ve onların müşteri kuruluşları hâlâ halkla ilişkilerin medyayı, hükümeti, çalışanları, müşterileri, hissedarları ve diğer paydaşları, kuruluşun istediği şekilde düşünmeye ve davranmaya yönlendiren bir araç olduğuna inanmaktadır. Eğer bu uygulayıcılar kamuların çıkarlarını gerçekten anlıyor ve dikkate alıyor olsaydı, bu tür bir yönlendirme o kadar da sorunlu olmayabilirdi. Buna iyi bir örnek, iyi niyetli iletişimcilerin halkı sağlıklı davranışlar sergilemeye ikna etmeye çalıştıkları sağlık iletişimi alanıdır. Ancak çoğu zaman, sağlık iletişimcileri kamuların neden görünüşte sağlıksız davranışlarda bulunduğunu anlamazlar ve bu nedenle verdikleri mesajlar görmezden gelinir. Eğer mesajlarını hazırlamadan önce kamularını araştırıp dinleselerdi, bu iletişimciler genellikle daha etkili olurdu. Ne yazık ki, iletişimciler ve müşterileri genellikle bir kuruluşun çıkarlarının kamuların çıkarlarıyla aynı olduğuna inanır. Bazen haklıdırlar; ancak çoğu zaman yanılırlar.
Kısa bir süre önce, demokratik bir toplumda sosyal kapsayıcılığı kolaylaştırmada halkla ilişkilerin rolü üzerine bir makale yazdım 3 . Hayatımın bu aşamasında sosyal kapsayıcılık, Kolombiyalı küçük çiftçilerin, ilişki kurmaları gereken kuruluşların ve genel olarak toplumun karar alma süreçlerine nasıl dahil edilebileceğine ilişkin araştırmalarımla başlayan çalışmalarımın ana teması hâline gelmiş görünmektedir. Kamular genellikle ırk, zenginlik, yoksulluk, cinsel yönelim, coğrafi konum, kültür, meslek, cinsiyet, eğitim veya politik görüş gibi unsurlarla tanımlanan farklı kimliklere sahiptir. Kuruluşlar ise genellikle bu kamuların bazılarının sorunlarını stratejik karar alma süreçlerine dahil ederken, diğerlerini dışlamaktadır. Oysa dışlanan kamuların da genellikle kuruluşların çözmesini bekledikleri sorunları vardır. Bazıları ise, doğrudan kuruluş kararlarının sonuçlarından kaynaklanan sorunlarla karşılaşmaktadır.
Ben, halkla ilişkilerin bu şekilde sosyal olarak dışlanan kamuları da kapsayan bir örgütsel dinleme aracı sunabileceğine inanıyorum. Ancak halkla ilişkilerin sosyal kapsayıcılığın bir aracı olabilmesi için, bu alanın genellikle Mükemmellik Teorisi ilkelerine uygun biçimde, yani stratejik, simetrik ve araştırmaya dayalı bir meslek olarak uygulanması gerekmektedir.

Dijital Platformlar ve Simetrik İletişim
Dijital platformlar ve sosyal medya, teorik olarak kuruluşlar ile hedef kitleleri arasında daha etkileşimli bir iletişimi mümkün kılmaktadır. Sizce bu gelişmeler Simetrik İletişim modelini güçlendirmiş midir, yoksa yeni asimetrik iletişim biçimleri mi ortaya çıkarmıştır?
İletişim amaçlı dijital platformlar ilk ortaya çıktığında, bunların simetrik iletişimi teşvik edeceği ve kuruluş merkezli asimetrik iletişimi zorlaştıracağı konusunda oldukça iyimserdim. Halkla ilişkiler uygulayıcıları bir zamanlar, hedef kitlelerine ulaşan bilgileri kontrol edebileceklerine inanırlardı. Ancak, bugün internet ve sosyal medyada pek çok bilgi kaynağı mevcut olduğundan, hedef kitlelere ulaşan bilgileri kontrol etmek neredeyse imkânsız hale geldi.
