Röportaj Serisi: Perde ve Metin Arasında Sinemanın Dili

Sinema Eleştirisi ve Estetik
Film eleştirmeni olarak çalışmalarınızda sinema dilini ve görsel estetiği nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle toplumsal cinsiyet temsili konularında nelere dikkat ediyorsunuz?
Bir filmi izlerken öncelikle yönetmenin sinema üslubuna dikkat etmeye çalışıyorum. Sinematografik seçimleriyle nasıl bir dil kurduğu veya kurmaya çalıştığı büyük bir öneme sahip. Oldukça gündelik meseleleri son derece derinlikli göstergelerle anlatan, gösteren çokça yapım var. Aynı şekilde oldukça niş veya yaratıcı konuları, meseleleri henüz bir sinema dili yaratamadan anlatmaya, göstermeye çalışan yapımlar da mevcut. Filmin konusundan çok sinematografik ögelerine ve yaratılmaya çalışılan sinema diline odaklanmayı seçiyorum ben. Toplumsal cinsiyet temsili konusunu merkezine alan filmlerde ise bu hassas ve önemli konuyu yönetmenin ve senaristin hangi konumda yer alarak işlediğine bakıyorum.
Feminist bir dil yaratmaya çalışan ancak başaramayan ancak feminist bir yaklaşıma sahip olamayacağı düşünülen buna rağmen başarılı bir şekilde toplumsal cinsiyet temsillerinin yer aldığı filmler gördüm. Asıl meselenin filmde patriyarkal dil ne kadar sürdürülüyor veya patriyarkal dil ne kadar yapıbozumuna uğratılıyor bunu anlamak olduğunu düşünüyorum. Konfor alanından çıkmadan, patriyarkal sistemin içerisinden konuşan feminist filmler mevcut. Bir yapımın sistemin içinde mi yoksa dışında mı konumlanarak toplumsal cinsiyet meselesine odaklandığını kavramak önemli. Bundan dolayı kameranın bakışına, yönetmenin bakışına ve seyircinin bakışına odaklanıyorum bu tür filmleri incelerken. Direkt olarak bir tarafta yer almak yerine kültür endüstrisini de eksenime dahil ederek filmleri analiz etmeye çalışıyorum.
Güncel bağımsız sinema ve festivaller üzerine yazarken, eleştirinin rolü ve etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Film eleştirisi özü itibariyle hem sosyolojik hem de politik meselelerle oldukça iç içe. Bağımsız film festivalleri hakkında yazmak yalnızca bu festivallerde gösterilen filmleri değil aynı zamanda festivalin amacını da yazmayı gerektiriyor. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, Kork Uluslararası Korku Filmi Festivali ve Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, IKSV’nin İstanbul Film Festivali ve Film Ekimi’nden daha farklı noktalarda konumlanıyorlar. Bu festivallere katılmak ve bu festivallerde yer alan filmleri yazmak sistemin dışına çıkmak demek. Yarışan ve gösterilen filmler üzerine yazmak film eleştirmenin de konumunu açığa çıkarıyor. Bu sayede film eleştirmeni bu festivallerin görünürlüğü konusunda bir katkı sağlamaya çalışıyor. Bağımsız ve çeperde yer alan festivalleri, filmleri yazmak sinemanın tekellerden ve kâr sisteminden çok daha büyük olduğunu göstermenin bir yolu haline geliyor.

