Röportaj Serisi: Halkla İlişkiler ve Sosyoloji

Halkla ilişkiler uygulamalarını sosyolojik bir bağlamda düşündüğünüzde, bu alanın toplumsal yapılarla nasıl bir etkileşim içinde olduğunu düşünüyorsunuz? Bu etkileşimin sınırlarını veya olanaklarını nasıl tanımlarsınız?
Öncelikle toplumsal yapıyla neyi kastediyoruz, dilerseniz burayı açalım. Toplumsal yapı, toplumda yer alan insanların birbirleriyle ilişkilerini kapsar. Toplumsal yapı derken, aslında, içinde ailenin, hukukun, ekonominin, politikanın, dinin, eğitimin, kişilerin rollerinin, statülerinin dâhil olduğu bir yapıyı işaret ediyoruz. Aynı zamanda bu yapı içerisinde toplumun kolektif bir biçimde yaşamını sürdürebilmesi için oluşturduğu normları, değerleri, ahlaki çatıyı da ifade etmiş oluyoruz. İşte bu yapının içinde bir de süregiden ve hiç bitmeyen bir iletişim var. Toplumun bireyleri arasındaki ilişkileri içeriyor bu iletişim. Yine aynı yapı, kültürü, sınıfları, çeşitli temsil biçimlerini ve dili de içine alıyor.
İletişim bu kültürün, kodların, temsil biçimlerinin, bu dilin bağlamı içinde gelişiyor. O nedenle her toplumun iletişim biçimi, hayata bakışı farklıdır. Bir nesneye, bir kişiye, bir olaya, bir meseleye (evrensel olarak üzerinde anlaşılmış değerler haricinde) yüklediği anlam farklıdır. Dolayısıyla toplumsal yapı kültürel anlamda da üzerinde çok düşünülmesi gereken bir kavramdır.
Toplumsal yapıya pek çok sosyolog, kendi kuramları çerçevesinden yaklaşmış. Bunlara bakmakta ve halkla ilişkiler ile ilişkisini öyle ortaya koymakta fayda var. Emile Durkheim ile başlayalım. Durkheim, toplumu bir organizmaya benzetiyor. Ona göre bu organizmanın içerisindeki her bir birimin bir işlevi var ve bütüne hizmet ediyor hepsi. Aile, din, hukuk, eğitim gibi kurumlar toplumun devamlılığını sağlamak ve onu ayakta tutmak için var.

Bilhassa uluslararası halkla ilişkiler bağlamında farklı kültürlerin, farklı ülkelerin halkla ilişkiler çalışmalarını incelediğinizde bu daha belirgin bir biçimde açığa çıkar. O nedenle, toplumsal yapı ile halkla ilişkiler arasında sıkı bir bağ var. Marx’a baktığımızda çatışma kuramı temelinde bir yaklaşımı olduğunu görüyoruz. Alt yapı, üst yapı ilişkileri doğrultusunda değerlendiriyor toplumu. Alt yapı yani ekonomik yapı, üretim araçları ve üretim ilişkileri üst yapıyı yani, hukuku, dini, eğitimi belirler diyor. Egemen sınıfın çıkarlarının bu doğrultuda korunduğunu söylüyor ve sınıflar arası bir mücadeleden bahsediyor. Bu sınıflar arası çatışma, toplumu belirleyici bir yerdedir diyor. Halkla ilişkiler de özellikle burada konumlanıyor ve aslına bakarsanız, halkla ilişkilerin bundan böyle ne olacağı, ne yapmaya karar vereceği bence tam da böyle bir yerden şekillenecek.
Marx’ın kuramı çerçevesinden yaklaştığımızda halkla ilişkilerin sosyolojik etkileşimsel sınırlarını da görebiliyoruz. Halkla ilişkiler çoğu yerde hâkim grupların, egemen sınıfların, sermayenin, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranların çıkarlarını kolluyor. Halkla ilişkilerin muhafazakâr toplumsal rolü buna hizmet ediyor. Böyle bir halkla ilişkiler-toplumsal yapı etkileşiminde olumlu bir toplumsal gelişmeden, ilerlemeden söz edilemez. Hâkim söylemler sürekli yeniden üretilir. Sermaye ya da hâkim gruplar, egemen sınıflar yerini korudukça güçlendirir. Bu nedenle halkla ilişkilerin hangi toplumsal rolü benimseyeceğine ve bundan böyle toplumsal misyonunun ne olacağına karar vermesi lazım.
Halkla ilişkiler uygulayıcıları ideologlar olarak mı kalacak yoksa toplumdaki her grubun toplumda eşit şekilde temsil edilmesine ses mi olacaklar? Kritik eşik burasıdır bizim için. Bu tarafı hemen Pierre Bourdieu ile tamamlayalım ki kesinlikle halkla ilişkiler-sosyoloji bağı konuştuğumuz bir yerde mutlaka sevgili Bourdieu’ya atıf yapmalıyız. O da, sermaye biçimlerinden söz eder. Tek sermaye biçimi para değildir. Ya da başka bir deyişle sermaye yalnızca para gibi somut bir şeyden ibaret bir unsur değildir. Hayatımızı doğrudan belirleyen türlü sermaye biçimleri var.
İşte biz bunları Bourdieu sayesinde görebiliyoruz ve yaşamda karşılaştığımız kimi eşitsizliklerin anlamlandırılmasını (ya da çözümlenmesini) Bourdiue sayesinde yapabiliyoruz. Bu sebeple, Bourdieu’ya ve onun kavramlarına, onun düşünce zeminine çok şey borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Hangi sermaye türleri var diyor Bourdieu? Ekonomik, kültürel, sosyal ve sembolik sermayeler bunlar. Bir kişinin içine doğduğu çevre, kültür, aldığı eğitim, kurduğu bağlantılar, tanıdığı insanlar, bu insanların hangi işleri yaptıkları ve nerede oldukları yani konumları, rolleri, statüleri onun bu yöndeki sermayesini belirliyor. O yüzden mesela Bourdieu, eğitimin ve okulların mevcut eşitsizlikleri yeniden ürettiğini söyler.

