Yazar: Semay Buket Şahin

Medya arkeolojisi, medya teknolojilerinin zaman içinde nasıl geliştiğini ve kullanıcıların alışkanlıklarını nasıl şekillendirdiğini inceleyen bir alandır, bu noktada medya tarihi ile benzerlikler taşır. Ancak medya arkeolojisi, odak noktasını bireysel teknolojilerin farklı zaman dilimlerinde nasıl kavramsallaştırıldığına ve modern çağda nasıl yeniden yapılandırıldığına çevirerek farklılık gösterir.
Medya arkeolojisi, temel olarak teknolojinin toplumla bütünleşmesinin tarihi değil, daha çok bireysel düşünce ve icatların ürünü olan araçların tarihini incelemektedir. Bu bağlamda, medya arkeolojisi sadece geçmişe yönelik bir perspektif sunmakla kalmaz, aynı zamanda bu alanda ele alınan hayali medya kavramı, daha önce düşünülen medya prototiplerinin nasıl zaman içinde gerçekleştirildiğini gözlemleme fırsatı sunar ve bu da gelecekte teknolojinin nereye evrilebileceği konusunda fikirler üretmeye yardımcı olur.
Medya arkeolojisi, daha önce medya tarihçileri tarafından yapılmamış bir şekilde, medya aygıtlarının tarihini insanların tarihinden bağımsız bir şekilde ele almıştır.
Medya arkeolojisi, günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan teknolojinin ve bu teknolojiyi kullanmamızı sağlayan arayüzlerin ideolojik açıdan ortaya çıkışını inceleyen bir alan olarak tanımlanabilir. Bu alandaki çalışmalar, medya arkeolojisini medya tarihinden ayırmak için “medya aygıtlarının kendi tarihi” olarak ele alınabilir.
Bu bağlamda, medya arkeolojisi, daha önce medya tarihçileri tarafından yapılmamış bir şekilde, medya aygıtlarının tarihini insanların tarihinden bağımsız bir şekilde ele almıştır. Bu nedenle, medya arkeolojisi yazarları, özellikle Fernand Braudel’in Maddi Uygarlık serisi ve Asa Brings ile Peter Berger’ın Medyanın Toplumsal Tarihi gibi eserlerde gördüğümüz toplum ve teknoloji arasındaki ilişkiyi ele alan çalışlardan farklı bir yaklaşım benimserler.
Medya arkeolojisi aslında sinema çalışmaları, film tarihi, medya teorisi, medya çalışmaları ve sanat tarihi gibi pek çok alanı kapsamaktadır. Bu yönden disiplinler arası bir özellik göstermektedir. Thomas Elsaesser, bu araştırmalarda en çok hissedilen problemin ayırt edilmesi zor bir metodolojisi olduğunu söylemiştir.
Bunun sebebinin ise, medya arkeolojisinin ortak bir nesnesi olmaması ve ele alması gereken problemin ikna edici veya uygun bir formülasyona sahip olmaması olduğunu düşünmüştür. Elsaesser’e göre medya arkeolojisinin başarısını ölçmek için ise özel bir kıstas oluşturulması gerekir.
Erkki Huhtamo ve Jussi Parikka gibi medya arkeolojisine ismini yazdıran iletişim bilimciler ise buna karşı argüman olarak medya arkeolojisinin gücünü ve değerini göz önünde bulundurarak, araştırma yöntemi heterojen ve çeşitli olduğu için bu metotun yıkıcı ve normatif olmadığını öne sürmüşlerdir. Böylece medya arkeolojisi sabit sınırlara saplanıp kalmadan seyahat edebilen bir disiplin olarak tanımlanmıştır.

2023 yılında yayınlanan kitabım Medeniyet ve İletişimin Arkeolojisi’nde de ele aldığım gibi Medya arkeolojisi kapsamında medya teknolojilerini incelemek insanlığı teknolojik açıdan hızlı bir şekilde yeni bir çağa getiren süreçleri ve aygıtların tarihini tanımamızı sağlamıştır.