Arama motorları ve artık yapay zekâ, aktif olarak iletişim kuran kamuoyu üyelerinin kuruluşlar hakkında kararları, davranışları, ürünleri, etik ilkeleri, sosyal sorumlulukları ve rakipleri hakkında bilgi edinmesini kolaylaştırıyor. Aynı zamanda, bu platformlar kuruluşların kamularını araştırmasını ve dinlemesini, sorunlarını anlamasını ve stratejik karar alma süreçlerinde kamuoyuna söz hakkı tanımasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle simetrik iletişimin artık kurumsallaşmış olması gerekirdi. Ancak, önceki cevabımda bahsettiğim makalede “fiili sosyal dışlanma” olarak adlandırdığım yeni bir olgu ortaya çıkmıştır. Bireyler, kuruluşlar ve kamuoyu genellikle kendileriyle aynı kimlikleri ve sorunları paylaşanlarla iletişim kurarken, kendilerinden farklı olanlarla iletişim kurmaktan kaçınmaktadır. Bu fiili sosyal dışlanma, dar görüşlü medya ve dijital platformlar tarafından teşvik edilmektedir.
Dolayısıyla bu sorunun cevabı hem evet hem de hayırdır. Halkla ilişkiler uzmanları üzerine yapılan araştırmalar ve gözlemler, birçok ülkede stratejik yönetimin bir parçası haline gelmiş uzmanlara dair örnekler ortaya koymaktadır. Bu entegrasyon en fazla çok uluslu şirketlerde yaygın olmakla birlikte, kurumsallaşma düzeyi daha düşük olan ve halkla ilişkiler faaliyetlerinin daha kolay değiştirilebildiği küçük kuruluşlarda da görülmektedir. Bununla birlikte, uygulayıcıların pek çoğu hâlâ stratejik yönetimin bir parçası değildir; bu entegrasyonun sağlanabilmesi için uygulamada önemli değişimlere ihtiyaç vardır.
Algoritmalar ve Örgütsel İletişim
Günümüzde iletişim ortamları giderek daha fazla algoritmalar tarafından şekillendirilmektedir. Sizce algoritmik medya ortamları, örgütler ile hedef kitleleri arasındaki ilişkiyi nasıl dönüştürmektedir?
Algoritmalar bir yandan kamuoyuna ilgili bilgileri aktararak ve kamuoyundan gelen bilgileri yönlendirerek, ayrıca çoğumuzun geleneksel ve dijital medyada genellikle maruz kaldığı alakasız bilgi bombardımanını en aza indirerek hem kuruluşlara hem de kamuoyuna fayda sağlayabilir. Bilgi arayanlar için hangi bilgilerin “ilgili” olduğunu belirlemek, benim Kamuların Durumsal Kuramı teorimin ana odak noktası olmuştur ve teori, bu soruyla doğrudan ilişkilidir.
Bu teoriye göre insanlar, farkında oldukları, kendileriyle ilgili olan ve müdahale edebileceklerini düşündükleri sorunlara ilişkin bilgileri aktif olarak arama ya da pasif olarak edinme eğilimindedir. Bu değişkenlere sorun farkındalığı, dahil olma farkındalığı ve kısıtlama farkındalığı adını veriyorum. Bu değişkenler, insanların ne zaman, neden ve ne hakkında iletişim kurduğunu açıklar. Aynı zamanda kamuların hangi bilgileri kullanma olasılığının daha yüksek olduğunu da ortaya koyar. Bu bağlamda algoritmalar, ilgili bilgiyi alakasız bilgiden ayırarak başarılı mesajlaşma olasılığını artırabilir. Aynı ilkeler, kamulardan gelen ve halkla ilişkiler uygulayıcılarının dikkatini çekmesi muhtemel olan bilgileri açıklamak için de kullanılabilir.
Bununla birlikte hem aktif hem de pasif iletişim davranışları fiili bir sosyal dışlanmaya da yol açabilir. Bu durum bir ikilem ortaya çıkarır: Kuruluşlar ve kamular, karşı karşıya oldukları sorunlara ilişkin bilgileri birbirlerinden edinirken, farklı kimliklere ve çözüm önerilerine sahip kaynakları dışlama tuzağına düşmeden bunu nasıl gerçekleştirebilir? Algoritmalar, bilgileri diğerlerini kapsayan ya da dışlayan kategorilere göre filtreleyebilir 4 . Dolayısıyla, önceki iletişim davranışlarımızdan türetilen algoritmalar kapsayıcı ya da dışlayıcı olabilir. Bu ikilemin çözümü, iletişim davranışlarımızı genişleterek, genellikle kaçındığımız kaynaklardan gelen ilgili bilgileri de dahil etmektir; böylece algoritmayı ve nihayetinde kuruluş-kamu ilişkilerini genişletmiş oluruz.

