
Akademik Yolculuk
Sinema ve televizyon eğitimiyle başlayan akademik yolculuğunuzun yeni medya ve dijital emek konularına evrilme sürecini bizimle paylaşır mısınız?
Akademik yolculuğumun başlangıcı sinemadır. Küçük yaşta aile büyüğümüz Prof. Semir Aslanyürek’in film setlerinde bulunmam, sinema okumamda büyük rol oynadı. Lisans eğitimimde stajımı da onun filminde yaptım. Ancak sektörün sert rekabeti ve kapitalist yapılanması, beni akademiye yöneltti. Zaten içten içe her zaman akademisyen olmak istediğimi biliyordum. Öğretici yönümü lisansta arkadaşlarıma ders anlatarak keşfettim; sınıfta hissettiğim aidiyet, sette hissettiğimden çok daha gerçekti.
Gazi Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladığımda, hocalarım Prof. Serdar Öztürk ve Prof. Dr. M. Sezai Türk’ün dersleri sayesinde iletişim bilimleriyle tanıştım. Aynı dönemde TeknoSeyir gibi platformlarda Snowden-NSA skandalı ve mahremiyet ihlallerine dair tartışmaları izlemek, beni çevrimiçi gizlilik konusuna yöneltti. Master tezimi bu nedenle çevrimiçi mahremiyet üzerine yazdım.
Doktora döneminde Christian Fuchs’un dijital emek hakkındaki çalışmalarıyla karşılaştım. Önce sinema üzerine tez yazmayı düşünsem de kendime meydan okumak istedim ve eleştirel bir iletişim çalışması yapmaya karar verdim. Bu noktada dijital emeğe yöneldim. Böyle bir çalışma yapabilmek için, kapitalizmi derinlemesine anlamam gerektiğini gördüm. Karl Marx’ın teorisini kavramak ve iktisadi literatüre hâkim olmak için iki yılımı verdim. Pandemi sürecinde iki yüzü aşkın kitap okuyarak bu dönüşümü tamamladım. Dönüşümün zorluğu ve aldığı zaman nedeniyle doktora tezimin yazım süreci uzun sürdü.
Çalışmalarımda tarihsel-materyalizmi ve diyalektiği öyküleyici bir dille harmanlamayı tercih ediyorum. Çünkü sinema bana estetiği, görüntünün diliyle anlatmayı öğretti. Marx ise bana isyanın dilini verdi. Bugün çalışmalarım, sinemadan aldığım anlatı gücüyle, iletişim bilimleri ve eleştirel ekonomi politiği birleştiriyor. Akademik çalışmalarım ve sanatta Heavy Metal müziğiyle aynı şeyi soruyorum: İçinde yaşadığımız kapitalist toplumsal üretim sisteminde sömürü-tahakküm ilişkileri nasıl işliyor? İnsan emeği bu çağda nasıl sömürülüyor? Bu yapılanma hepimizi nasıl dönüştürüyor ve biz bu zinciri nasıl kırabiliriz?

Dijital Emek Sömürüsü
Doktora tezinizde Facebook’un ekonomi politiğini incelemişsiniz. Sosyal medya platformlarında kullanıcı verisi üzerinden gerçekleşen dijital emek sömürüsünü nasıl tanımlıyorsunuz?
Kapitalizmin özü sömürüdür; emekçinin alın teri başkasının sermayesine dönüşür. Bugün bu tablo, ekranlarımızda yeniden sahneleniyor. Sosyal medya platformları bize “ücretsiz hizmet” sunuyor gibi görünse de aslında biz, onların en büyük işçisiyiz. Ürettiğimiz içerik, attığımız beğeni, paylaştığımız her fotoğraf bir veri parçasına dönüşüyor. Bu veri bir metaya dönüştürülerek, reklamverenlere satılıyor ve devasa kârlar yaratıyor.
