Röportaj Serisi: “Katılımcı Demokrasi Mümkün Mü? Türkiye’de Yerel Yönetimler
ve Sivil Toplum”

Akademik Yönelim ve Katılım
Akademik çalışmalarınızda yerel yönetimler ve katılım konularına odaklanmanızın temel nedeni nedir?
Kentleşme ve çevre sorunları gibi çok katmanlı alanlarda pek çok meselenin kesişim noktasında yerel yönetimler bulunuyor. Çünkü kentler, özellikle çevresel problemlerin hem üretildiği hem de çözüm üretmek için en hızlı ve somut adımların atılabildiği temel mekânsal ve yönetsel ölçeği temsil ediyor. Bu bağlamda “yerelde yönetişim” de sadece idari bir tercih değil; farklı aktörlerin (kamu, sivil toplum, yurttaş) karar alma ve uygulama süreçlerine dahil olabildiği bir yönetsel kapasite meselesi.
Öte yandan günümüzde pek çok politika alanında küreselleşme ile yerelleşmenin aynı anda güç kazandığını görüyoruz: Küresel ölçekli riskler ve gündemler, yerelde yaşanıyor ve yerelde yönetiliyor. Bu nedenle yerel yönetimler, subsidiarite (hizmette yerellik) ilkesi gereği, yurttaşa en yakın düzeyde hizmet üretme ve sorun çözme sorumluluğunu üstlenen birimler olarak öne çıkıyor. Tam da bu noktada katılım ve katılımcı mekanizmalar, kentsel sorunların sadece “yönetilmesi” değil, birlikte tanımlanması ve birlikte çözülmesi açısından kritik hale geliyor.
Katılımcı demokrasi kavramı teoride güçlü bir yere sahipken, Türkiye’de
uygulamada neden çoğu zaman sınırlı kalıyor?
Katılımcı demokrasi, teoride meşruiyeti güçlendiren, kararların niteliğini artıran ve yerel düzeyde toplumsal uzlaşı üretmeyi kolaylaştıran bir yaklaşım. Ancak Türkiye’de uygulamada çoğu zaman sınırlı kalmasının birden fazla nedeni var. İlk olarak, katılımın kurumsallaşması ile siyasal ve idari kültürün uyumu her zaman sağlanamıyor; katılım, bazı durumlarda “yönetimin tercihine bağlı” bir açılım olarak görülüyor ve sürdürülebilir bir rutine dönüşemiyor. İkinci olarak, yerel ölçekte katılım
mekanizmalarının kapasite, zaman ve kaynak gereksinimi yüksek: Katılımcı süreçlerin iyi tasarlanmaması, katılımın sembolikleşmesine ya da “toplantı yapıldı” düzeyinde kalmasına yol açabiliyor.
Üçüncü bir boyut ise güç ilişkileri ve temsil sorunu. Katılım kanalları açık gibi görünse
bile, kararın hangi aşamada alındığı, hangi bilginin paylaşıldığı ve hangi aktörlerin masada yer bulabildiği belirleyici oluyor. Ayrıca yurttaşların ve sivil toplumun katılım motivasyonu, güven düzeyi ve örgütlü kapasitesi de süreci etkiliyor. Bu nedenle katılımcı demokrasi, yalnızca “katılım çağrısı”yla değil; şeffaflık, hesap verebilirlik, bilgiye erişim ve kapsayıcı temsil ilkeleriyle birlikte güçlenebiliyor.

Yerel Yönetimler ve Katılım Mekanizmaları
Kent konseylerini yerel demokrasiyi güçlendiren etkili yapılar olarak mı
görüyorsunuz, yoksa daha çok sembolik kurumlar mı?
Kent konseylerini tek bir kategoriye indirgemek yerine “potansiyel–performans” ayrımıyla okumayı daha doğru buluyorum. Tasarım mantığı itibarıyla kent konseyleri, yerel demokrasi açısından önemli bir potansiyel taşıyor: farklı toplumsal kesimlerin, sivil toplumun ve yerel aktörlerin aynı zeminde buluşmasına imkân tanıyan, katılımcı yönetişimi destekleyebilecek bir mekanizma. Özellikle gündem belirleme, yerel sorunları görünür kılma, müzakere kültürü üretme ve kamuoyunu bilgilendirme işlevleri açısından değerli olabilir.