Öncelikle toplumsal yapıyla neyi kastediyoruz, dilerseniz burayı açalım. Toplumsal yapı, toplumda yer alan insanların birbirleriyle ilişkilerini kapsar. Toplumsal yapı derken, aslında, içinde ailenin, hukukun, ekonominin, politikanın, dinin, eğitimin, kişilerin rollerinin, statülerinin dâhil olduğu bir yapıyı işaret ediyoruz.
Burayı çok düşünmemiz lazım. Çünkü “muhafazakâr toplumsal rol içerisinde kalmış halkla ilişkiler” de öyledir. Böyle bir mevcut yapı içerisinde halkla ilişkiler, egemen grupların söylemi tarafında yer alarak, onların çıkarlarına hizmet eden ve toplumu yönlendiren söylemleri yeniden üretir. Bu yönüyle halkla ilişkiler sembolik sermayenin üretimi, statülerin ve meşruiyetin yeniden üretimidir.
Bunlar hep halkla ilişkilerin muhafazakâr toplumsal rolü çerçevesinde gerçekleşir. Ya da başka bir ifadeyle muhafazakâr toplumsal rolü benimsemiş halkla ilişkiler bakışı bu yönde çalışmalar ortaya koyar. Biz bu rolden çıkabilecek miyiz? Halkla ilişkiler için asıl mesele burası. Halkla ilişkilerin eleştirel, idealist toplumsal rolüne geçebilecek miyiz? Çünkü gelecek bizden eşitlik, adalet, müzakere, eşit temsil, demokrasi bekliyor. Bugünün bu belirsizlik, kaos ve mutsuzluk ortamından çıkışımız buna bağlı ve halkla ilişkiler bunu sağlamada yardımcı olacak çok güçlü bir araç. Biz gelecekte kolektif bir mutluluk istiyorsak ki bireysel mutluluğumuz da bence buna bağlı, bu aracı nasıl kullanacağız ya da kullanılmasına izin vereceğiz? Burasının çok mühim olduğunu düşünüyorum.
Kurumların halkla ilişkiler faaliyetlerinde toplumsal sorumluluk ile kurumsal çıkarlar arasında nasıl bir denge kuruluyor sizce? Kendi deneyimlerinizde bu dengenin nasıl kurulduğunu gözlemlediniz?
Kurumların halkla ilişkiler çalışmalarında toplumsal sorumluluk ön planda olmalı. Kurumsal sosyal sorumluluk çalışmaları kurumların çıkarları ile toplumun çıkarları arasındaki dengenin sağlanabileceği bir yer. Ancak burada çok özenli, dikkatli ve samimi olmanız gerekiyor. Toplumun çıkarlarını, toplumsal faydayı gerçek manada öncelemeniz gerekiyor.
Bunun için ise iki şey şart : Bunlardan birincisi kurumsal duruşunuzun “etik” olması ve kurum kültürü içinde buna iyice yer edindirmeniz, “etik ilkelerden taviz vermemeniz”. İkincisi ise içinde faaliyet gösterdiğiniz ve hizmet verdiğiniz toplumu normları, değerleri, kültürü, inançları, inanmadıkları, gelenekleri, ritüelleri ile bir bütün olarak (yer yer de parçalı biçimlerde) anlamanızın gerekliliği. Bunun için “sosyolojik imgeleminizin” ve sosyolojik bakışınızın çok kuvvetli olması lazım. Toplumun da çıkarlarını düşündüğünü gösterme bakımından kurumların sosyal sorumluluk çalışmalarını ele aldığımızda bu çalışmaların (hepsi öyle diye bir genelleme yapmayayım, layıkıyla yapılanlar da var, oldu), samimi olduklarını düşünmüyorum. Sosyal sorumluluk çalışmaları sanki kurumların, toplumsal çıkarları hedefledikleri değil de, kendilerini temize çektikleri, vicdanlarını rahatlattıkları bir yer gibi duruyor.
O yüzden üniversitelerde, iletişim fakültelerinde halkla ilişkiler bölümleri içindeki kurumsal sosyal sorumluluk dersleri sosyoloji ile paralel verilmeli.
İçinde yaşadığınız toplumun yapısını, sorunlarını, gerçek anlamda nerelerde zorlandıklarını, kadınların, çocukların, erkeklerin, gençlerin, yaşlıların kamusal alanda seslerini duyurmada ya da toplumsal yaşama katılımlarında ve yaşamlarını insanca, insani koşullarda sürdürebilmelerinde nerelerde zorluklar yaşıyorlar, bunları bilmeden sosyal sorumluluk yapamazsınız. Yapsanız da samimi durmaz, emanet bir elbise gibi oturur üzerinize. Yakışmaz. Kurumunuza fayda yerine zarar getirir, imajınızı sarsar. O nedenle halkla ilişkiler uygulayıcıları sosyolojiden çok beslenmelidir. Çok yan yana gitmelidir bu ikisi.
Halkla ilişkiler müfredatlarımızı da bu yönde tümden değiştirmeliyiz. Ekonomik yapının istediği halkla ilişkiler uygulayıcıları değil, toplumu anlayan, sosyolojik imgelemi ve gözü olan halkla ilişkiler uygulayıcıları yetiştirmeliyiz.