Ama biz emeğimizin karşılığında maaş almıyoruz; sadece o platformda var olma hakkıyla yetiniyoruz. Marx’ın dediği gibi: harcanan emeğin karşılığı geçim araçları satın alabilecek para, yani ücret olmalıdır ki emeğimizi yeniden üretebilelim. Dolayısıyla emek, ücretle karşılanmadığında sömürü ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden, Facebook’tan Instagram’a, X’ten TikTok’a tüm sosyal ağlarda yaşanan şey, modern çağın en görünmez ama en yaygın sömürü biçimidir. Emeğin dijital ortamda sarf edilmesi nedeniyle Christian Fuchs bunu “dijital emek sömürüsü” olarak nitelendiriyor.
Sosyal Medyanın İktisadi Yönü
Sizce sosyal medya şirketlerinin “ücretsiz hizmet” sunarken arka planda kurduğu ekonomik yapı, kullanıcılar için ne tür riskler barındırıyor?
Kapitalizmde sömürünün sonucu yabancılaşmadır. Sömürü sonucunda emekçi emeğine, üretim araçlarına, diğer emekçilere ve en nihayetinde kendisine türsel varlığına) yabancılaşır. Kapitalist sistemde yabancılaşma sömürünün gizlenmesi ve emekçinin sömürüldüğünü farkında olamamasında büyük rol oynar.
Tam da bu yüzden, internet ve sosyal platformlar söz konusu olduğunda “ücretsiz hizmet” dediğimiz şey aslında modern çağın en büyük illüzyonu. Çünkü ödemeyi cebimizden yapmıyoruz, zihnimizden ve kimliğimizden yapıyoruz. Sosyal medya şirketlerinin kurduğu ekonomik yapı, sadece verilerimizin metalaşmasına dayanmıyor; aynı zamanda bizi kendi üretimimize yabancılaştırıyor. Biz içerik üretiyoruz, beğeniyoruz, yorum yapıyoruz ama bu üretim bize ait olmaktan çıkıyor; platformun sermayesine dönüşüyor. Marx’ın incelediği dönemde fabrikada işçinin kendi emeğine yabancılaşması neyse, bugün ekran karşısında da aynısı yaşanıyor.
Dahası, bu platformlar sadece veri toplamıyor; beynimizin ödül-ceza merkezini hedef alıyor. “Like” butonu, sürekli kayan akış, bildirimler… Bunların hepsi dopamin mekanizmasını tetikleyerek bizi ekrana bağımlı kılıyor. Yani biz gönüllü olarak daha çok veri üretelim diye tasarlanmış bir laboratuvardayız. Burada üretim araçları algoritmalar; biz, yani sosyal platform kullanıcıları ise “ücretsiz” işçileriz.
En tehlikeli boyut, toplumsal onayın ve rekabetin ekonomiye entegre edilmesi. Bir fotoğraf paylaştığında kaç kişi beğendi, kim yorum yaptı, kaç takipçin var… Bütün bunlar insanın en temel ihtiyacı olan aidiyet ve onay arzusunu kapitalist bir oyuna dönüştürüyor. Bu oyunda herkes birbirinin rakibi haline geliyor.
İşçinin fabrikada diğer işçiye yabancılaşması neyse, sosyal medyada da kullanıcılar birbirine yabancılaşıyor: arkadaşlık, dayanışma ve paylaşım yerini takipçi sayısına, etkileşim oranına ve algoritmanın lütfuna bırakıyor. Sonuçta biz sanıyoruz ki sosyal ilişkiler kuruyoruz; oysa kendi sosyal varlığımızı, rekabetle parçalanmış benliğimizi platformun sermayesine dönüştürüyoruz. İşte yabancılaşma burada katmerleniyor: hem emeğimizden hem benliğimizden hem de birbirimizden yabancılaşıyoruz.