Çeviribilim ve Kültürlerarası Bağlantı
Çeviri sürecinde, özellikle edebiyat ve sinema metinlerini çevirirken karşılaştığınız en büyük zorluklar nelerdir?
Kaynak metinden bir erek metin yaratmada en önemli nokta artalan bilgisi. Edebiyat benim için sözcüklerle filmler yaratmak. Aynı şekilde sinema da görsellerle bir edebiyat kurma yaratımı. Edebi metinleri çevirirken yazarın üslubuna hâkim ve aşina olmak, varsa diğer edebi eserlerine göz atmak gerekiyor. Örneğin Emile Zola’nın Paris’in Karnı eserini çeviriyorsanız mutfak terimlerine hâkim olmak büyük önem arz ediyor. Bu terimlerin erek dildeki karşılıklarını bulmak yoksa bir çevirmen olarak kabul edilebilir bir karşılığını yaratmak gerekiyor. Sinema metinlerini çevirmek filmlerin altyazı çevirisini yapmaktan biraz daha farklı. Sinema metinleri özel alan çevirisine dahil olduklarından dolayı sinemaya dair terimleri bilmeniz veya öğrenmeniz, metinde bahsedilen konu hakkında artalan bilgisine sahip olmanız bekleniyor.
Aksi halde ne yeterli ne de kabul edilebilir bir çeviri ortaya koyabilirsiniz. Filmlerin altyazı çevirisini yaparken ise filmde yer alan karakterlerin nasıl bir dil kullandıklarını öncelikle analiz etmeniz gerekir. Ancak bu sayede karakterlerin tonunu ve üslubunu erek dile en uygun şekilde çevirerek hedef dildeki duyguyu seyircide oluşturabilirsiniz. Bunlar pek tabii zorluk olarak tanımlanabilir ancak benim için tüm bunlar çevirinin en tatlı ve doyurucu tarafları. Çevirmen olmakla film eleştirmeni olmak arasındaki ortak nokta bilgiye ve araştırmaya olan açlık. Bu açlık ne kadar fazla olursa kendinizi doyurmak için bir o kadar fazla araştırmaya ve analiz etmeye itiyorsunuz kendinizi.

Gaston Bachelard’ın Le Droit de Rêver eserinin çevirisi üzerine tez çalışmanız, sizin bakış açınızı sinema ve yazın eleştirisine nasıl etkiledi?
Gaston Bachelard’ın Le Droit de Rêver eserinin bir bölümünü bütünce halinde ele alıp Fransızcadan Türkçeye yaptığım çevirisini segmentasyonlara ayırıp analiz ettim. Yani aslında kendi bütünce çevirim üzerinden bir çeviri eleştirisi yürüttüm. Bachelard bu eserinde metinlerarasılığa sıklıkla başvuruyor. Kendi çeviri bütüncemde özellikle Charles Baudelaire ve Stéphane Mallarmé’nin şiirlerine atıflarda bulunarak kendi fenomonolojik yaklaşımını açıkladığını fark ettim ve bu şiirlerin Bachelard için ne anlama geldiğini düşündüm. Bachelard aynı zamanda düşlemenin elementlerinden de bahsediyor eserinde ve benim çeviri bütüncemde odaklandığı element suydu. Suyun hem ölüm hem de yaşam ile bağlantılı olduğunu söylemekteydi.
Bachelard aynı zamanda ortak zaman ile şiirsel an denilen zamanları yatay ve dikey olarak ikiye ayırıyor. Ortak zaman yatay olarak ilerlerken yaratımın gerçekleştiği ve ilhamın kendini gösterdiği şiirsel an dikey olarak var oluyor Bachelard için. Ortak zaman yatay bir nehir gibi akarken şiirsel an dikey bir şekilde fışkıran en derin bilinçdışı deneyimlerini temsil ediyor. Düşlerin elementleri kavramı bana film eleştirimde de büyük bir ilham oluşturdu. İzlediğim filmlerde bu elementlerin derin anlamlarını Bachelardcı bir biçimde okumaya çalıştım.
Bachelard’ı çevirirken diline hâkim olmak amacıyla Mekanın Poetikası eserini de inceleyip okudum ve Bachelard’ın mekanlarla kurduğu fenomenolojik bağlantıları birkaç film eleştirimde filmlerdeki mekanları analiz etmek için kullandım. Tezimde kendi çevirimi Van Den Broeck’un sunduğu çeviri eleştirisi yönetimiyle Gideon Toury’nin kabul edilebilir ve yeterli çeviri kavramları ışığında eleştirdim. Derrida ve Foucault gibi post-yapısalcı düşünürlerin nesnelliği ve hakikati tartışmaya açmasıyla beraber çeviri eleştirisi de bu düşünceler doğrultusunda değişti.
Çeviriler için “doğru” ve “yanlış” tanımlamaları yapmak daha zor hale geldi. Çeviribilim sayesinde daha da içine girdiğim fenomenoloji ve post- yapısalcı kuramlar pek tabii film eleştirilerimi ve analizlerimi de etkiledi. Yaptığım analizlerde “doğru” ve “yanlış” tanımlamalarından uzaklaştım ve aşırı yorum yapmaktan çekinmemeye başladım. Derrida ve Foucault gibi post-yapısalcı düşünürlerin kuramlarını film eleştirilerimde ve analizlerimde kullanmaya başladım ve film analizlerimi felsefe alanıyla bütünleştirmeye çalıştım. Bu sayede metinlerarasılık ve disiplinlerarasılık çalışmalarımın temelini oluşturdu.

