
Popüler Kültür ve Kimlik İlişkisi
Popüler kültür ile kimlik arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle Türkiye’de popüler kültür ürünlerinin toplumsal kimliklerin inşasında oynadığı rol hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Popüler kültür ile kimlik arasındaki ilişki son derece dinamiktir. Popüler kültür ürünleri – müzikten televizyon dizilerine, modadan sinemaya – bireylerin ve grupların kendilerini ifade etmelerinde ve tanımlamalarında önemli bir rol oynar. Eskiden Türkiye’de bazı entelektüeller arabesk gibi popüler müzik türlerini ciddiye almaz, bunları yalnızca “toplumsal sorunların semptomu” olarak görür ve kimlik veya değer yaratma kapasitesini reddederlerdi. Oysa sonraki kültürel çalışmalar bu bakışı değiştirdi. Örneğin Meral Özbek’in Orhan Gencebay arabeski üzerine yaptığı çalışma, popüler kültürün siyasi bir mücadele ve iletişim alanı olduğunu ortaya koyarak Türkiye’de kültürel çalışmaların seyrini değiştirdi. Yani popüler kültür, sadece eğlence değil; aynı zamanda anlam ve değer üreten, toplumsal kimliklerin müzakere edildiği bir zemindir.
Türkiye bağlamında popüler kültür ürünleri, farklı kimliklerin inşasında ve yansıtılmasında belirleyici olmuştur. Örneğin, 1980’ler ve 90’larda arabesk müzik taşradan kente göç eden kesimlerin duygularını dile getirip onlara bir kimlik sunarken, aynı dönemde batı etkisindeki pop müzik kentli ve modern kimliğin ifadesi sayılıyordu.
Televizyon dizileri de benzer şekilde toplumsal kimlikler üzerinde etkilidir: Yakın geçmişte “Diriliş Ertuğrul” ve “Payitaht Abdülhamid” gibi diziler Osmanlı geçmişini idealleştirerek muhafazakâr-milliyetçi bir toplumsal kimlik anlatısını güçlendirdi; bu dizilerde Osmanlı sultanları “adil, Allah’tan korkan ve Batı’ya karşı İslam âlemini savunan” liderler olarak sunuldu. Buna karşılık, diğer kesimler “Muhteşem Yüzyıl” gibi diziler üzerinden daha seküler veya eleştirel bir tarih yorumuna yöneldi.
Günümüzde gençler arasında global popüler kültürün (örneğin K-Pop müziğinin veya Hollywood filmlerinin) yayılması, küresel ve yerel kimliklerin iç içe geçtiği yeni melez kimlik formları yaratıyor. Kısacası popüler kültür, Türkiye’de insanların “ben kimim?” sorusuna verdikleri yanıtlarda güçlü bir arka plan sağlıyor; hem birleştirici ortak deneyimler sunuyor hem de farklı yaşam tarzlarını görünür kılarak kimlik siyasetinin önemli bir parçası oluyor.

Türkiye’de Siyasal Partiler, Kültür Politikaları ve Medya
Editörlerinden biri olduğunuz The Politics of Culture in Contemporary Turkey kitabında, kültür ve siyaset ilişkisine eleştirel bir bakış sunuyorsunuz. Bu bağlamda, Türkiye’de siyasal partilerin kültür politikalarını medya ve popüler kültür üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de kültür ve siyaset tarih boyunca iç içe ilerlemiştir; kültürel alan, ideolojilerin ve toplumsal değerlerin şekillendiği önemli bir zemin olmuştur. Özellikle son yirmi yılda, kültür ve medya alanında belirli değerlerin ve yaşam biçimlerinin öne çıkarıldığı görülmektedir. Medya kuruluşlarından sinema ve televizyon projelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, toplumun belleğini ve kimliğini şekillendiren üretimler yapılmaktadır. Bu süreçte popüler kültür, bir tür ideolojik vitrin işlevi görmüş; özellikle tarihi diziler, kahramanlık anlatıları ve geleneksel aile yapısını yücelten yapımlar dikkat çekmiştir.