Halkla İlişkilerde Etik ve Toplumsal Sorumluluk
Kurumsal çıkarlar ile daha geniş kapsamlı kamu yararı arasında sıklıkla bir gerilim yaşanmaktadır. Sizce halkla ilişkiler uzmanları bu dengeyi nasıl sağlamalıdır? Halkla ilişkiler akademisyenleri ve uygulayıcıları, halkla ilişkiler işlevinin bir kuruluşun mı yoksa örgütlü kamuların mı etik vicdanı olması gerektiği konusunda uzun süredir tartışmaktadır. Bununla birlikte, mesleğin eleştirmenleri, halkla ilişkilerin doğası gereği etik dışı olduğunu ve bu rolü asla üstlenemeyeceğini düşünmektedir. Halkla ilişkilere daha geniş bir perspektiften bakan bizler ise, bu işlevin stratejik yönetim içinde etik ve kamusal sorumluluğun izlenmesi ve desteklenmesini de içermesi gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla asıl soru, halkla ilişkiler uygulayıcılarının bu rolü üstlenebilmesi için nelerin gerekli olduğudur. Bu soruyu başka bir çalışmamda ayrıntılı olarak ele aldım 5 .
Söz konusu çalışmada, halkla ilişkiler uzmanlarının sıklıkla karşılaştığı yedi etik sorunu ele aldım. Bunlar; kişisel etik kararlar; müşteriler ve diğer meslektaşlarla ilişkiler; kuruluşlara, kamulara ve topluma bağlılık; müşteri veya kuruluş seçimi; savunucu ve danışman rolleri; gizlilik ve şeffaflık ve dijital medya gibi konuları kapsamaktadır.
Aynı çalışmada, halkla ilişkiler etiği ve sosyal sorumluluk üzerine bir kuramsal çerçeve de geliştirdim. Halkla ilişkiler uzmanlarının, hangi davranışların etik ya da etik dışı olduğu konusunda başkalarına tavsiyede bulunabilmeleri için önce bir etik kuramına ihtiyaçları olduğuna inanıyorum. Etik alanında çalışan akademisyenler iki tür yaklaşım geliştirmiştir: Sonuç Odaklı (teleolojik veya faydacı) ve Görev Temelli (deontolojik) etik. Sonuç odaklı yaklaşım, bir kararın ya da davranışın ahlaki niteliğinin, başkaları üzerinde yarattığı sonuçlara bağlı olduğunu savunur. Örneğin bir kuruluşun davranışlarının kamular üzerinde olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurması bu kapsamda değerlendirilir. Aynı yaklaşım, kamuoyunun bir kuruluş üzerinde yarattığı sonuçlar veya o kuruluştan talep ettikleri için de geçerlidir. Ancak, bir karar veya davranışın kuruluş için olumlu sonuçlar doğururken kamuoyu için doğurmaması -veya tam tersi durumlarda- sonuç odaklı etik yaklaşımı karmaşık hale gelmektedir. Ya da karar veya davranışın bazı kamuoyları için olumlu sonuçları varken diğerleri veya toplum genelinde olumlu sonuçları olmadığı durumlarda da karmaşıklaşır. Bu nedenle, sonuç odaklı yaklaşım için faydacı terimi de kullanılır. Önerilen çözüm, “en fazla sayıda kişi için en büyük fayda”dır. Ancak bu kural ile bazı katılımcılar genellikle olumlu sonuçlar yaşarken, diğerleri olumsuz sonuçlar yaşar. Sonuç olarak, azınlıklar çoğu zaman dezavantajlı duruma düşer.