Üstelik sosyal medya, sadece yabancılaşmayı değil, narsisizmi de sistemin merkezine yerleştiriyor. Platformlar bireyleri sürekli kendini teşhir etmeye, görünür olmaya ve onay toplamaya teşvik ediyor. En çok beğeniyi alan fotoğraf, en çok izlenen video “değerli” kabul ediliyor. Bu da narsistik eğilimleri olan bireyleri besliyor, ödüllendiriyor ve daha da görünür hale getiriyor. Böylece yüksek nitelik ve toplumsal dayanışma değil, bireysel parıltı kutsanıyor. Bu düzen, kapitalizm için biçilmiş bir kaftan: herkes kendi benliğini pazara sürüyor, algoritma da bu narsisizmi kâr için yönlendiriyor.

Dijital Mahremiyetin Çöküşü
Kitaplarınızda mahremiyetin çöküşünden bahsediyorsunuz. Bugün çevrimiçi gizlilik konusunda toplumun farkındalık düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz?
ABD’deki 9/11 olayları sonrası dünyada devletlere ve şirketlere sınırsız gözetim yetkisi verildi. O günden sonra dijital gözetim, hayatımızın her alanına entegre oldu. Bu süreç, Shoshana Zuboff’un kavramsallaştırdığı “gözetim kapitalizmi”ni doğurdu: gözetimden elde edilen verilerin metalaştırılması ve kapitalizmin en kârlı sektörlerinden biri haline gelmesi. Mahremiyetin çöküşü dediğim şey tam da budur.
Bugün toplumda azımsanmayacak bir farkındalık var. İnsanlar verilerinin izlendiğini, kişisel bilgilerinin bir ekonomik kaynağa dönüştüğünü biliyor. Ama sorun şu ki bu farkındalık kâğıt üzerinde kalıyor. Davranışa dönüşmüyor. İnsanlar tehlikenin farkında ama aynı uygulamaları kullanmaya devam ediyor. Bu, gönüllü gözetim anlamına geliyor.
Gerçek çözüm, farkındalığın kullanım pratiklerine yansımasıdır. Cal Newport’un Dijital Minimalizm kitabında söylediği gibi: “Ne kadar fayda sağlıyorsan o kadar kullan. Hiç fayda sağlamıyorsa hiç kullanma.” Yani mesele, dijital araçları sorgusuzca tüketmek değil; onları bilinçli şekilde, kendi hayatımıza hizmet edecek ölçüde kullanmaktır. Aksi halde farkındalık sadece bir yanılsama olur. Öte yandan, şunu unutmamak lazım: Gözetimden kurtulmadan gerçek özgürlükten söz edemeyiz.

WhatsApp ve Gizlilik Krizi
WhatsApp gizlilik sözleşmesi üzerine yaptığınız çalışmada önemli sonuçlara ulaşmışsınız. Sizce kullanıcılar gerçekten kendi verilerinin değerini biliyor mu?
Verinin değerini belirleyen şey, Marx’ın da söylediği gibi emektir. Ama burada sorun şu: Sosyal medya platformlarında bizim verimizin gerçek değerini ölçebilecek bir mekanizma yok. Bu, Coca-Cola’nın gizli formülü gibi; platformların kasasında saklı. Bizim ürettiğimiz verinin kaç dolara satıldığını, hangi reklamcının cebine girdiğini asla bilemiyoruz. Zuckerberg’in şirketi Meta Platforms, borsada işlem gören trilyon dolarlık bir şirket. Böyle devasa bir şirket, sırrını açık etmek istemez.
Asıl mesele bundan da ötede: Zamanı, durduramayız, yavaşlatamayız, geri alamayız ve satın alarak yerine koyamayız. Böyle bir durum söz konusuyken, biz kendi hayatımızın verisine hâkim miyiz? Kısıtlı yaşam süremizi nereye, hangi yoğunlukta, niçin harcadığımızın farkında mıyız? Çünkü verinin en kıymetlisi, aslında bizim zamanımız. Sosyal ağlarda harcadığımız her dakika, her “kaydırma” hareketi bir tercihin sonucu. Peki bu tercihler bizi kendimize mi yaklaştırıyor, yoksa daha da mı yabancılaştırıyor?