20. yüzyılın ortalarından itibaren teknolojinin durdurulamaz bir hızda gelişmesi, bunun iletişim aletlerine de yansıması ve bunun toplumsal açıdan sonuçları ve gelecekteki getirilerini gözler önüne sermek için medya arkeolojisinin ele aldığı geçmişteki iletişim aygıtları ve bu aygıtları oluşturan düşünce sistemlerinin arkeolojik anlamda derinlemesine incelemelerin bulgularına ihtiyaç vardır. Bu kapsamda Medya Arkeolojisi, medya teknolojileri ve insan ilişkisini incelemede yeni bir perspektif katmaktadır.

Medya Arkeolojisi Teriminin Doğuşu
Jussi Parikka, Medya arkeolojisi terimini ortaya koyan ve medya arkeolojik yöntemi geliştiren ilk kişinin 1981 yılında onu Mémoires de l’ombre et du son: Une archéologie de l’audio-visuel kitabında tanımlayan Jacques Perriault olduğunu söyler. Medya aygıtları için “arkeoloji” terimini ilk kullanan kişi ise Sinemanın Arkeolojisi (The Archeology of Cinema, 1965) kitabıyla tarihçi C. W. Ceram olmuştur. Sinemanın gelişimi ve etkilerini incelediği bu kitapta “arkeoloji” terimi zamanında kitleyi büyük ölçüde etkileyen sinemanın köklerini araştırmak amacı ile ortaya çıkmıştır.
Foucault ise Bilginin Arkeolojisi (The archeology of knowledge, 1969) kitabında, bilginin ya da enformasyonun kültürel ve sosyal güç ile harmanlanarak açıklanabileceğini savunmuştur. İçinde bulunduğumuz yüzyılın kültür ve sosyal güç birikimi ise teknolojik medyaya dayanmaktadır. Bu sebeple; Jussi Parikka medya arkeolojisini tanımlarken Ceram ve Foucault’un fikirlerinden yararlanmayı uygun bulmuştur.
Medya arkeolojisi, bir metodoloji olarak teknolojik determinizm, medya teorileri, psiko-teknoloji, medya kuramları, medya tarihi gibi pek çok alanı kapsar. İnsanların, günümüz teknolojilerini birer uzuv gibi kullanmasının yanı sıra bu teknolojilerin geçmişini tanımasını ve böylece teknolojik bir bilinç kazanmasını amaçlar.
Yeni medya teknolojilerinin gündelik hayatımızı işgal ettiği modern çağda medya arkeolojisini öğrenmek ve onun sunduğu bakış açılarından yeni teknolojilerin sunduğu olanakların fayda ve zararlarını anlamak oldukça önem taşımaktadır.
Bu sebeple, medya arkeolojisini tanımlamadan önce tarihsel olarak insan- alet ilişkilerini, özellikle insan ve iletişim ihtiyacını karşılayan eski medya ile uygarlıkların oluşumu ile birlikte gelişen yeni medyayı incelemek medya arkeolojisini sistematik olarak incelemenin ilk adımı olmuştur.
Medya arkeolojisinin ortaya koyduğu disiplinler arası karışıklığı çözmenin yolu birkaç anahtar iletişim bilimci ile referans noktalarını ele almaktır. Genellikle bu alanda bahsedilen isimler Michael Foucault, C. W. Ceram’ın tarihsel yöntem oluşturmada açtığı yoldan devam eden Siegfried Zielinski ve Friedrich Kittler’dir. Bu konuyu her türlü teknolojik sınıflandırma ve medya teorisi kapsamında ele alma konusunda ise Jussi Parikka, Erkki Huhtamo ve Wolfgang Ernst gibi isimler öne çıkmaktadır. Kittler, yayınları ile ortaya çıkardığı teknolojik kazıyı medya arkeolojisi olarak anmaktan kaçınarak bunun yerine “Beşeri bilimlerden ‘insan’ öğesini çıkartmak” denilmesini tercih etmiştir. Teknolojik medya araçlarının kitlelere etkisi ve medya teknolojisinin insanı yöneten bir sistem hâline gelmesi alanında da pek çok farklı alanda ortaya atılan düşüncelerden yararlanılmıştır. Medya arkeolojisinde ele alınan çeşitli yazarlar; bazı Frankfurt okulu düşünürleri (Benjamin Walter, Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Jürgen Habermas ) , Baudrillard, Harold Innis ve onun görüşlerini takip eden Marshall McLuhan gösterilebilir.