Öte yandan, kurallara dayalı ya da deontolojik etikçiler, bir kararın veya davranışın ahlaki yönünü değerlendirmek için ahlaki kurallar önererek bu sorunu çözmektedir. Güney Carolina Üniversitesi’nden Shannon Bowen, Maryland Üniversitesi’ndeki doktora tezinde halkla ilişkiler için bu tür bir kurallar dizisi geliştirmiştir; araştırmasını okumanızı tavsiye ederim. Bu kuralları büyük ölçüde Immanuel Kant’ın çalışmalarından yola çıkarak geliştirmiştir. Tezi ve etik üzerine yazdığı diğer birçok makale, yapay zekâ etiği üzerine bir makale de dahil olmak üzere, ResearchGate.net (https://www.researchgate.net/profile/Shannon-Bowen) araştırma web sitesinde bulunabilir.
Halkla ilişkiler açısından özellikle önemli olduğunu düşündüğüm iki kural, şeffaflık ve simetrik iletişimdir. Bu kuralları temel alarak hem sonuçları hem de kuralları içeren, halkla ilişkiler için sade bir etik çerçeve geliştirdim:
Sonuç odaklı etik: Etik ilkeleri benimseyen halkla ilişkiler uzmanları, kuruluşun alacağı olası kararların veya sergileyeceği davranışların kamuoyu üzerinde yaratabileceği sonuçları yakından takip etmelidir.
Görev temelli etik: Etik ilkelerine bağlı halkla ilişkiler uzmanları, bu sonuçları etkilenen kamulara açıklamak ve sonuçların nasıl yönetileceği konusunda onlarla simetrik iletişim kurmak gibi ahlaki bir yükümlülüğe sahiptir.
Aynı ilke, kuruluşlardan taleplerde bulunan kamular (örneğin aktivist gruplar) ve birbirini etkileyen kuruluşlar (örneğin hükümetler ve şirketler) için de geçerlidir. Buna ek olarak, açıklık ilkesi, asimetrik iletişim faaliyetlerini etik açıdan kabul edilebilir hale getirmek için kullanılabilir. Buna göre, asimetrik iletişim yöntemlerini kullanan kuruluşların, iletişimlerinin kaynağını açıklamak yönünde ahlaki bir yükümlülüğü bulunmaktadır. Örneğin bu ilke, sahte isimlerle paravan gruplar oluşturma, iddia edilen “haber”in kaynağını açıklamayan basın bültenleri veya finansman kaynaklarını açıklamayan aktivist gruplar gibi faaliyetleri ortadan kaldırır.
Ayrıca, sonuç kavramının toplumsal ya da kamusal sorumluluğun doğasını anlamaya yardımcı olduğuna inanıyorum. Toplumsal sorumluluk sahibi kuruluşlar, kirlilik, ayrımcılık veya ürünlerin aşırı fiyatlandırılması gibi davranışlarının kamu üzerinde yarattığı olumsuz sonuçları ortadan kaldırmaya ya da yönetmeye çalışmalıdır. Buna ek olarak, kuruluşlardan sonuçlar talep eden kamu veya düzenleyici kurumlar gibi diğer kuruluşlar da bu sonuçları kabul etmeli ve yönetmelidir. Sonuçlar çeliştiğinde, bu farklı grupların yine, çelişen sonuçları kabul etmek ve farklılıklarını müzakere etmeye çalışmak için simetrik iletişim kurma ahlaki yükümlülüğü vardır.
Son olarak, kuruluşlar hayırseverlik faaliyetleri, sponsorluklar ya da özel etkinlikler gibi proaktif sosyal sorumluluk programlarının değerini, bu programların ilişkide oldukları ya da ilişki kurmaları gereken kamular üzerindeki olası olumlu sonuçlarını değerlendirerek belirlemelidir. Bu tür faaliyetler yalnızca tanıtım ya da “imaj oluşturma” amacıyla kurgulanmamalıdır.

Halkla İlişkiler Eğitiminin Geleceği
Halkla ilişkiler eğitimi dünya çapında önemli ölçüde yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte, akademik eğitim ile mesleki uygulama arasındaki boşluk konusunda tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Sizce bugün hâlâ böyle bir boşluk var mıdır?