Bu yüzden, bu soruya genel bir yanıt vermek imkânsız. Her birey kendi zamanı ve değer anlayışı üzerinden cevabı kendisi vermeli. Ama şunu söyleyebilirim: Eğer zamanını gerçekten sana fayda sağlayan, seni geliştiren şeylere harcamıyorsan, asıl kayıp orada başlıyor. En nihayetinde, kaybın bedelini hiçbir “ücretsiz hizmet” telafi edemez. Bana göre, zamanını boşa harcamak, kendi zincirlerini gönüllü olarak cilalamaktır.
Akademi ve Toplum İlişkisi
Yeni medya üzerine yaptığınız çalışmaların, özellikle genç kuşaklara ve üniversite öğrencilerine nasıl bir katkı sunduğunu düşünüyorsunuz?
İlacı uyuşturucudan ayıran şey dozudur. Sosyal medya da aynen böyledir: dozunda kullanıldığında faydalı olabilir, ama doz aşımı olduğunda uyuşturucu etkisi yaratır. Bu sadece benim gözlemim değil; pek çok akademik çalışmayla da kanıtlanmış bir gerçekliktir. Çalışmalarımda ve derslerimde benim söylediğim şey şu: Sosyal medya salt kötücüldür demiyorum. Ama her şey gibi onun da faydası ve zararı var. Asıl mesele, bu fayda ve zararı ayırt edebilecek bilince ulaşabilmek.
Bu bilinç, ancak eleştirel bakışla gelişir. İçinde yaşadığımız sistemi, iktisadi yapıları, tahakküm ve sömürü ilişkilerini anlamadan farkındalık kazanamayız. Eleştiri olmadan bozuk şeyleri tamir edemeyiz, hayatı da güzelleştiremeyiz. O yüzden ben öğrencilerime sadece bilgi aktarmıyorum; aynı zamanda eleştirel bir dijital medya okuryazarlığı kazandırmaya çalışıyorum.
Geçtiğimiz yıl doktora tezimi ve kitabımı “Sosyal Medyanın Ekonomi Politiği” dersi olarak okutmaya başladım. Onlara hep şunu söylüyorum: “Medya sadece sizi eğlendirmiyor, aynı zamanda şekillendiriyor.” Benim çalışmalarımın en büyük katkısı da bu: gençlere, sistemin nasıl işlediğini göstererek kendi yolunu çizme cesaretini vermek. Benim için ders bir sahnedir; orada gençlere öğrettiğim şey, boyun eğmek değil, sorgulamaktır. Çünkü gerçek özgürlük, eleştiriyle başlar.

Dijital Güvenlik ve Tehditler
Günümüzde siber güvenlik ve veri ihlalleri giderek artıyor. Sizce bireylerin ve kurumların öncelikle hangi alanlarda bilinçlenmesi gerekiyor?
Bu mesele tek boyutlu değil; yazılımdan donanıma, bireyden kuruma, kurumdan devlete kadar herkesi ilgilendiriyor. Kurumların ilk adımı, yazılımsal ve donanımsal güvenliği sağlamaktır. Çünkü bir veri ihlali sadece ticari sırları değil, biyometrik veriler gibi en mahrem bilgileri de tehlikeye atıyor. Bu noktada devletlerin rolü kritik: regülasyonlar, güncel yasalar ve güçlü bir siber savunma ekibi olmadan güvenlik sağlanamaz.
Burada kritik nokta şu: Siber saldırılar çoğu zaman teknik bir açığı değil, insanın zaaflarını hedef alır. Kevin Mitnick’in Aldatma Sanatı kitabında anlattığı gibi, “toplum mühendisliği” adı verilen yöntemle insanların güveni, dikkatsizliği ya da merakı kullanılır. Yani saldırının en kolay yolu, teknolojiyi değil, insanı kandırmaktır. Bu nedenle bireylerin farkındalığı, en az antivirüs programı ya da güvenlik duvarı kadar önemlidir. Son olarak işin eğitim boyutu: Eleştirel dijital medya okuryazarlığını eğitim sistemine entegre etmeden hiçbir adım kalıcı olamaz. Çocuklara sadece akıllı telefon ve bilgisayar kullanmayı değil, aynı zamanda dijital dünyada kendini savunmayı öğretmeliyiz. Çünkü gelecekte dijital güvenlik, sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda özgürlüğümüzün garantisi olacak.