Halkla ilişkiler uzmanları sahada çok fazla bulunmalı bunun için. Çok gözlem ve araştırma yapılmalılar. Araştırmalar, anketler, derinlemesine görüşmeler, yerinde gözlemler çok önemlİ ve bunu yaparken halkla ilişkiler uzmanları tüm rollerinden sıyrılmalılar. Herhangi bir sonuca varma, herhangi bir yargı ortaya koyma kaygısı taşımadan sadece ve sadece halkla bire bir iletişime geçmeli, soru sormalı, sadece bir “göz” olduklarını farz ederek gözlemlemeli ve aldıkları cevapları not etmeliler. Toplumu ancak böyle anlayabilir ve onun çıkarlarını ancak böyle önceleyebiliriz. Nicel ve nitel araştırmalar yan yana gitmeli.

Karl Mannheim’ın “İdeoloji ve Ütopyası”nda da dediği gibi, bazı meseleleri yalnızca sayılarla, istatistiklerle ifade edemezsiniz ya da bazı toplumsal meseleler sayılarla görünür kılınmaz. Bunları görünür kılabilmeniz için muhakkak insanlarla sohbet etmeye ihtiyacınız vardır. Yani iletişime….

(born February 3, 1932 in Kingston, Jamaica). Cultural theorist and sociologist in the United Kingdom. Contributed to key works on culture and media studies, as well as to political debate. In 1968 Hall became director of the unit at Birmingham University. He wrote a number of influential articles in the years that followed, including: Situating Marx: Evaluations and Departures (1972), Encoding and Decoding in the Television Discourse (1973). He also contributed to the book Policing the Crisis (1978).
After his appointment as a professor of sociology at the Open University in 1979, Hall published further influential books, including: The Hard Road to Renewal (1988), Resistance Through Rituals (1989), Formations of Modernity (1992), Questions of Cultural Identity (1996) and Cultural Representations and Signifying Practices (1997). He retired from the Open University in 1997.
12th September 2007
Photograph by Antonio Olmos/Writer Pictures
WORLD RIGHTS
Temsil meselesi halkla ilişkilerde sıklıkla gündeme gelir. Sizce mevcut halkla ilişkiler stratejilerinde hangi gruplar görünür kılınıyor, hangileri sistematik olarak dışlanıyor?
Temsil meselesinde Stuart Hall’un temsile bakışı bize çok şey söyler. Ona göre, temsil aynı zamanda anlamın üretildiği, anlamın yapılandırıldığı yerdir. Temsil dili, dilin kullanım biçimini, çeşitli sembolleri, göstergeleri, imgeleri, imajları, algıları içine alan bir kavramdır. “Farklı olanlar” üzerine de çevirir odağını ve bunun üzerinde durur Hall. Farklı olan “ötekileştirilme” tehdidiyle karşı karşıyadır her zaman. Ancak Hall burada farklılıklara önemli bir anlam yükleyerek, anlamın tam da farklılık noktasından ortaya çıkıp filizlendiğini söyler. Burası çok önemlidir. Toplumsal adına da bize çok şey gösterir.
Mevcut halkla ilişkiler stratejilerinde sıklıkla temsil edilenler genellikle “idealize” edilen bireyler ve ortamlardır. Farklılıkları törpülenmiş, birbirlerine uyumlanmışlardır adeta. Bu temsillere baktığınız zaman adeta bir “mükemmel dünya” görürsünüz. Barbie filmini anımsayalım mesela. Tüm dünya tıkır tıkır hatasız, eksiksiz işler. İnsanlar da öyledir. Biraz halkla ilişkiler kampanyalarında ve reklam kampanyalarında temsil edilenlerin de böylesi bir idealize edilmiş, kurgusal dünyadan çıktığını düşünebiliriz. Örneğin, genellikle, sağlıklı, orta yaş grubu, neşeli, genç, dinamik, hırslı, çalışkan, şehirli, Batılı, Batılı değerleri yansıtan bireyler temsil edilir.
Şayet şehir dışında mesela köy içinde bir temsil söz konusu ise buna biraz mizah katılır ya da farklılığının altı çizilir. Mesela şive abartılır. Ses tonu abartılır. Bizse bunları normal bir temsilmiş gibi algılarız, hiçbir sorun yokmuş ve tıpkı diğer Batılı değerleri yansıtan, şehirli bireylerin temsiliyle aynıymış gibi düşünürüz. Oysa öyle değildir. İyice baktığımız zaman bu abartılı ve bazı şeylerin üstünü özellikle çizerek vurgulayan hatta yer yer farklı özelliklere üstten bakan, mizah katar gibi gözüküp aslında o farklı özellikleri değersizleştiren bir temsil biçimi görürüz. Bunu en çok reklam kampanyalarında görüyoruz. Beden estetiğine odaklanan ve farklı güzellik biçimleri ve algıları da olabileceğini güya sözümona vurgulamaya çalışan markalarda bile bir “ötekileştirme” buram buram kokar. Adeta sanki “olsun, sen de öyle olmasan bile yine de güzelsin” gibi bir mesaj sezilir.
Oysa gerçek dünya öyle değildir. Beden ölçülerimiz, bedenlerimiz, ruh hallerimiz, yaşam biçimlerimiz, karakterlerimiz hepimizin farklı farklıdır. Dahası insan “eksik” bir öznedir. Sevgili Lacan’ı da anmış olalım buradan. Bu eksiklik halkla ilişkiler ve reklam kampanyalarında alel acele , bir telaşla kapatılmaya çalışılır. Ter mi koktun hemen deodorant sıkmalısın, arkadaşların aniden plan yapıp seni mi çağırdı hemen dış görünüşüne odaklanmalısın, saçların biraz kabarıyor mu, hemen bir ürünle saçlarını “normalleştirmelisin”. Sivilcen mi çıktı, sorun değil hemen pürüzsüz bir cilt elde edebileceğin bir yığın cilt ürünü önerilir.