Medya arkeolojisinin temelinde yatan insan ve onun yaptıkları değil araçlar ve onların toplumun ihtiyacına yönelik dominant birer sistem hâline gelmeleri sürecidir.
Bu yazarlar Fransız ve Alman düşünce temelli iletişim ideolojisi sistemlerini kısıtlama olmadan ilişkilendirerek, medya arkeolojisinin temeline entelektüel bir bağ kurmada etkili olmuşlardır. Söz konusu konular alanında çakışan alanları göstererek daha da güçlendirmişlerdir.

Medya Arkeolojisinin Materyal Başlangıcı: Yazı
Medya Arkeolojisi, medeniyetlerin başlangıcından beri insanın geliştirdiği iletişim kurma metotlarının içinde mevcuttur. Özellikle aygıtlar aracılığı ile iletişim kurma, medya arkeolojisinin miladı sayılabilir. Zaman içinde insanların iletişim teknolojileri geliştikçe, medya arkeolojisi kapsamında daha fazla materyal ve bilgi birikimi olmuştur. İnsanın gelişim sürecinde Australophitecus ve Africanus olarak adlandırılan evrimleşmiş ve insanın ataları arasında sayılabilen türler olduğu bilinmektedir.
Australopithecus ve Africanus gibi “yürüyen maymun” olarak kabul edebileceğimiz türlerden sonra gelen Homo Habilis ise, Afrika iklimi daha kurak ve serin hale geldiğinde ortaya çıkan ve en eski örneği 2.4 milyon yıllık olan bir insan türüdür. Homo sapiens’ten daha eski bir geçmişi vardır. Habilis Latince , “elverişli, yatkın, yetenekli, uzman” gibi anlamlara gelmektedir. Bu türü insan- alet ilişkisi bakımından en önemli kılan özelliği taş çekiç gibi aletler yapmaya yatkın olması ve ateşi kontrol eden ilk yaratık olmasıdır. Homo Habilis, insan-nesne ilişkisinin boyutunu değiştirmiştir. İnsan bu noktya eriştikten sonra artık sadece hayatta kalan değil aynı zamanda teknolojiye sahip olan bir canlı olmuştur.

Medya arkeolojisi, kitle teknolojilerinin ilkçağı ile ilgilendiğinde bu ilkçağ tarihsel olarak ana “ilk” anlamı ile kullanılmamıştır. Buradaki ilk, tekno-epistemolojik yani tarihte teknolojik olarak devrim sayılan araçların bilgisine dayanan, kitle iletişim araçlarının altında yatan konudan konuya atlayan düzensiz yapıları betimlemek amacıyla kullanılmıştır. Medya arkeolojisi kapsamında yazı, insanları bir araya getiren onların anlamlı bir bütünlük oluşturmasını sağlayan ilk teknolojik buluştur.
Yazı ve yazının kullanılmasını sağlayan aletler, o zamana göre oldukça yeni, teknolojik birer gelişmedirler. Bu anlamda teknoloji kelimesini etimolojik olarak incelediğimizde Grekçe tekhne; sanat, zanaat gibi anlamları karşılarken sonuna konulan “-loji” yine Grekçe logos kelimesinden yani “söz, bir şeyin bilgisi” gibi anlamlardan türemiştir. Yani bir uğraşın, bir zanaatın bilgisidir.