Yeni Medya ve İletişim Kuramları
Klasik medya kuramlarıyla karşılaştırıldığında yeni medyanın hangi yönleri mevcut iletişim modellerini zorunlu olarak değiştirdi?
Kapitalizmi iletişim araçları üzerinden okuduğumuzda şunu görürüz: Her yeni iletişim biçimi, kapitalizmi besledi ve ondan beslendi. Geleneksel medya tek yönlüydü; içerik üreticisiyle tüketicisi ayrıydı. Yeni medya bu ayrımı ortadan kaldırdı. Artık kullanıcı hem üretici hem tüketici, yani “prosumer.” Henry Jenkins bu yapıyı daha demokratik ve katılımcı buluyor. Benim de katıldığım yönler var, ama bu yaklaşım fazla iyimser. Çünkü katılım varmış gibi görünse de eşitlik yok. Platformların sahibi kimse, oyunun kurallarını da o yazıyor. Ayrıca teknolojik donanım ve altyapıya erişim meselesinde de eşitlik yok.
Yeni medya, özgürlük yanılsamasıyla bezenmiş bir gözetim düzeni haline geldi. Bugün iletişimin her alanı metalaşmış durumda. Bireyin zamanı öylesine zapturapt altına alındı ki serbest zaman ile çalışma zamanı arasındaki fark neredeyse kayboldu. Sömürü kapitalizmin ilk yıllarında olduğu gibi yalnızca fabrikada değil, artık 7/24 cebimizde.
Eski iletişim kuramları da bu dönüşümle birlikte evrildi. İki aşamalı akış, eşik bekçisi, gündem belirleme gibi modeller hâlâ geçerli ama artık farklı platformlara yayılmış durumda. Eleştirel kuramlar ve alımlama çalışmaları da aynı şekilde genişledi. Yani kuramlar ya yeni medyaya uyarlandı ya da kabuk değiştirerek varlığını sürdürdü.
Günün sonunda olan şey şu: kölelik biçim değiştirdi. Marx, köleci toplumların feodalizmden, feodalizmin ise kapitalizmden görece daha “özgür” olduğunu söyler. Bugün ise sanayi kapitalizminden daha köleci bir post-endüstriyel toplumda yaşıyoruz. Sömürü yaygınlaştıkça, yabancılaşma çok daha farklı boyutlarda karşımıza çıkıyor: Eskiden fabrikaya prangalıydık; şimdi ekranlarımıza…

Sanatsal Üretim ve Akademi
Akademik çalışmalarınız dışında sanatsal üretimleriniz de var. Sizce sanat ile akademiyi birleştirmek, düşünsel üretime nasıl bir derinlik katıyor?
Müzik hayatımdaki en büyük tutkudur. Yirmi yıldır rock ve metal müzikle yaşıyorum; sayısız festival, yüzlerce konser, yazdığım albüm kritikleri ve şarkı sözü çevirileri bu yolculuğun parçaları oldu. Hep bir grubum olsun istedim ama ekonomik faktörler ve akademik kaygılar nedeniyle bu hayali pratiğe dökememiştim. Sonra yapay zekâ destekli müzik prodüksiyonu ile tanıştım. Kendi şarkı sözlerimi yazıp, evde ürettiğim müzikleri bu yazılımlarla besleyerek hayalimdeki müziği icra etmeye başladım. Yeri geldi doğu halk ezgilerini metalin sertliğiyle birleştirdim; yeri geldi toplumsal ve bireysel çürümeyi hayali bir Doom Metal grubunun karanlık şarkı sözlerinde ve video klibinde yansıtmaya çalıştım. Ortaya çıkan çalışmalarım bugün Spotify’da dinleniyor.