Örneğin, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in imajı son yıllarda popüler diziler ve belgeseller aracılığıyla yeniden inşa edilmiş; adaletli, dindar ve Batı’ya karşı İslami değerlerin koruyucusu bir lider olarak idealize edilmiştir. Bu tür anlatılar yalnızca televizyon ekranlarında değil, eğitim müfredatından anma törenlerine kadar farklı alanlarda tekrar edilerek belirli bir tarih ve kültür vizyonunun yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur. Bu yaklaşım, kültürel alanın toplumsal rıza üretimi ve kolektif kimlik inşası açısından ne kadar önemli görüldüğünü göstermektedir.
Kültürel üretim süreçlerinde devletin ekonomik ve kurumsal kaynaklarının da etkili olduğu; belirli sanatçıların, yapımcıların ve kültürel aktörlerin desteklenirken eleştirel üretimlerin daha az görünür olabildiği gözlemlenmektedir. Örneğin, bazı tiyatro oyunlarının sahnelenememesi, müzik festivallerine izin verilmemesi ya da muhalif sanatçıların ana akım medyada sınırlı yer bulabilmesi bu çerçevede değerlendirilebilir.
Diğer yandan, yerel yönetimlerin ve alternatif kültürel aktörlerin daha çoğulcu, seküler ve evrensel değerlere açık bir kültürel ortam yaratma çabaları dikkat çekmektedir. Büyükşehirlerde düzenlenen konserler, festivaller ve sergiler aracılığıyla toplumun farklı kesimlerine ulaşılmakta; ayrıca sosyal medya ve dijital platformlar kullanılarak özellikle genç kuşaklarla temas kurulmaya çalışılmaktadır. Mizah, ironi ve internet kültürü gibi unsurlar da bu iletişim biçimlerinde önemli bir rol oynamaktadır.
Bununla birlikte, ulusal düzeyde kültürel üretimde hâkim olan çerçevenin daha baskın kaldığı ve bu nedenle ülkede süregelen bir “kültür çatışması”ndan söz edilebileceği görülmektedir. Bir yanda geleneksel değerleri ve “yerlilik” vurgusunu merkeze alan, medya desteğiyle güçlenen bir kültürel vizyon; diğer yanda daha özgürlükçü, çoğulcu ve evrensel normlara açık bir yaklaşım bulunmaktadır.
Sonuç olarak, Türkiye’de kültür politikalarını medya ve popüler kültür üzerinden incelediğimizde, bunun yalnızca sanatsal bir mesele değil, toplumsal zihniyetleri ve kimlikleri etkilemeye yönelik stratejik bir alan olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle kültür-siyaset ilişkisini eleştirel bir gözle değerlendirmek, günümüz Türkiye’sini anlamak için büyük önem taşımaktadır.

Dijital Çağda Kültürel Hegemonya ve Algoritmalar
Dijital çağda kültürel hegemonya kavramını nasıl konumlandırıyorsunuz? Sosyal medya algoritmalarının, popüler kültür ve kimlik siyasetini yeniden şekillendirmedeki rolünü nasıl görüyorsunuz?
Dijital çağda kültürel hegemonya kavramı, klasik anlamını korurken yeni aktör ve mekanizmalarla genişliyor. Gramsci’ye göre hegemonya, bir iktidar blokunun kendi dünya görüşünü normal ve evrensel bir gerçeklik gibi benimsetmesiyle kurulur; bu süreç yalnızca zor kullanmaya değil, aynı zamanda rızanın üretilmesine de dayanır. Geleneksel olarak devletler ve siyasi elitler medya, eğitim ve kültür politikalarıyla kendi anlatılarını yayar, alternatifleri bastırmaya çalışırdı. Nitekim Türkiye’de de günümüzün iktidar elitlerinin kamusal söylemi denetleyip popüler mitleri (tarih anlatıları, yaşam tarzı kodları vb.) araçsallaştırarak rıza üretmeye yöneldiğini görüyoruz.
Dijital ortamda ise bu mücadeleye platform şirketleri ve algoritmik sıralama/öneri sistemleri dâhil oldu: Twitter/X, Facebook ve YouTube gibi mecralarda görünürlük, etkileşim ölçütleri, reklam hedefleme ve içerik moderasyonu neyin ‘sağduyu’ sayılacağını fiilen belirliyor. Böylece rıza üretimi, editoryal kararların ötesinde tasarım tercihleri, veri odaklı hedefleme, trend mekanizmaları ve platform yönetişimi üzerinden işliyor; kullanıcıların gündemleri, duygulanımları ve kimlik sınırları algoritmik ön-seçimlerle şekilleniyor.