Akademik ve Profesyonel Deneyim
Marmara Üniversitesi Sinema Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yapmanız, akademik perspektifinizi ve film eleştirilerinizin yaklaşımını nasıl şekillendirdi?
Öncelikle sevgili tez danışmanı hocam Aygün Şen, çok değerli Serpil Kırel, Yusuf Ziya Gökçek, Zeynep Çetin Uras, Neşe Kaplan, Elif Demoğlu gibi hocalarım sinemaya açılan pencerelerimin çok farklı noktalarını bana işaret ettiler. Sevgili Serpil Kırel hocamdan aldığım Yeşilçam Öykü Sineması dersimde kaleme aldığım Ah Güzel İstanbul’u Sinematografik Yöntemlerle Yeniden “Görmek” başlıklı makalem 2025 Sekans Film Çözümlemesi Yarışması’nda üçüncülüğe layık görüldü.
Aygün Şen hocamdan aldığım Japon Popüler Kültürü, Manga ve Anime ile Ekoloji, Ekoeleştiri ve Sinema dersleri alanımı bulmamada bana yol gösterdi. Zeynep Çetin Uras hocamın dersinde sunumunu yaptığım Feminist Film Teorisi de üzerinde yoğunlaşmak istediğim alana derin katkılar sundu. Marmara Üniversitesi Sinema Anabilim Dalı’nda yüksek lisans derslerim sinemanın sahadan çok teorik ve akademik yönüne odaklanıyordu. Ben de sahadan çok sinemanın akademik alanında yer almak istediğimden dolayı bana hem eksiklerimi hem de güçlü olduğum yönleri gösterdi aldığım eğitim.
Akademik makalelerimde ve kaleme aldığım film eleştirileri ve film analizlerinde ayaklarımın yere daha sağlam bastığını hissediyorum. Yüksek lisans tezimde 1970’lerden günümüze Hollywood korku sinemasında annelik temsillerini feminist film teorisi ışığında çalışacağım ve çok değerli hocalarım korku sineması, feminist film teorisi, ekoloji, anime alanlarında çalışmak istediğimi ortaya çıkartmamda çokça yardımcı oldular.

Payel Yayınevi’nde redaktör olarak çalışmak, yazın ve çeviri süreçlerinizi nasıl etkiliyor?
İstanbul Üniversitesi’nde Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümünde okurken Payel Yayınevi’nde staj yapmamla başladı her şey aslında. Böylesi köklü bir yayınevinde staj yapmak ve sonrasında redaktör pozisyonunda çalışmak benim için çok değerli bir deneyimdi. Deirdre Bair’in Paris Yaşamları ve Polidori’nin Günlükleri eserlerinin çevirilerini redakte ettim. Redaksiyon sırasında yaşadığım zorluklardan birisi de çeviriyi yapan meslektaşımın kullandığı Türkçe oluyor. Polidori’nin Günlükleri eserinin çevirisinin redaksiyonu oldukça uzun sürdü mesela çünkü çeviride çevirmenin kullandığı dil eski Türkçeydi. Güncel Türkçeye uyarlamak büyük bir uğraş gerektirdi. Kitapta yer alan şiir çevirilerini tekrar tekrar gözden geçirmem ve bazen en baştan çevirmek durumunda kaldım. Redaktör notu olarak oldukça fazla dipnotlar ekledim artalan bilgisi veya terim bilgisi olarak. Ancak bu zorluklar metinleri analiz etme sürecimi yeniden şekillendirdi. Çeviri eleştirisi yöntemlerimi yeniden gözden geçirdim redaksiyon süreçlerinde. Şu an yüksek lisans tez döneminde olduğumdan dolayı redaktör olarak çalışmam zor ancak tezimden sonra Payel Yayınevi’nde redaktör pozisyonuma geri dönmeyi planlıyorum. Redaktör olarak çalışmak çevirmen kimliğimi de güçlendiriyor çünkü kendi çevirilerime de eleştirel yaklaşıp redakte uygulamaları yapıyorum.