Oysa “eksiğiz” işte…. O ürünleri kullansak da ne cildimiz, ne hayatlarımız pürüzsüz (!) olmuyor. Halbuki ne diyor Lacan? : Doğduğumuz andan itibaren zaten eksiğizdir hep biraz ve öznenin inşası tam da o eksiklik üzerinden yükselir. Arzu da buraya yönelir. Bize gerçek doğamız işte bu temsillerle unutturulur.
Bu konuda, 2015 yılında, “Bireyin Var Oluş Zemininde Köklerinden Koparılması : Reklamlarla Var Oluşun Manipülasyonu” başlıklı bir makale kaleme almıştım. Orada reklamları inceleyerek bu temsil biçimlerini analiz etmiştim. Gerçekten bu temsil biçimleriyle var oluşumuz manipüle ediliyor. İnsanın kendinden daha çok kopmasına yol açıyor bu. Bireylerin kendilerini eksik bırakmalarına da izin verilmiyor. İnsanların beden algıları ile bu şekilde oynanıyor maalesef ve sonuçları çok can sıkıcı oluyor. Farklı farklı yaşam biçimlerine ve bu yaşam biçimlerinde var olan üstelik de takdire şayan bir var oluş öyküsü gösteren insanların temsillerine daha fazla yer verilmeli. Kadınlar mesela sürekli ev içinde, ev işleriyle meşgul, anne rollerinde verilmemeli. Ama bunun diğer ucunda çok kadınsı özelliklerle de bedeni objeleştiren biçimlerde temsil edilmemeli. Bir kadın da tıpkı erkek gibi çok parçalı rolleri taşır hayatında ve hepsi var oluşunda vardır. Çocuklar hep geleceğimiz, geleceğimizin teminatı olmamalı mesela. Niye olsunlar ki? Niye yükleniyoruz onlara bu kadar. Her nesil kendi döneminin sorumluluğunu taşır gelecek için. İşte temsillerde bunlara dikkat edilmeli.

Sosyal medyanın halkla ilişkilerde kamusal bir alan yaratıp yaratmadığı sıkça tartışılıyor. Sizce sosyal medya, gerçekten katılımcı bir kamusal alan işlevi görebiliyor mu, yoksa yeni eşitsizlik biçimlerini mi yeniden üretiyor?
Çok önemli ve çok sorgulanarak düşünülmesi gereken bir nokta. Gerçekten sosyal medya arzuladığımız eşitlikçi, herkesin eşit olarak sesini duyurabildiği bir dünyayı sundu mu bize? Öyleymiş gibi gözükse de pek de öyle olmadı aslında. Buna mukabil, evet, sosyal medya yaşamlarımızda ve toplumsal hayatlarımızda, hatta politikada çok şeyi değiştirdi. Tamamen etkisiz diyemeyiz. Elbette, bazen öyle şeyler oluyor ki, geleneksel kitle iletişim araçlarına erişimi olmayan pek çok insan, toplumsal grup, sosyal medyadan seslerini, tepkilerini dile getirebiliyor ve bu bazı şeyleri değiştirebiliyor, engelleyebiliyor. Ancak yine de tamamen eşitlikçi ve katılımcı bir kamusal alan yaratıyor diyemeyiz.
Burada hemen Jürgen Habermas’a bakmamız gerekiyor. Onun kamusal alan tanımı, kamusal alanın, bireylerin eşit koşullarla katılım sağladıkları, kendilerine dair konuları, rasyonel ve özgür iletişim vasıtasıyla, eşitlikçi biçimde müzakere ettikleri bir yer olduğunu söylüyor. Yine gerçek hayata dönüp bakalım. Gerçekten bugün herkes, her kesim sosyal medyaya eşit erişebiliyor mu? Eriştiğini varsayalım. Herkesin kendi sosyal medya hesabındaki içerikleri anında pek çok kişi tarafından görülebiliyor mu? Öyle olsaydı insanlar takipçi sayılarını arttırmak için bunca meşakkatli (!) yöntemlere başvurmazlardı. Demek ki ortada yine bir eşitsizlik var. O halde bunun gerçek anlamda özgür, eşitlikçi, katılımcı ve müzakereci bir kamusal alan olduğunu ya da sosyal medyanın böyle bir arzulanan kamusal alan yarattığını yine söyleyemeyiz. Geleneksel medyadaki “eşik bekçileri” sosyal medyada da var çoğu zaman. Biz fark etmiyoruz sadece. Sosyal medyadaki eşik bekçileri algoritmalar, sponsorlu içerikler….Ve elbette yine kurumların, markaların ve onların sosyal medya hesaplarının ve içeriklerinin daha hakim olduğunu, daha kitleler üzerinde (olumlu ya da olumsuz) yönlendirici olduğunu görüyoruz.