Sosyal medya algoritmaları, kullanıcılara görünür olan içerikleri belirleyerek aslında bir tür “dijital hegemonya” ortamı yaratıyor. Bu algoritmalar, ticari kaygılarla en çok etkileşim getirecek içerikleri öne çıkarma eğiliminde oldukları için, kamusal tartışmayı da görünmez bir el misali şekillendiriyorlar. Örneğin, algoritmaların kullanıcı tercihlerini pekiştirip onları yankı odalarına (echo chamber) hapsettiği sıklıkla vurgulanıyor; kişiler sadece kendi fikirlerini onaylayan içeriklerle çevrelendikçe, algıları da bu filtre baloncukları içinde yeniden üretiliyor. Bu durum, popüler kültür ve kimlik siyasetinin çevrimiçi mecralarda daha da keskin hatlarla bölünmesine yol açabiliyor. Belirli ideolojik veya kültürel duruşlar, algoritmalar tarafından sürekli karşımıza getirildikçe “norm” haline gelebiliyor. Dahası, yeni araştırmalar hegemonik anlatılar ile algoritmik yapılar arasında simbiyotik bir ilişki olabileceğini gösteriyor; platformların içerik tavsiye sistemleri, baskın görüşleri daha görünür kılarak toplumsal kutuplaşmayı ve “örgütlü cehalet” diyebileceğimiz olguyu besleyebiliyor. Bu anlamda, dijital kültürel hegemonya sadece devlet veya medya patronları tarafından değil, kodlar ve veriler tarafından da inşa ediliyor.
Elbette dijital çağ, karşı-hegemonik mücadeleler için de yeni alanlar açtı. Eskiden merkezi televizyon veya gazetelerde yer bulamayan muhalif ya da marjinal kültürel sesler, şimdi sosyal medyada kendi kitlesini yaratabiliyor. Türkiye’de de mizah sayfalarından YouTube kanallarına, bağımsız sanatçıların dijital platformlarına kadar pek çok mecra, ana akımın dışında sesler sunarak kültürel çeşitliliğe katkı sağlıyor. Ancak bu alternatif seslerin geniş kitlelere ulaşması yine büyük ölçüde algoritmaların insafına kalmış durumda. Dolayısıyla, dijital çağda kültürel hegemonya kavramını konumlandırırken iki yönlü düşünmek gerekiyor: Bir tarafta devlet ve sermaye sahiplerinin platformlar üzerindeki kontrol çabaları (sansür, dezenformasyon kampanyaları, trend manipülasyonları vb.), diğer tarafta ise platformların kendi iç dinamiklerinin (algoritmaların ticari ve teknik önyargıları) yarattığı bir güç dengesi var.
Sonuç olarak sosyal medya algoritmalarının popüler kültürü ve kimlik siyasetini yeniden şekillendirmedeki rolü muazzam. Ne izlediğimiz, neyi tartıştığımız büyük oranda bu görünmez yazılımlar tarafından belirlendiği için, dijital okuryazarlık ve algoritma şeffaflığı mücadelesi günümüzün yeni kültürel hegemonya mücadelesi haline geliyor. Bir başka deyişle, eskiden “kültürel iktidar” basılı ve görsel medyayı kontrol etmekten geçiyordu; şimdi ise dijital platformlarda gündemi ve görünürlüğü kontrol edebilmek, kültürel iktidarın anahtarı haline gelmiş durumda.

BBS ve Erken İnternet Topluluklarından Alınan Dersler
Medya tarihine yönelik çalışmalarınızda BBS (Bulletin Board Systems) ve erken dönem internet topluluklarına odaklanıyorsunuz. Bu tür araştırmalar bize günümüz sosyal medya kültürünü anlamada nasıl bir perspektif sunuyor?
BBS (Bulletin Board Systems), internet öncesi dönemin çevrimiçi buluşma noktalarıydı ve bugünkü sosyal medyanın erken habercileri sayılabilir. 1990’larda Türkiye’de telefon hattı üzerinden bağlanılan bu sunucular; mesajlaşma, dosya paylaşımı, oyun ve çevrim içi sosyalleşme merkezleriydi. Topluluklar günümüze görece küçük, kapalı ve teknoloji meraklısıydı. Örneğin Türkiye’deki HiTNet, ülkenin farklı illerinde kurulu BBS’leri birbirine bağlayan bir tür “çatı ağ” işlevi görüyordu. Kullanıcılar kendi şehirlerindeki bir BBS’e bağlanarak yalnızca yerel mesaj panolarını değil, aynı zamanda HiTNet aracılığıyla Ankara, İstanbul veya İzmir gibi farklı şehirlerden gelen mesajları da okuyabiliyor ve yanıtlayabiliyordu.