İletişim bilimleri alanında yapılan çalışmalarda uygarlık tarihindeki gelişmeleri iktisadi değil, iletişime odaklı şekilde ele almak isteyen Kanadalı İletişim tarihçisi Harold Innis, ilk defa bu incelemeye matbaanın gelişiminden değil tarih öncesi yılları ve bu yıllarda insanlar arasında iletişimi sağlayan aletleri inceleyerek başlamıştır. Bu aletler zamanla kendini yenileyen bir mekanizma olmuş ve matbaanın gelişimi ve sonrasındaki teknolojik gelişmelere zemin hazırlamıştır.
Bugün kullandığımız yazı, insanın etrafındaki nesneler ile olan ilişkisinin bir sonucudur. Bu anlamda ilk olarak etraftaki nesneleri anlamlı hâle getirmek iletişimin oluşmasını sağlar. Kanadalı iletişim bilimci Marshall McLuhan, “araç mesajdır” demiştir. Bu anlamda iletişimi sağlamanın ilk aracı ya da ilk teknolojisi de yazı olmuştur. Walter Ong, yazının bir teknoloji olmasını “yazı (özellikle alfabeli yazı), bir teknolojidir; araç gereç kullanımını zorunlu kılar” sözleriyle belirtmiştir. Ona göre yazının karşısında matbaa ve bilgisayar yalnızca sözü işleyen yazının birer uzantısı olarak kalmışlardır. Bu kapsamda ise, ilk yazılar aslında sanat gibi çevrenin birer taklidi olarak ortaya çıkan resim- yazılar olmuştur.
İnsanlar, resim yardımıyla mesaj iletmeyi çabuk bir şekilde kavramış ve böylece yazının temeli sayılan resim-yazıyı keşfetmişlerdir. Bu Yazı, Mısır‟dan Indus vadisine uzanan bir coğrafyada sayılan, ölçülen ve tartılan eşyaların resimlerini çizerek çetele tutmak ya da tasnif etmek amacı ile bir tüccar ya da memur tarafından geliştirilmiştir.
Resim yazı sistemlerinin ise en bilinen örneği Mısır Hiyeroglifleri’dir. Burada çeşitli resimlerin yanı sıra yarım daire, üçgen, dalga vb. semboller de kullanılmıştır. Yazının coğrafyası doğudan batıya ve tekrar doğuya doğru gelişip değiştikçe, resim-yazının değişerek sembollere dönüşmesiyle, sembollerin de zamanla “fonetizasyon” a uğramasıyla (birer ses olarak okunmaya başlanmasıyla), sesleri temsil eden semboller olarak bugün bildiğimiz alfabe’yi oluşturmuştur.
Yazı ise resim olmaktan uzaklaşmaya başlamıştır. Teknoloji, kültür ve sosyal yapıya da etki eden bir özellik göstermektedir. Mısır hiyeroglifleri örneğine geri döndüğümüzde, Mısır uygarlığı için yazı din ağırlıklı olarak kullanıldığını görürüz. Bu ise ülkede zamanla dini monarşinin yükselişine bir zemin hazırlamıştır. Papirüs, Mısır Nil deltasında elde edilmesi kolay “Cyperus Papyrus” adlı bir bitkiden elde edilmiştir. Bitkinin taze sapları kesilip, kabuğu soyularak çıkartılıp, ince şeritler hâlinde kesilerek birbirine paralel şekilde emici bezlere serilerek kurutulması ile papirüs yüzeyi hazırlanmıştır. Çaprazlama başka bir tabakanın bunların üzerine serilerek başka bir bezle daha örtülüp tokmakla sıkıştırılarak tek bir kitle hâline getirilmesiyle papirüs rulosu hazırlama işlemi tamamlanır. Üzerine yazı yazmak için ise hasırotundan çeşitli kalınlıklarda fırçalar kullanılmıştır.