Ancak uygulamadaki etki, kentin yönetsel ekosistemine bağlı olarak değişiyor. Kent konseyinin gündemi belirleyebilme gücü, kararların yerel yönetim süreçlerine hangi düzeyde yansıdığı, temsilin kapsayıcılığı ve çalışma gruplarının sürekliliği gibi faktörler belirleyici. Bu koşullar sağlanmadığında kent konseyi, yerel demokrasiye katkı sunmak yerine “simgesel bir katılım vitrini”ne dönüşebiliyor. Dolayısıyla ben kent konseylerini, doğru tasarım ve gerçek etki kanallarıyla desteklenirse güçlü; aksi halde sembolikleşmeye açık yapılar olarak değerlendiriyorum.
Yerel yönetimlerde katılımın genellikle “danışma” düzeyinde kalması sizce ne gibi demokratik sorunlar yaratıyor?
Katılımın danışma düzeyinde kalması, demokratik açıdan iki temel risk doğuruyor. İlki, “meşruiyet üretimi”nin tek yönlü hale gelmesi: Yurttaşlar görüş bildiriyor gibi görünse de kararın nasıl alındığı, hangi görüşlerin dikkate alındığı ve neden bazı önerilerin elendiği açıklanmadığında katılım, kararın meşrulaştırılması için kullanılan bir prosedüre dönüşebiliyor. Bu durum hem güveni aşındırıyor hem de uzun vadede katılım isteğini düşürüyor.
İkinci risk, katılımın öğrenen bir süreç olmaktan çıkması. Katılımcı yönetişimin temel değeri, farklı bilgi türlerini (yerel deneyim, uzmanlık bilgisi, sivil toplum birikimi) bir araya getirerek daha nitelikli politika üretmektir. Danışma düzeyinde kalan katılımda ise bu bilgi dolaşımı sınırlanır; müzakere yerine bilgilendirme veya “görüş alma” baskın olur. Sonuçta katılım, kararın içeriğini dönüştürmek yerine, kararın çevresinde dolaşan bir faaliyet olarak kalır. Demokratik kalite açısından bu, hesap verebilirlik ve şeffaflık açıklarına da kapı aralayabilir.

Sivil Toplum ve Güç İlişkileri
Sivil toplum örgütlerinin yerel karar süreçlerinde yeterince etkili olamamasının başlıca nedenleri nelerdir? Bu konuda STK’lar etkili olabilmek için neler yapmalılar?
STK’ların yerel karar süreçlerinde etkisinin sınırlı kalmasının nedenleri hem yapısal
hem örgütsel olabilir. Yapısal düzeyde, karar alma süreçlerinin şeffaf olmaması, bilgiye erişim kanallarının sınırlılığı ve katılımın kurumsal olarak güçlü bağlarla tanımlanmamış olması STK’ların etkisini azaltır. Ayrıca yerel siyasetin dinamikleri, kaynak bağımlılığı ve bazı alanlarda kutuplaşma iklimi, STK’ların “müzakere ortağı” olarak konumlanmasını güçleştirebilir.
Örgütsel düzeyde ise uzmanlık, süreklilik ve ağ kurma kapasitesi belirleyicidir.
STK’lar çoğu zaman güçlü bir sahaya ve deneyime sahip olsa da bunu karar süreçlerine “kanıt-temelli” ve stratejik bir dile çevirmek zorlaşabiliyor. Etkiyi artırmak için STK’ların üç alanda güçlenmesi faydalı olur:
Politika okuryazarlığı ve veri kullanımı: Yerel sorunları ölçülebilir göstergelerle anlatmak, izleme–değerlendirme yapmak.
Koalisyon ve ağ kurma: Tekil ses yerine, ortak gündemle çok aktörlü birliktelikler oluşturmak.