İdeal olarak, profesyonel halkla ilişkiler eğitimi, tıpkı tıp gibi diğer mesleklerde olduğu şekilde işlemelidir. Eğitimcilerin en önemli katkısı araştırmadır. Araştırmacılar uygulamayı iyileştirmek için teoriler geliştirirler ve ardından bu teorilerin pratikte işe yarayıp yaramadığını veya nasıl işe yarayabileceğini belirlemek için araştırmalar yaparlar. Uygulayıcılarla iş birliği yaparak onların karşılaştığı sorunları öğrenir, bu sorunlara araştırma yoluyla çözüm üretir ve araştırma bulgularına dayanan yeni yaklaşımlar konusunda onlara rehberlik ederler. Bu araştırmalar, akran değerlendirmesine tabi tutulmak üzere akademik dergilerde yayımlanır. Geliştirilen teoriler ve bu teorilerin uygulamadaki örnekleri ise üniversite sınıflarında öğretilen bilginin temelini oluşturur; ayrıca meslek örgütleri, kısa süreli eğitimler ve çeşitli konferanslar aracılığıyla uygulayıcıların sürekli eğitiminde de kullanılır.
Örneğin Mükemmellik araştırmasında, başarılı halkla ilişkiler uygulayıcılarının bilgilerini dört temel kaynaktan edindikleri ortaya konmuştur: lisans ya da lisansüstü eğitim, sürekli eğitim faaliyetleri, akademik ve mesleki dergileri takip etme ve akademisyenler ya da ileri düzey bilgiye sahip diğer uygulayıcılarla etkileşim.
Halkla ilişkiler alanında mesleki eğitime yönelik bu yaklaşım giderek yaygınlaşmakla birlikte, henüz evrensel bir nitelik kazanmamıştır. Bunun birkaç nedeni bulunmaktadır. Akademisyenler genellikle uygulamayla yeterince bağlantılı olmayan araştırmalar yürütürken, meslek mensupları da bu araştırmaları görmezden gelmektedir. Pek çok uygulayıcı ise halkla ilişkiler konusunda sınırlı bir kuramsal bilgiye sahiptir, bu bilgiyi edinmek için pek çaba göstermez ve hatta bu tür bilgileri değersizleştirebilir. Bazı uygulayıcılar ise birbirlerinden modası geçmiş yaklaşımlar öğrenmekte ve bunları müşteri kuruluşlarına aktarmaya devam etmektedir. Bu durum, en az etkili ve en az etik olan Basın Ajansı modelinin neden hala dünya çapında en yaygın şekilde uygulanan model olduğunu açıklamaktadır.
Tüm bu nedenlerle, akademik eğitim ile mesleki uygulama arasında hala bir boşluk bulunmaktadır. Bununla birlikte, halkla ilişkiler alanında geçirdiğim 65 yıl boyunca önemli ilerlemeler gözlemledim. Yine de yapılması gereken daha çok şey olduğu açıktır.
Halkla İlişkilerin Geleceği
Son olarak, hızlı teknolojik dönüşümlerin yaşandığı bu dönemde, halkla ilişkilerin geleceğini nasıl öngörüyorsunuz? Yeni nesil araştırmacılar hangi alanlara odaklanmalıdır?
Gelecekte halkla ilişkiler alanına dijital ve sosyal medyanın yanı sıra yapay zekânın yön vereceği konusunda çok az şüphe olduğunu düşünüyorum. Akademisyenler şimdiden bu yeni iletişim biçimlerine büyük ilgi gösteriyor. Bununla birlikte, bu yeni teknolojilerin mevcut en iyi halkla ilişkiler teorilerimizi modası geçmiş hale getireceğini düşünmüyorum.
Ne yazık ki bu teknolojiler, tıpkı eski teknolojilerde olduğu gibi, etkisiz ve etik dışı halkla ilişkiler uygulamaları için de kullanılabilmektedir. Aynı zamanda, Mükemmellik Teorisi gibi kuramsal yaklaşımları uygulamaya koymak için fırsatlar da sunabilmektedir. Örneğin, yapay zekâ beni kişisel kullanımım üzerinden oldukça heyecanlandırmaktadır; çünkü kamuların ne deneyimlediğini ve hangi sorunlarla karşı karşıya olduğunu anlamak için farklı bilgi kaynaklarını keşfetmenin etkili bir yolunu sunmaktadır. Bu yönüyle yapay zekâ araştırma amaçlı kullanılabilir. Ayrıca kuruluşların etik ve toplumsal sorumluluk performansını izlemek için de kullanılabilir. Bununla birlikte, yeni teknolojilerin geçmişte olduğu gibi etkisiz, etik dışı ve sorumsuz uygulamalar için de kullanılabildiğini görmekteyiz. Bu nedenle etik ve eleştirel çalışmalar yürüten akademisyenlerin bu uygulamaları görünür kılmaya devam etmesi gerekmektedir.