Mısırlıların zamanla taştan papirüse geçmesi düşüncelerinin daha rahat yazılmasına olanak vererek ilgiyi, dikkati ve düşünmeyi canlandırmıştır. Bu değişim ise beraberinde toplumsal devrim ve hitabet sanatının coşması ile dinsel yazı yerine laik yazının geçişini getirmiştir. Mısır, MÖ. 1660-1580 yılında dışarıdan gelen kavimler tarafından fethedildiğinde, yazı kültürün korunmasına aracı olmuştur. İstilacılar, ister istemez hiyeroglif yazıyı ve Mısır geleneklerini benimsemek zorunda kalmış ve Mısır kültürüne adapte olmuşlardır. Bunun bir benzerini Antik Yunan’da da gözlemlemek mümkündür.
Grekler, yazıyı ilk defa bir düşünce aktarma aracı olarak kullanmışlardır. Greklerin kullandığı fonetizasyona uğramış alfabe, onların hâlihazırda sözlü kültürden gelen zengin hikâye anlatım geleneklerini somutlaştırmış, böylece onların düşmanlarına karşı kültürel üstünlük sağlamalarına sebep olmuştur. Çeşitli Antik Yunan kolonileri Romalılar tarafından fethedildiğinde, Romalılara kendi kültürlerini aşılayarak aslında kültürel olarak fatih kendileri olmuşlardır. Romalı şair Horatius bunu “Graecia capta ferum victorem cepit !” (Tutsak alınan Yunanistan, vahşi fatihini esir etti) sözleriyle belirtmiştir. Bu ise, iletişim teknolojilerinin etkisinin kültürle birleştiğinde ne kadar güçlü olduğunu ve bu gücün antik çağlarda uygarlıkların kültürel varoluşu ve devamlılığı için ne derece elzem olduğunu göstermektedir.

Medya Arkeolojisini Günümüzde Nerede Gözlemleyebiliriz?
Siegfried Zielinski, Deep Time of the Media kitabında, yeryüzü ile ilgili araştırmalardan ve Medya Arkeolojisi‟ni oluşturan gelişmelerden bahseden ilk bölümde James Hutton ve çalışmalarını ele alır. 18.yy‟da yaşamış, olan Hutton, zengin bir İskoç tüccarın oğludur ve yeryüzünün ne kadar eski olduğu merak konusu iken herhangi bir enstitüye bağlı olmadan kendi çalışmalarını sürdürerek The Theory of the Earth kitabını yayınlamıştır.
Hutton‟u medya arkeolojisine bağlayan en önemli şey bu kitapta dünyanın katmanları ile ilgili bulduğu teorinin zamanımızda kitle iletişim araçlarına uygulanabilir olmasıdır. Hutton, dünyayı belirli bir döngü içinde kendini yenileyen bir makine ya da bir araç olarak tanımlamıştır.
Günümüzde görsellik yalnızca televizyon ve sinema sistemleri gibi fiziksel ara yüzlerle değil aynı zamanda yazılımsal sistemlerle de ilişkilidir. Görsel kültür, gerçeklikle iç içe geçmiştir. Dokunmatik ekranlar görsel olmanın yanı sıra, haptik (dokunsal) ara yüzler insanların teknolojik aygıt kullanma alışkanlıklarını yeniden yapılandırır. Playstation, Xbox gibi görsel oyun sistemleri ise sesin yanı sıra hareketi de kaydedebilmektedirler.
Görsel teknoloji aygıtlarını izleyebildiğimiz gibi bir görüntüyü geriye alma özelliği ile bizi zamansızlığa alıştırmaktadırlar. Bu sebeple, dağılmış medya ortamlarının, duyular ile medya arasındaki ilişkileri yeni biçimlerde kavramlaştırmamızı talep ettiğini gittikçe daha fazla dikkate almamız gerekir.
Yeni teknolojik sistemler, sanal gerçekliği (virtual reality) zenginleştirme çabası ile insanın gerçeklikle arasındaki bağlantıyı kurmasını sağlayan ara yüzü yavaş yavaş ortadan kaldırmaktadır.
Sanal gerçeklik, insanın gerçeklik algısı ile iç içe geçer. Bilişsel ve algısal yetilerimiz, bizi ölçen, tepki veren ve bizi araştıran akıllı ortamlarda yeniden eğitilir.