Güncel Sinema ve Toplumsal Perspektif
Kadın sinemacılar ve toplumsal cinsiyet temalı filmler üzerine yazarken, toplumun değişen bakış açılarını gözlemliyor musunuz?
Film eleştirisi ve film analizi kaleme alırken incelenen filmi üretildiği toplumdan ve politik atmosferden kopuk bir şekilde ele almak hatalı bir yaklaşım olur. Özellikle kadın yönetmenlerin yapımlarını onların toplumsal cinsiyet ve feminizm hakkındaki düşünceleri ışığında incelemek önemli çünkü filmler bu konularda bizlere çokça şeyler söyleyen konumlarda yer almış oluyor. Örneğin Drew Hancock tarafından yazılan ve yönetilen 2025 yapımı Companion filmi dünyada yükselen yapay zeka olgusuyla birlikte kadınlar üzerinde kurulan yeni tahakküm mekanizmalarını ele alıyor. Yönetmen koltuğunda bir erkek otursa da ister robot ister insan olsun kadınların bağlandığı zincirlerin aynı demirden oluştuğunu gösteriyor Companion filmi. 1970 ve 1980’lerde Hollywood korku sinemasında kürtaj konusunu sıklıkla görmek mümkün çünkü 1970 ve 1980’lerde Amerika’da kürtaj meselesi Demokratlar, Cumhuriyetçiler ve feministler arasında oldukça tartışmalı bir konuydu. Kadın sinemacıların ne kadar eril dili sürdürdükleri ne kadar dişil bir dil yaratma çabasında olduklarını incelemek de önemli. Filmin yaratıldığı toplumun toplumsal cinsiyet meselesine bakışıyla filmin bu konu üzerine oluşturduğu kendi bakış açısını da karşılaştırmaya çalışıyorum filmleri incelerken.
Filmleri yaratanlar da belirli toplumlarda yer alan bireyler ve bilinçli veya bilinçsiz ait oldukları toplumun bu konulardaki konsensusunu yapımlarına yansıtıyorlar. Bir film üzerinden o filmin üretildiği dönemin politik ve sosyolojik durumu hakkında çıkarımlarda bulunmak mümkün. Bundan dolayı sinemayı asla toplumdan ve politikadan ayrı bir yaratım olarak görmüyorum. Sonuç olarak sinema da egemen olan dili sürdürmeye çalışan veya bunu alt etmeyi amaçlayan söylemlere sahip. Bu söylemlerin merkezde mi yoksa çevrede mi yer aldığını ancak sosyolojik artalan okumaları ile anlayabiliriz. Merkezde olan belirli dönemlerde çevrede, çevrede olan İse merkezde yer alabiliyor. Bu devingenliği göz önünde bulundurarak ve takip ederek film eleştirilerimi ve analizlerimi kaleme alıyorum.