Sevgili hocamız, Ünsal Oskay Hoca, “Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım” adlı kitabında, şöyle der :“Uzun süreceğe benzeyen zor dönemlerde iyimserliğin yolu, yaşanan hayatın sahih halini görebilmekten geçiyor”. Buradan iletişimciler olarak hepimizde emeği geçen çok kıymetli hocamızı rahmetle ve sevgiyle anarak ve onun “gerçekliğe bağlı kalan rehberliğini” düstur edinerek şunu söylemeliyiz. Maalesef, arzuladığımız o eşitlikçi, müzakereci kamusal alan yeni medyadan gelmeyecek. Başka medyalar da üretilse, oradan da gelmeyecek. Bunu inşa edecek olanın gerçek yaşamda, gerçek bir dünyada yani sokakta, sokağın ta kendisinde, gerçek bizler olacağını söylemeliyiz. Böylece suçu geleneksel medyaya atıp sorumluluğu da yeni medyaya vererek değil, eksiklerimizle, farklılıklarımızla, yoksunluklarımızla, zenginliklerimizle bir bütün olarak bunu yapacak olan bizleriz. Gözümüzü ekranlardan çevirip, dışarı çıkmalı ve birbirimizle “yüz yüze iletişim” kurmalıyız. Çünkü yüz yüze iletişimin kurulmadığı hiçbir iletişim biçimi “gerçek” değildir. Ekran bize bunu sağlamaz. Keşke her şey o denli kolay olsaydı. Yiyerek, hiç spor yapmadan sağlıklı kalabilsek, hiçbir emek sarfetmeden önümüze hazır tabaklarda yemekler gelebilseydi… Ama gerçek dünya ve gerçek hayat öyle bir yer değil. Önce ekranlara gömdüğümüz başımızı kaldırıp, Ünsal Hocamızın dediği gibi, “bu sahihliği” yani gerçekliği görmeliyiz….Biraz acıtıcı ve can sıkıcı ama bu böyle…Gerçekleri can sıkıcı oldukları için görmezden gelemeyiz. Gelsek de onlar orada durmaya devam ederler.

Halkla ilişkiler alanında eleştirel düşünce geliştirmek mümkün mü? Akademik dünyada bu eleştirinin yeri sizce nasıl tanımlanmalı?
Kesinlikle mümkün ve daha çok geliştirmeliyiz. Son birkaç yıl içinde kaleme aldığım tüm halkla ilişkiler makalelerim tamamen bu eleştirel bakış üzerine kurulu. Halkla ilişkilerde zaten, Jacquie L’Etang ve Magda Pieczka’nın “Halkla İlişkilerde Eleştirel Yaklaşımlar” adlı çalışmaları var. Çalışmanın içinde çok kıymetli makaleler var. Brian McNair’ın “Politikada Temsil ve Temsilin Politikası” gibi halkla ilişkileri, kamusal alanı ve demokrasiyi işlediği, Peter Meech’in “Kurumsal Kimlik ve Kurumsal İmaja” baktığı, yine sevgili L’Etang ve Pieczka’nın kendi makalelerinin de bulunduğu çok kıymetli bir eser bu. Müfredatlarımızda bu çalışmaları daha fazla okutmalıyız. Bu eleştirel çalışmaları da daha fazla üretmeliyiz aynı zamanda. Akademik dünyada da eleştirel kuramdan yana olup, halkla ilişkilerde de bu eleştirel bakışla çalışma üreten çok değerli akademisyenler ve onların çok kıymetli çalışmaları var.
Akademi zaten bunun için vardır. Tersten bakmak için vardır. Ezber bozmak, hatta tabiri caizse biraz can sıkmak için vardır. Çünkü o can sıkıcı hal, sorgulamaya ve değişime/dönüşüme götürür. Eğer bu sorgulamayı ve eleştirel bakışı üretmiyorsanız, yalnızca piyasanın istediği tip öğrencileri mezun etmek üzere yetiştiriyorsunuz demektir.
Yakın gelecekte biz halkla ilişkilercilere önemli sorumluluklar düşecek. Dünya bugüne kadarki en derin krizlerinden birini yaşıyor. İkinci Dünya Savaşı dönemine benzer bir çağdan geçiyoruz. Biz halkla ilişkilerciler de öylece oturup, piyasanın istediği insanları okullarda yetiştirmekle duramayız. Durursak bu çağ bizden hesap sorar. Bakışlarımızı eleştirel tarafa çevirmeliyiz. Mağdurlara, zulme uğrayanlara, sesini duyuramayanlara, ezilenlere bakışımızı çevirmek durumundayız. Hangi sektörde olursak olalım, hangi şirkette çalışırsak çalışalım ortaya insani bir bakış koymak durumundayız. Bizden iletişim stratejileri bekleyen ve aynı zamanda kısa sürede en fazla düzeyde kar hedefi bekleyen yöneticilere bu insani bakışı hatırlatmakla mükellefiz. Ama olur ama olmaz. Fakat biz bunu hatırlatmakla yükümlüyüz. Bunun için de yaptığımız çalışmaların gerçek anlamda neye ya da nelere hizmet ettiğini fark etmeliyiz. Bunun için işte eleştirel bakışa ihtiyacımız var. Eleştirel çalışmalar üreten halkla ilişkiler akademisyenlerinin çalışmalarını daha fazla gündeme getirmeliyiz.

Kadınların halkla ilişkiler sektöründeki konumlarını hem çalışan hem temsil edilen özneler olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Cinsiyetin belirleyici olduğu örneklerle karşılaştınız mı?
Medya ve halkla ilişkiler toplumsal cinsiyetin çok baskın hissedildiği en bariz alanlardan biri maalesef. Yine bu konuda halkla ilişkilerde cinsiyet ve kadın temsili konusunda yapılan çalışmalar var. James Grunig ve Larissa Grunig “ Halkla İlişkiler ve İletişim Yönetiminde Mükemmellik” adlı kitaplarında, bu çalışmalara yer açan isimlerden….O makalelerde halkla ilişkiler alanında kadınların daha ziyade “basın bülteni yazmak” gibi tekniker (biz buna halkla ilişkiler literatüründe zanaatkâr rol diyoruz) rolünde kaldıklarını, birazcık yöneticiliğe doğru ivme kazandıklarında ise “cam tavan sendromu” ile yüzleştiklerini açıkça ortaya koyuyorlar. Yani pek çok alanda olduğu gibi halkla ilişkiler alanında da kadınların “görünmeyen bir engele çarpıp geri geldiğini” görüyoruz.