Süreç takibi ve görünürlük: Katılımı yalnızca toplantıya katılmak olarak değil; gündem hazırlığı, kamuoyu bilgilendirme, savunuculuk ve yerel yönetimle düzenli diyalog olarak kurgulamak.
Bunlar, STK’ların yalnızca “talep eden” değil, aynı zamanda “çözüm ortağı” olarak
algılanmasını da kolaylaştırır.

Katılım mekanizmaları, mevcut güç ilişkilerini değiştirmek yerine yeniden mi üretiyor?
Katılım mekanizmaları iki farklı yönde çalışabilir: Dönüştürücü de olabilir, yeniden üretici de. Dönüştürücü etki için katılımın “kapsayıcı temsil”, “bilgiye eşit erişim” ve “karar üzerinde izlenebilir etki” üretmesi gerekir. Aksi halde katılım, zaten görünür ve güçlü olan aktörlere daha fazla söz hakkı sağlayan bir zemine dönüşebilir.
Bu nedenle katılımı değerlendirirken şu soruları sormayı önemsiyorum: Masada kimler var, kimler yok? Gündemi kim belirliyor? Görüşlerin karara hangi aşamada ve nasıl yansıdığı izlenebiliyor mu? Eğer katılım kanalları bu sorulara tatmin edici cevap veremiyorsa, katılım mekanizması “güç ilişkilerini düzenleyen” değil, “güç ilişkilerini teyit eden” bir işlev görebilir. Yine de bu bir kader değil: Kural tasarımı, şeffaf süreçler, bağımsız izleme ve dezavantajlı grupları güçlendiren kapasite politikalarıyla katılım mekanizmaları daha dönüştürücü hale getirilebilir.
Sürdürülebilirlik ve Akıllı Kentler
Akıllı kent ve sürdürülebilirlik politikaları sizce gerçekten kamusal yararı mı gözetiyor, yoksa yeni eşitsizlikler mi yaratıyor? Akıllı kent ve sürdürülebilirlik politikalarında kamusal yararı sağlamak için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Akıllı kent ve sürdürülebilirlik politikaları, doğru kurgulandığında kamusal yararı güçlendirebilir; fakat “teknoloji-merkezli” ve “gösterge odaklı” dar bir çerçeveye sıkıştığında yeni eşitsizlikler üretebilir. Örneğin dijital hizmetler erişimi kolaylaştırırken dijital uçurum, veri okuryazarlığı ve altyapı eşitsizlikleri nedeniyle bazı grupları daha da dışarıda bırakabilir. Benzer şekilde sürdürülebilirlik politikaları, yeşil dönüşümü sosyal boyuttan kopuk ele alırsa maliyetleri kırılgan gruplara yükleyen sonuçlar doğurabilir.
Kamusal yararı güvence altına almak için birkaç ilke kritik:
-Kapsayıcılık ve erişilebilirlik: Dijital çözümler kadar “dijital olmayan” alternatifleri de korumak; dezavantajlı grupları tasarım sürecine dahil etmek.
-Veri yönetişimi ve etik: Veri güvenliği, mahremiyet, algoritmik şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarını kurmak.
-Sosyal adalet boyutu: Sürdürülebilirliği yalnızca çevresel performans değil, sosyal eşitlik ve yaşam kalitesi üzerinden de değerlendirmek.
-Şeffaf ihale ve kamu değeri: Teknoloji yatırımlarında kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını açıkça göstermek; “çözüm satın almak” yerine “ihtiyacı doğru
tanımlamak”.
-Katılım ve denetim: Akıllı kent projelerinin başarısını yalnızca teknik çıktılarla değil, yurttaş memnuniyeti, eşit erişim ve toplumsal fayda göstergeleriyle izlemek.
Akademi ve Kamu Politikası
Akademik bilginin kamu politikalarına yeterince yansımamasının temel nedeni sizce nedir?