Günümüzde film eleştirisi ve çeviribilim arasındaki disiplinlerarası yaklaşım sizce neden önemli?
Benim için film eleştirisi ve analizi yapmak aslında başlı başına bir filmin yönetmeninin ve senaristinin dilini çevirmekle eşdeğer bir eylem. Sekansları, planları, çekim açılarını, renkleri, müzikleri, ışıkları, göstergeleri yani kısacası görsel olanı yazılı olana çevirme işi. Çeviribilimde eleştirel yaklaşımlardan birisi olan betimleyici çeviri araştırmaları bir bakımdan betimleyici film eleştirisiyle benzerlikler taşıyor. Birinde metindeki diğerinde ise filmdeki söylemleri inceliyorsunuz. Post-kolonyalizm çerçevesinde gerçekleşen çeviribilim çalışmaları sömürülen halkların kendilerini sömürenin gözünden görmesine dikkat çekiyor. Aynı şekilde post-kolonyalizm çerçevesinde yaratılan filmlerde de aynı durumdan bahsetmek mümkün. Maduniyet kavramını hem çeviribilimde hem de sinemada bulabilirsiniz. Aynı şekilde feminist çeviribilim çalışmalarında dil eril sistemin dilinden kurtulmak üzerinedir. Sinemada feminist teori de aynı yönden eril sistemin egemen olduğu sinema dilinden sıyrılmayı amaçlar. Tüm bunlardan dolayı sinemayı da öğrenilmesi, pekiştirilmesi ve çevrilmesi gereken bir dil olarak görüyorum ve film eleştirisi ile çeviribilim arasında “dil” üzerinden bir köprü kuruyorum.
Dijitalleşen sinema ve online film festivalleri, eleştiri ve çeviri çalışmalarınızı nasıl etkiledi?
Genelin aksine ben dijitalleşmeyi olumsuz bulanlardan değilim. Elbette sinema salonlarında film izlemek, festivallere fiziksel olarak katılım sağlamak kolektif bir deneyim yaşamak demek ancak bu imkanlara sahip olamayanlar veya kolektif bir deneyim yaşamayı seçmeyenler için dijital platformlar iyi bir seçenek haline geliyor. 2022 yılında Uluslararası Rotterdam Film Festivali’ne fiziksel bir katılım sağlayamasam da basın için sunulan dijital platformdan Petit Ami Parfait ve Yamabuki filmlerini izleyip bu filmler üzerine film eleştirileri yazdım. Bu sene Kork Uluslararası Korku Filmleri Festivali Sanal Bilet ile festivale fiziksel katılımda bulunamayanlara veya yurtdışında olanlara filmleri görmeleri adına büyük bir imkan Tanıdı. Kronik hastalıkları bulunan, engeli bulunan bireyler veya kolektif deneyimde film izleme süreci sekteye uğrayan kişiler için dijitalleşmeyi olumlu buluyorum. Staj dönemimde ve redaksiyon yaptığım zamanlarda da uzaktan çalıştım. Dijitalleşme benden bir şeyler götürmek yerine bana oldukça olumlu fırsatlar sağlıyor. Bireysel olarak yaptığım işlere çok daha yoğun bir şekilde kendimi verebiliyorum bu sayede.

Son olarak, hem akademik hem profesyonel kimliğinizle gelecek için düşündüğünüz projeler veya takip ettiğiniz yeni sinema eğilimleri nelerdir?
Akademik ve profesyonel kimliğim aynı kaynaktan beslendiği için gelecek için düşündüğüm projeler arasında korku sineması üzerine yoğunlaşmak ve uzmanlığımı özellikle korku sineması ve feminist film teorisi çevresinde şekillendirmek var. Film eleştirisi ve film analizleri kaleme almaya devam edeceğim. Ekoeleştiri çalışmalarıma devam etmeyi planlıyorum. “New French Extremity” son zamanlarda takip ettiğim sinema akımlarından birisi. Korkulan, tiksinti duyulan, öteki sayılan her şey temel çalışma alanlarımı oluşturuyor. Yolları değil kendimi aşarak hayatın feminist, eşitlikçi, ekolojik, korkunç taraflarından beslenerek yeri geldiğinde kan, ter ve gözyaşı akıtarak üretmeye, emek vermeye ve direnmeye devam etmek istiyorum.

Yorum bırakın