Tahmin edilebileceği gibi, HiTNet kullanıcılarının büyük kısmını genç, erkek üniversite öğrencileri ve bilgisayar meraklıları oluşturuyordu. Bu toplulukta teknik tartışmaların, mizahi paylaşımların ve gündelik sohbetlerin yanı sıra dosya paylaşımı da önemli bir yer tutuyordu. Böylece HiTNet, bir yandan hiper-yerel bir kültürü beslerken, diğer yandan Türkiye’nin farklı bölgelerini birbirine bağlayan erken çevrimiçi kamusal alanlardan biri haline geliyordu.
Türkiye’deki HiTNet gibi yerel ağlar, aslında daha geniş çaplı uluslararası bir altyapının parçasıydı: FidoNet. 1980’lerin başında ABD’de kurulan FidoNet, farklı BBS sunucularını birbirine bağlayan ve belirli saatlerde otomatik telefon aramalarıyla mesaj ve dosya senkronizasyonu yapan bir küresel iletişim ağıydı. FidoNet sayesinde bir BBS’e yazılan mesaj, saatler ya da günler içinde dünyanın başka bir köşesine ulaşabiliyor; böylece internet öncesi dönemde küresel bir “e-posta” ve forum işlevi görüyordu. Türkiye’deki BBS’ler de zaman zaman FidoNet’e bağlanarak yalnızca ulusal değil, uluslararası dijital topluluklarla da etkileşime giriyordu.
Bununla birlikte BBS ekosistemi homojen değildi: ‘elite’ diye anılan, davetle girilen kapalı sunucular yalnızca teknik olarak yetkin kullanıcılara (sysop, swapper, cracker gibi rollere) açıktı ve küresel ‘warez’ (korsan yazılım) sahnesinin dolaşım ağlarındaki düğümler gibi çalışıyordu. Bu elite sunucular aynı zamanda demoscene için de hayatiydi.
1990–97 yıllarına ait BBS içerikleri sistemli biçimde arşivlenmezse, Türkiye’nin erken çevrimiçi iletişim tarihine dair birincil kayıtlar hızla yitirilecektir.
Demo gruplarının hazırladığı ‘demo’lar, yani donanımın teknik sınırlarını zorlamak için tasarlanmış ve müzik, grafik ile kodu bir araya getiren görsel-işitsel gösteriler, ANSI/ASCII sanatları ve grup logolarıyla birlikte ilk olarak bu BBS’lere yükleniyor, oradan hızla diğer sunuculara ve hatta uluslararası ağlara yayılıyordu. Bu noktada cracker’lar ile demo grupları arasında önemli bir kesişim bulunuyordu: cracklenen oyunlar ve yazılımlar çoğu kez ‘cracktro’ adı verilen kısa demolarla birlikte dağıtılıyordu.
Böylece yazılım korsanlığı ile demoscene dünyaları aynı estetik evrende buluşuyor, prestij, hız ve teknik yaratıcılık üzerinden ortak bir kültür inşa ediliyordu. BBS’lere bağlanan kullanıcılar yalnızca yazılım ve oyun paylaşımına değil, aynı zamanda cracktro’lar, ASCII sanatı ve demoscene mizahıyla da karşılaşıyorlardı.
Türkiye’de o dönemin dikkat çeken demoscene grupları arasında Zombie Boys, Crescent ve Clique yer alıyordu. Erken internet topluluklarına odaklanmak, bugünün sosyal medya kültürünü anlamak için değerli bir tarihsel perspektif sunuyor. BBS deneyimi, içerik akışının algoritmalarla değil kullanıcı tercihleriyle şekillendiği; bağlanmanın bilinçli çaba, merak ve zaman gerektirdiği bir dönemi hatırlatır. Bugün algoritmalar tarafından yönlendirilen akışların yarattığı kesintisiz bilgi bombardımanıyla karşılaştırınca, sosyal medya kullanımımızın ne kadar pasif ve algoritma güdümlü hale gelebildiğini görürüz. Öte yandan BBS topluluklarındaki dayanışma, paylaşım kültürü ve yaratıcılık (ASCII sanatları, demolar, forum tartışmaları) günümüzün kullanıcı üretimli içerik ekonomisinin habercisiydi. BBS dönemine ait bu erken katman, dijital kültürel mirasın korunmasının neden hayati olduğunu açıkça gösterir.