Akademik bilginin politikaya yansımaması çoğu zaman “bilgi yokluğu”ndan değil, bilgi ile karar alma süreçleri arasındaki çeviri ve zamanlama probleminden kaynaklanıyor. Politika yapımı hızlı takvimlerle ilerlerken akademik üretim daha temkinli ve doğrulama odaklı bir ritme sahip. Ayrıca akademik bulguların politika diline çevrilmesi, uygulanabilir seçeneklere dönüştürülmesi ve doğru aktörlere ulaştırılması her zaman sistematik biçimde gerçekleşmiyor.
Bir diğer neden, kurumsal ara yüzlerin sınırlılığı. Üniversite–kamu arasında düzenli çalışan, veriyi paylaşan, pilot uygulamaları koordine eden mekanizmalar yeterince güçlü olmadığında akademik bilgi kişisel ilişkiler veya dönemsel projelerle sınırlı kalabiliyor. Son olarak, karar süreçlerinde “kanıt” kadar “siyasal öncelikler, kaynak kısıtları ve idari kapasite” de belirleyici olduğundan, akademik bilginin tek başına politikayı yönlendirmesi zorlaşıyor. Bu nedenle çözüm, akademiyi “daha çok konuşan” değil, politika süreçlerine daha iyi entegre olan bir aktör haline getirecek
arayüzler kurmakla ilgili.
Üniversiteler ve akademisyenler, yerel yönetimler ve sivil toplumla yeterli düzeyde
ilişki kurabiliyor mu?
Kısmen kurabiliyorlar; ancak bu ilişki çoğu zaman kurumsal bir düzenlilikten ziyade proje-temelli ve dönemsel ilerliyor. Üniversitelerin “üçüncü misyonu” olarak görülen toplumsal katkı ve yerel paydaşlarla iş birliği, pek çok yerde niyet düzeyinde güçlü olsa da uygulamada zaman, teşvik ve bürokrasi engelleriyle karşılaşabiliyor. Akademisyenlerin yoğun ders ve idari yükleri; yerel yönetimlerin hızlı çözüm beklentileri; sivil toplumun sınırlı kaynakları bu ilişkiyi sürdürülebilir kılmayı zorlaştırabiliyor.
Buna rağmen iyi örnekler, ilişkilerin kurumsal mekanizmalarla güçlendirildiğinde daha etkili olduğunu gösteriyor: ortak çalışma platformları, yerel veri paylaşımı, ortak izleme-değerlendirme birimleri, öğrenci projeleri ve saha temelli dersler gibi. Ayrıca üniversite–yerel yönetim–STK üçgeninde güven, ortak dil ve karşılıklı beklentilerin açık tanımlanması kritik. İlişki, “danışmanlık” düzeyinde kalmayıp ortak üretime dönüştüğünde hem bilimsel kalite hem kamusal fayda artıyor.

Gelecek Perspektifi
Türkiye’de yerel demokrasi ve katılımcı yönetişimin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Geleceği değerlendirirken hem fırsatları hem riskleri aynı anda görmek gerekiyor. Bir yandan kentlerde sorunların çeşitlenmesi—iklim riskleri, afetler, barınma, eşitsizlik—yerel düzeyde birlikte yönetme ihtiyacını artırıyor. Bu da katılımcı mekanizmalara yönelik talebi güçlendirebilir. Diğer yandan katılımın sembolikleşmesi, güven erozyonu ve kurumsal kapasite sorunları çözülmeden katılımın kalıcı bir yönetişim standardına dönüşmesi zor.
Ben daha “temkinli iyimser” bir yerde duruyorum: Katılımcı yönetişimin güçlenmesi için teknik olarak bilinen araçlar var—şeffaflık ve bilgiye erişim, kapsayıcı temsil, izlenebilir etki mekanizmaları, katılımcı bütçeleme gibi uygulamalar, düzenli geri bildirim ve bağımsız izleme. Kent konseyleri dahil olmak üzere mevcut mekanizmalar, bu ilkelerle daha işlevsel hale getirilebilir. Dolayısıyla gelecek, bir “model tartışması”ndan çok, katılımın günlük yönetsel pratiklere nasıl yerleştirileceği ve bunun hangi kurumsal güvencelerle destekleneceği sorusuna bağlı.

Yorum bırakın