Yine temsil üzerinden gideceğim : Dizilerde ve filmlerde halkla ilişkiler alanında çalışan kadınların nasıl bir imaj ve algı çerçevesinde sunulduğunu ortaya koyan, bunu inceleme altında alan çok değerli makaleler var. Özellikle halkla ilişkiler eğitimi alanların ve bu alanda çalışanların bu makaleleri bulup okuması mesleğimiz ve mesleğimizdeki kadın temsili açısından çok önemli. Araştırmalara bakıldığında ne demek istediğim daha net görülecektir.
Halkla ilişkiler alanında çalışan kadınlar, ne belli beden tiplerinde/ölçülerinde olan ne de yalnızca basın bülteni yazmakla mükellef olan uygulayıcılardır. Basın bülteni yazmak çok önemli ve temel bir görevdir, bundan ya da görevin büyüklüğünden küçüklüğünden bahsetmiyorum. Burada kadınların, tıpkı evde olduğu gibi, meslek içerisinde de belli görevlere ve rollere hapsedilişlerinden ve oradan çıkmalarına izin verilmeyişlerinden bahsediyorum. Aslına bakarsanız “halkla ilişkiler uygulayıcısı kadınlar” veya “kadın halkla ilişkiler uzmanları” dememiz bile ironik….Bunu dememeliyiz. Dediğimiz anda zaten cinsiyetçi bir ayrımı kabul etmiş oluyoruz. Her şeyde olduğu gibi burada da yine “dil” de başlıyor mevzu. “Kız öğrenci”, “üniversiteli genç kız”, “kadın pilot”, “kadın halkla ilişkiler uzmanı”….Bunlar böyle sürüp gidiyor. Haber metinlerinde özellikle, üretildikçe üretiliyor. Daha hassas olup buna izin vermememiz gerekiyor.
Yine benzer akademik çalışmalar halkla ilişkiler alanında çalışan kadınların “kadınsı (!)” özelliklerinden daha çok faydalanılması gerektiği görüşünde olanların görüşlerini ortaya koyar. Mesela kadınların “daha misafirperver oldukları”(!) ve bu nedenle de ağırlama, karşılama gibi etkinlik yönetimi ağırlıklı çalışmalarda daha fazla yer almaları gerektiğini savunan kurum kültürlerinin varlığına işaret ederler. Dahası, maalesef bunu savunan halkla ilişkiler görüşleri ve yaklaşımları da var. Çok trajik… Bunu tamamen yanlış, son derece cinsiyetçi ve ayrımcı buluyorum. Bir defa öncelikle “dilimizi” değiştirmeliyiz ve meslekleri “kadın mesleği-erkek mesleği” diye ayırmayı bırakmalıyız. Görevleri de öyle….”Şu alanda çalışan kadınlar” diye bir ifade kullanmaktan bile rahatsız olunması gerekiyor. Ama maalesef bugün bir gerçeklik olarak bunu tartışırken kullanmak mecburiyetinde kalıyoruz…Kadınları sözümona daha “misafirperver” oldukları gerekçesiyle karşılama, ağırlama gibi etkinlik görevlerine hapsetmek, evde hapsedildikleri alanı devam ettirmekten başka bir şey değil. Buna izin verilmemeli. Burada kadınların duruşu ve kararlığı çok önemli.
Yalnızca dizileri ve oradaki halkla ilişkiler uygulayıcısı kadınların nasıl resmedildiğine kısacık bir dikkatimizi vermek bile ne denilmek istediğini gösterecektir. Mesleğimiz bu denli cinsiyetçi ayrımlara, değersizleştiren dayatmalara boyun eğmeyen, saygın ve onurlu bir meslektir ve her alanda da öyle temsil edilmelidir. Bu konuda bizlere böylesi durumları kabul etmeyip karşı çıkmamız için çok görev düşüyor. Yalnızca uygulamalardan değil, mesleğimizin onuru ve saygınlığı, itibarıyla ve layıkıyla temsil edilişinden de sorumluyuz. Daha fazla halkla ilişkiler meslek odaları kurmalıyız ve daha fazla hukuk işletmeliyiz.

Halkla ilişkiler, kimi zaman rıza üretimiyle ilişkilendirilir. Sizce bu alan sadece mevcut düzeni yeniden üretmek için mi vardır, yoksa dönüşümcü bir potansiyele de sahip midir?
Elbette dönüştürücü bir potansiyele sahip. Ancak halkla ilişkiler genellikle toplum mühendisliğinin yapıldığı, rızanın üretiminin sağlandığı bir yerdir. Fakat bütün çalışmalar için bu böyledir diyemeyiz ve halkla ilişkiler bugüne değin hakim grupların ona biçtiği bu rolde kalmak zorunda da değildir. Halkla ilişkilere biçilen bu rol Sanayi Devrimi ve özellikle İkinci Dünya Savaşı dönemine tekabül eder. Zaten modern halkla ilişkiler de o sıralarda doğuyor. “Ben Devri Belgeseli”ni izlediğimizde bu dönemlerde halkla ilişkilerin nasıl başladığı, kitlelerde rızanın üretimi adına nasıl çalışmalar yapıldığı açık ve net biçimde görülüyor. Modern halkla ilişkilerin kurucusu Edward Bernays, Sigmund Freud’un yeğeni. Kitleleri yönlendirmek adına Freud’un makalelerinden, çalışmalarından yararlanıyor. Sırf burası bile bize çok şey söylüyor. Burası ayrıca bir başka sohbetin konusu olacak denli uzun bir mevzu. Ancak acı bir gerçek, kitleleri hâkim grupların çıkarları doğrultusunda, büyük şirketlerin kar hedeflerini sağlamak adına manipüle eden çalışmalarla başlıyor modern halkla ilişkilerin yolculuğu. Ama orada kalmak zorunda değil. Pek tabii büyük bir dönüştücü potansiyele sahip ve bizim bir an evvel bu potansiyeli görüp, ortaya çıkarmamız gerekiyor. Zira “Ben Devri” dönemine benzer ve hatta belki ondan daha derin bir insanlık buhranı içindeyiz…
Türkiye’de verilen halkla ilişkiler eğitimi sizce toplumsal gerçekliği yeterince yansıtıyor mu? Eğitim sürecinde hangi yönlerin güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Genellikle halkla ilişkiler eğitimi sosyolojik odaklı değil. Piyasa ruhuna ve piyasa kurallarına uyumlanacak şekilde müfredatlar düzenleniyor. Öğrencilerimizin işsiz kalmamaları adına ve çalışmaya başladıklarında sektöre çabuk uyum sağlayabilmeleri adına onları böyle bir temelli halkla ilişkiler eğitimiyle yetiştiriyoruz. Bir yerde onların bir an evvel çalışma yaşamına atılmaları ve burada sağlam tutunabilmeleri adına buna mecbur kalıyoruz. Ama bu konuda karamsar değilim. Hiç değilim hem de…Çünkü derslerin adı farklı olsa da bizler derslerimizin içeriğinde sık sık toplumu ve gerçekliklerini tartışırız. Üstelik genç meslektaşlarımızın o kadar sağlam bir sosyolojik gözleri var ki….Kendi verdiğim derslerimde de en çok gözlemlediğim ve hep içimi umutla dolduran, beni heyecanlandıran bir yöndür bu….