Medya değişimi bizim düşünce biçimimizi yalnızca geleceğe değil geçmişe dair de farklı olarak oluşturmaya zorlamıştır. Umberto Eco, 21. yüzyılın devamını Medio Evo Prossimo Venturo (Yakın Geleceğin Ortaçağı) olarak tanımlamıştır.Ancak, esas ortaçağ hızlı nüfus düşüşü, şehirlerin terk edilişi, köylerde yaşanan kıtlık, iletişim güçlükleri, Roma yollarının ve posta yollarının çöküşünü, merkezi denetimin zorlaşması gibi zincirleme bir nedensellik sonucu yaratılırken yakın gelecek ortaçağına doğru yol alan günümüzde ise tam tersi bir süreç yaşamaktadır.
Ona göre gelecekte aşırı ölçüde artan iletişim ve ulaşım olanaklarından yararlanan aşırı kalabalık bir nüfus ve bunun sonucunda oluşan aşırı etkinliklerin günlük yaşamı yaşanması zor bir duruma sokması yeni ortaçağı yaratan bir problem olarak ortaya çıkmaktadır.
Eco’nun karamsar kehanetinin dışında, medya teknolojileri dijital çağ olarak da tanılayabileceğimiz günümüzde pek çok yenilik yaratmaktadır. Bu yenilikleri medya arkeolojik yöntemle incelemenin en önemli kaynaklarından biri ise medya arşivleri olmuştur.
Medya arşivleri, geçmişe dair olayların görsel-işitsel güncesi olmasının yanı sıra yeni bir tarih yazımının teknolojik olarak kapılarını açmıştır. Özellikle sosyal medyanın sunduğu rastlantısal arşivleme özelliği, geçmiş çağlardan gelen bellek pratiklerine bir tezat oluşturmakta ve sosyopolitik olarak bellekten silinmesi planlanan pek çok olayı kalıcı hâle getirmektedir.
Medya teknolojilerinin medya arkeolojisi kapsamında gözlemleyebileceğimiz bir diğer dönüşümü de görsel kültür ile yakından ilişkilidir. Yakın tarihte, ilk olarak resimden türeyen yazının 21. yüzyılda “emoji” adlı resim sembolleri ile tekrar resim-yazıya dönmesi tartışılırken, artık yapay zekâ sayesinde doğrudan yazı aracılığı ile resim yaratma teknolojileri söz konusu olmuştur. Eskiden yeniye yeniden eskiye olan bu teknolojik dönüşüm, medya arkeolojisinin temelindeki yenide eskinin oluşumu ve eskide yeninin aranabilmesi özelliğini vurgulamaktadır.
Yapay Zekâ (AI)’nın yazıdan resim üretimi teknolojisini geliştirmesi, medya arkeolojisinin düşünce ve icat tarihi kapsamında televizyonun gelişimini akla getirmektedir. Televizyon teknolojisi, insanların uzağa resimler gönderme fikrinden doğmuştur.
Jules Verne’in yazılarında bunun tanıklığını bulmak mümkündür. Başlangıçta bu fikir sabit resimleri göndermek şeklinde olup, İtalyan mucit Caselli bu amaçla 1856’da Pantelegraf’ı icat etmiştir. Fransız PTT’si tarafından kullanılan pantelegraf, mesajlar ve çizgi hâlinde resimler gönderme yetisine sahiptir. Bu alet bugün kullandığımız fotoğraf ve kamera benzeri görüntü işleme cihazlarından daha çok ardından gelen belinograf (görüntüyü nokta nokta ileten bir alet) ve fac simile (faks aleti)‟nin atası olarak gösterilebilir. Böylece, günümüzde imgenin gelişiminin görüntüyü transfer etme düşüncesinden, görüntünün sözlü olarak yaratımına kaydığını gözlemlemek medya arkeolojik metot sayesinde mümkün olmaktadır.













Yorum bırakın