Benim için sanat ve akademi birbirine rakip değil, birbirini besleyen iki damar. Akademide edindiğim teorik birikim, metodoloji ve eleştirel ekol, şarkı sözlerime ve müziğime doğrudan yansıyor. Kitabımda analitik bir dille kaleme aldığım sömürüyü, yabancılaşmayı, gözetim kapitalizmini; müzikte riff’lere, sert vokallere, senfonik pasajlara dönüştürüyorum. Teoriyi yazmak başka bir şey, onu hissettirmek bambaşka bir şey. Metal müzikteki öfke, isyan ve karanlık atmosfer, akademideki soğuk kavramlara ruh üflüyor. Kimi zaman bu ruh şarkı sözlerinde bir feryat, kimi zaman gitarın sert distortion’unda ve vokallerde bir haykırış olarak tezahür ediyor.
Sanatı akademinin kalbini hızlandıran ikinci bir damar gibi görüyorum. Akademi bana eleştirel düşüncenin disiplinini verirken, sanat bu disipline duygu, renk ve isyan katıyor. Bu yüzden akademik çalışmalarım ile şarkılarım aslında aynı kaynaktan besleniyor: insanın özgürleşme arayışı.
“Sanat, insanın yüksek benliğini devingen bir süreçte başka bir boyutta var etmesidir.” Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden hocam Özand Gönülal’ın dediği gibi, “Sanat, insanın yüksek benliğini devingen bir süreçte başka bir boyutta var etmesidir.” Yalnızca teori ya da yalnızca pratik tek başına yeterli değil; ikisinin kesişiminde bir yüksek benlik doğuyor. Teorik bilgi ve sanat tarihi insana zemin sağlarken, yaratıcılık ve pratik süreç o zemine can veriyor. Ortaya çıkan şey, sadece bir akademik metin ya da sadece bir müzik parçası değil; düşünceyle duygunun, disiplinle özgürlüğün birleştiği bir varoluş biçimi oluyor. Benim yolculuğumda sanat ve akademi birbirine ayna tutuyor. Günün sonunda hem sanat hem akademi aynı çağrıyı yapıyor: Daha insanca, daha özgür bir hayat mümkün.

Gelecek Perspektifi
Yeni medya alanında önümüzdeki 10 yıl içinde en kritik dönüşümün nerede yaşanacağını öngörüyorsunuz?
Önümüzdeki on yılın en kritik çatışması insan ile insan arasında değil; insan ile veri ve insan ile yapay zekâ arasında yaşanacak. Emeğin kapitalist sistemdeki konumu yeniden şekillenecek. Nasıl ki sanayi kapitalizmine Fordist kitle üretimi ve bilimsel yönetim entegre olduysa, nasıl ki post-Fordizm çağında esnek üretime geçildiyse, şimdi de emek, hatta birçok meslek yeni bir dönüşüm eşiğinde.
Çünkü yapay zekâ artık sadece bir araç değil; kapitalizmin yeni işçisi, hatta yeni patronu. Marx’ın artık-değer teorisi bugün dijitalde yeniden yazılıyor. Bizim mücadelemiz yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda kimliğimiz, özgürlüğümüz ve varoluşumuz üzerine olacak. Bu çağın en büyük meydan okuması, teknolojiyi insanlığın hizmetine mi sokacağız, yoksa insanlığı teknolojinin kölesi mi yapacağız, sorusunda düğümleniyor. Medyanın üretim ve tüketim pratikleri de bu eksende yeniden biçimlenecek. Yazılı içerikten uzun videolara, oradan kısa videolara evrilen süreç, yarın bambaşka formlara bürünecek.
Ama şunu söyleyebilirim: Önümüzdeki on yılı belirleyecek şey sadece teknolojik gelişme değil, insanın bu gelişmeye karşı alacağı tavır olacak. Yani mesele teknik değil, özünde politik. Son olarak ben inanıyorum ki geleceğin asıl sorusu şu olacak: “Biz mi algoritmaları yöneteceğiz, yoksa algoritmalar mı bizi?”














Yorum bırakın