O nedenle artık derslerin adına takılmadan, içeriğinde neler tartışabiliyoruz, derse gerçek hayattan sosyolojik gözle ve bir halkla ilişkilerci gözüyle neleri getirebiliyoruz ona bakıyorum. Bu bize epey yol kat ettirdi. Çok sevdiğim öğrencilerimin hepsine sevgi dolu bir selam olsun bu aynı zamanda.
Bu konuda en güçlendirilmesi gereken tarafın ise “sosyolojik imgelem”in arttırılması olduğunu düşünüyorum. En teknik diyebileceğimiz derslerimizde bile bunu yapılabilir kılmalıyız ve yapmalıyız. Bu tarafları güçlendirmeliyiz. Derse ne ad vermişiz müfredatı kaç kredilik yapmışız bu önemli değil…muhteva önemli. Üniversitede de pek çok defa müfredat komisyonlarında ve sınav komisyonlarında görevli olarak çalışmış bir akademisyen olarak şunu diyebilirim ki, müfredat oluşturmalarda gündelik sorunlara, geçici dönem krizlerine takılı kalmamalıyız. Temele odaklanmalı ve halkla ilişkiler uygulayıcılarında belli bir sosyolojik perspektif oluşturmaya yoğunlaşmalıyız. Yoksa pek çok şey zaten hayatın, mesleğin kendi uygulaması içinde öğreniliyor.
Türkiye’nin sosyolojik dokusunu göz önünde bulundurduğunuzda, halkla ilişkiler çalışmalarının bu yapıyı ne ölçüde dikkate aldığını düşünüyorsunuz? Örneğin sınıf, kültür, inanç gibi dinamikler stratejilere nasıl yansıyor?
Öncelikle Türkiye’nin sosyolojik dokusunu ele alalım dilerseniz. Türkiye kendine has özellikleri olan ve bu özellikleriyle çok farklı, çok zengin, çeşitliliği içinde barındıran ve bu çeşitliliği kapsayabilen bir ülke. Tarihimiz de bunu gösteriyor. Bir defa çok köklü bir ülkeyiz ve milletiz. Evvela bunun kıymetini bilmemiz lazım. Kültürel dokumuz müthiş. Çok zengin. Doğu-Batı eksenli bir ülkeyiz. Geleneksel değerleri de, modern değerleri de taşıyoruz. Tarihimizden, geçmişimizden taşıdığımız bizi biz yapan, yalnızca bize özgü yanlarımız var. Bunlar hem gelenekselliğimiz hem modernliğimiz içinde mevcut. Kendimize uyarladığımız, çok yaratıcı, yine yalnızca bizim toplumumuza özgü yönler var.
Halkla ilişkiler çalışmaları bu yapıyı hem dikkate alıyor hem almıyor diyebiliriz. Şöyle ki, burada yine kurumsal çıkarlar, kar hedefi devreye giriyor. Aynı zamanda kurumsal imaj ve algı kaygısı, hedef kitleyi kaybetme korkusu da söz konusu. Genellikle Türkiye’nin sosyolojik dokusunu dikkate almak bu kaygılarla harekete geçirici oluyor. Kurumların ya da şirketlerin kendi çıkarları doğrultusunda bu doku, dokudan bazı parçalar dikkate alınıyor. Bunlar dönemlere göre değişebiliyor. Örneğin dini bayramlarda geleneksel değerlerin dikkate alındığı, milli bayramlarda daha modern-kurucu değerlerin işlendiği görülüyor.
Bazen de sınıfsal farklılıklar sanki yeterince göz önünde bulundurulmuyor gibi. Kültürel temsiller çoğu zaman havada kalıyor. Yani gerçek bir temsil olmuyor ya da çok fazla “idealize” edilmiş oluyor.
Ben şirketlerin bu konuda daha samimi bir dil kullanmaları gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapabilmek için önce “hedef kitleye yaranmak” itkisinden kurtulmak gerekiyor. Siz eğer kurumsal olarak bu değerleri taşıyorsanız ve içselleştirmişseniz ve onlara sahip çıkmışsanız bunun hikâyesini anlatın. Hedef kitle o samimiyeti zaten alır. O zaman temsiller yüzeysellikte kalmaz. Daha görünür ve daha gerçekçi olur.

Türkiye’de birey ile devlet ya da birey ile kurum arasındaki ilişkilerin Batı’dan farklılaştığı söylenir. Bu fark halkla ilişkiler uygulamalarına nasıl yansıyor sizce?