Araştırmaların, Mükemmellik Teorisi’nin stratejik, simetrik ve etik ilkelerinin dünyanın farklı bağlamlarında nasıl uygulanabileceğini incelemeye devam etmesini umut ediyorum. Aynı zamanda, teoriler hiçbir zaman sabit kalmamalı; sürekli araştırmalarla gelişmeli ve iyileştirilmelidir. Örneğin, meslektaşlarımla birlikte birkaç yıl önce, Mükemmellik ilkelerinin farklı kültürler ile politik ve ekonomik sistemlerde, o bağlamlara uyarlanmak koşuluyla uygulanabilecek genel ilkeler olduğunu ileri sürdük. Bu yaklaşımı “genel ilkeler ve özgül uygulamalar” olarak adlandırdık. Farklı ülkelerde bu yaklaşımı benimseyen pek çok çalışma yapıldığını görmekteyim. Aynı durum, kriz iletişimi, etik ve diyalog ilkeleri gibi diğer kuramsal alanlar için de geçerlidir. Araştırmacılara, yalnızca yeni bir katkı sunmak adına mevcut teorileri terk etmemelerini öneriyorum. Bunun yerine, eski ile yeniyi birleştirerek alanın gelişimini sürdürmeleri ve aynı şeyleri yeniden keşfetmekten kaçınmaları gerektiğine inanıyorum.
Referanslar
1 Hollenczer, J. J., Grunig, J. E., Lee, H., Yeo, S-N, & Martino, V. (2023). From pre-science to paradigm shift: A Kuhnian analysis of 100 Years of public relations scholarship. Journalism and Mass Communication Quarterly 100, 933-957. DOI: 10.1177/10776990231181417. This article can be read at https://www.researchgate.net/publication/376683843_From_PreScience_to_Paradigm_Shift_A_Kuhnian_Analysis_of_100_Years_of_Public_Relations_Scholarship.
2 Tam, L., Kim, J.-N, Grunig, J. E., Hall, J. A., & Swerling, J. (2020). In search of communication excellence: Public relations’ value, empowerment, and structure in strategic management. Journal of Marketing Communications, 28, 183-206. DOI: 10.1080/13527266.2020.1851286. This article can be read at https://www.researchgate.net/publication/346952365_In_search_of_communication_excellence_Public_relations’_value_empowerment_and_structure_in_strategic_management.
3 Grunig, J. E. (2023). Public Relations, Social Inclusion, and Social Exclusion. Journalism & Communication Monographs, 25(2), 90-108. https://doi.org/10.1177/15226379231167120. This article can be read at https://www.researchgate.net/publication/370613663_Public_Relations_Social_Inclusion_and_Social_Exclusion?_tp=eyJjb250ZXh0Ijp7InBhZ2UiOiJwcm9maWxlIiwicHJldmlvdXNQYWdlIjoiaG9tZSIsInBvc2l0aW9uIjoicGFnZUNvbnRlbnQifX0#fullTextFileContent.
4 For more background on the situational theory of publics and its successor, the situational theory of problem solving, see this chapter: Grunig, J. E., & Kim, J-N. (2018). Publics approaches to health and risk message design and processing. In R. Parrott (Ed.), The Oxford encyclopedia of health and risk message design and processing (Vol. 3, pp. 345-372). New York: Oxford University Press. DOI: https://10.1093/acrefore/9780190228613.013.322. This article can be read at https://www.researchgate.net/publication/317953256_Publics_approaches_to_health_and_risk_message_design_and_processing.
5 Grunig, J. E. (2014). Introduction: Ethics problems and theories in public relations. Revue internationale communication sociale et publique, 11, 1-14. https://doi.org/10.4000/communiquer.559. The article also is available in French. This article can be found at https://www.researchgate.net/publication/264196079_Introduction_Ethics_problems_and_theorius_in_public_relations.













Yorum bırakın