Bu çok katmanlı bir soru ve refere edebileceğimiz iki temel isim var. Onlardan hareketle cevaplayalım soruyu. Birincisi burada Hofstede’nin “kültür boyutları”na bakmalıyız. Dayanacağımız ikinci isim de sevgili Şerif Mardin. Biz Batı’dan farklı olarak daha duygu yoğunluklu bir toplumuz. Kurumlarımızda ve onların halk ile olan iletişiminde bir hiyerarşi söz konusu. Bu çok bize has, bize özgü bir yön.
Tarihimizden, tarihi yapımızdan öyle geliyor. İslamiyet öncesi Türk Devlet’lerine baktığımız zaman, Selçuklular dönemine ve Osmanlı İmparatorluğu dönemine baktığımız zaman bize has, bize özgü olanı görüyoruz. Bu nedenle tarihimizi çok iyi bilmeli ve ona tüm dönemleriyle sahip çıkmalıyız. Mesela Batılılaşma girişimleri çok mühim. II. Mahmut döneminin burada da, şu andaki toplumsal ve kurumsal yapımızda çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bilhassa bürokrasi-halk iletişiminde….çok baskın. O nedenle II. Mahmut ve onunla benzer Batılılaşma gayretleri içinde olan hükümdarları ve dönemlerini iyi okumak gerek. O zaman “ne, nereden geliyor ve niçin böyle” sorularını daha iyi cevaplandırıyoruz. Hemen bir parantez açalım ki halkla ilişkilerde sağlam bir sosyolojik ve tarihi alt yapı gerekiyor. Bu iki alanı iyice okumadan halkla ilişkileri ilerletemeyiz.
Bizde kurumlarda bürokrasi, hiyerarşi hâkim. Bu da ister istemez bir mesafe getiriyor. Halk biraz uzağında kalıyor kurumların. Genellikle kurumların halkla ilişkiler çalışmalarında daha duyguya hitap ettiğini görüyoruz. Şefkatle saran eller, sevgiyle tasarlanmış ürünler gibi….halkla, bürokrasinin ve hiyerarşik yapılanmanın getirdiği serinliği dengelemek için, daha duygu tonundan konuşuyorlar. Osmanlı İmparatorluğu döneminde merkeziyetçi yapının hâkim olduğu bir dokumuz ve desenimiz var. İster istemez tarihimizden getirdiğimiz bu desenle kurumlarımız (ister şirketler ister kamu kurumları olsun) daha merkezde yer alıyor. Şerif Mardin de bunu vurgular.
Batı’da daha rasyonalite hâkim. Onların birey-kurum, birey-devlet ilişkisinde de böyle. Onlar da “bu kurum benim için, bana hizmet için var ve eğer ki benim hizmetimde aksama olursa sözleşmeyi ya da antlaşmayı orada keserim” vurgusu hâkim. Çok akılcı bakıyorlar. Bu tabii Batı’nın tarihsel öyküsünden gelen bir şey. Bizimki nasılsa, onlarınki de başka türlü ve kendilerine özgü bir desen içinde. Rönesans, reform, Fransız İhtilali çok belirleyici onlarda da. Onların birey-kurum, birey-devlet ilişkisinde bu tarihi arka plan hâkim. Dolayısıyla Batı’da daha “kamusal çıkarlara ve hizmete, hesap verilebilir olmaya, şeffaflığa, denetlenebilir olmaya ve de denetlemeye odaklı” bir iletişim biçimi baskın bu konuda bizden farklı olarak. Bizim toplum olarak otorite figürlerini yorumlayışımız ile Batı toplumlarının otorite figürlerini yorumlayışı farklılıklar içeriyor. Bu da birey-kurum, birey-devlet ilişkilerinin farklılığına yansıyor. Bu da “kitle psikolojisi” kapsamında ayrı bir sohbetin konusu…Çok derin bir konu.
Geleneksel değerler ile dijital kültür arasında sıkışmış bir toplumda halkla ilişkiler uzmanlarının ne tür bir iletişim dili geliştirmesi gerekir? Sizce bu ikili yapıyı nasıl yönetiyorlar?
Burada halkla ilişkiler uzmanlarının çok esnek ve kapsayıcı olmaları gerekiyor. Tam da bu nedenle sosyoloji ve tarih alt yapımızı çok güçlendirmeliyiz. İçinde yaşadığımız toplumu anlayalım ve onu olduğu gibi kabul edelim ki esnek ve kapsayıcı olabilelim. Geleneksel değerleri iyi bilmek ve onları reddetmemek gerekiyor. Aynı şekilde modern unsurları da öyle… Dijitalliğin getirdiklerini uyarlayabilmek, hedef kitlemize ve onun özelliklerine uyumlu hale getirebilmek önem taşıyor. Hedef kitlenin tepkilerini iyi okumak da mühim burada. Hedef kitlenin çok hoşuna gideceğini düşündüğümüz ve tam da ona hitap edeceğini düşündüğümüz bir kampanya ya da bir strateji tam tersi bir etki yaratabiliyor bazen. Çok dalgalı da bir toplumuz aynı zamanda. Geçişlerimiz çok fazla. Kimi zaman öyle bir konjonktür hakim oluyor ki işler hiç de planladığınız gibi gitmeyebiliyor. Öyle sosyo-ekonomik, politik, kültürel unsurlar belirleyici olabiliyor ki oralar çok esneklik ve pratiklik istiyor. O nedenle burada çok dengeli, hedef kitlenin özelliklerini merkeze alan bir bakış geliştirmeli. Geleneksel değerler ile dijitalliği uygulamalarda esnek geçişlerle tamamlamak üzere iletişim stratejileri geliştirmemiz gerekiyor.














Yorum bırakın