1990–97 yıllarına ait BBS içerikleri sistemli biçimde arşivlenmezse, Türkiye’nin erken çevrimiçi iletişim tarihine dair birincil kayıtlar hızla yitirilecektir. Avrupa’da yol gösterici örnekler var: Britanya Kütüphanesi ‘Born-Digital Archives’ programı kapsamında büyük e-posta koleksiyonları dâhil doğuştan dijital materyalleri koruyor; örneğin şair Wendy Cope’un on binlerce e-postadan oluşan arşivi bu kapsamdadır. Hollanda Millî Kütüphanesi (KB) ise 1993–2001 arasında XS4ALL altında barındırılan binlerce web sayfasını arşivlemiş ve bu koleksiyon 2022’de ülkenin ‘Memory of the World’ kaydına girmiştir. Benzer kurumsal girişimler Türkiye’de geliştirilmedikçe, 1990’ların çevrimiçi kültürüne ait kullanıcı mizahı, teknik tartışmalar ve ASCII sanatları gibi birincil izler geri dönülmez biçimde kaybolacaktır.

Medya Tarihinden Dijital Kültür Sosyolojisine: Yöntemsel ve Kavramsal Katkılar
Kültürel çalışmaların günümüzdeki yönelimlerini düşündüğümüzde, medya tarihinden dijital kültür sosyolojisine uzanan araştırmalarınız bize hangi kavramsal ve yöntemsel katkıları sunuyor?
Kültürel çalışmalar disiplininin günümüzdeki yönelimleri, geçmiş ile bugünü buluşturan ve farklı yöntemleri harmanlayan bir zenginliğe sahip. Benim araştırmalarımın da medya tarihinden dijital kültür sosyolojisine uzanan yelpazesi, bu alana hem kavramsal hem de yöntemsel açıdan bazı katkılar sunmayı amaçlıyor. Öncelikle kavramsal düzeyde, medya tarihine (örneğin 1980’ler ve 90’ların BBS kültürüne veya bilgisayar dergilerinin popülaritesine) bakmak, günümüz dijital kültürünün köklerini anlamamızı sağlıyor. Geçmişin incelenmesi, bugün “yeni” dediğimiz pek çok olgunun aslında evrimsel bir devamlılık taşıdığını gösteriyor. Mesela 1980’lerdeki bilgisayar dergilerinde ve BBS mesajlarında teknolojiye yüklenen anlamlar, hayaller ve korkular incelendiğinde, bugünkü dijital dünyaya dair tartışmalarla şaşırtıcı benzerlikler görülüyor. Bu tür tarihsel perspektifler, dijital çağın kültürel dinamiklerini değerlendirirken sağlam bir zemin sunuyor. Ayrıca Türkiye özelinde, daha önce yeterince ele alınmamış dijital kültür unsurlarını kayıt altına alarak kolektif hafızamıza kazandırmayı hedefliyorum. Örneğin Türkiye’de bilgisayar kültürünün erken dönemine ışık tutan bilgisayar dergilerinin kültürel tarihine dair kapsamlı bir çalışma yürütüyorum. Bu çalışma, “silikon rüyalar” olarak da nitelenebilecek bir dönemin gençlik kültürünü, teknolojiyle ilişkisini ve hayal dünyasını anlatacak. Böylece Türkiye’deki teknoloji kültürünün kendine özgü hikâyesini yazarak, Batı-merkezli anlatılara bir alternatif sunmak da mümkün olacak.
Yöntemsel düzeyde ise çalışmalarım, kültürel araştırmalara yeni araçlar ve yaklaşımlar eklemeyi deniyor. Klasik kültürel çalışmalar çoğunlukla kalitatif yöntemlere (metin çözümlemeleri, etnografik çalışmalar, söylem analizleri gibi) dayanırken, dijital kültür sosyolojisi nicel ve hesaplamalı yöntemleri de işin içine katmayı gerektiriyor. Ben de bu doğrultuda büyük veri setleriyle çalışarak sosyal medyadaki eğilimleri, ağ yapılarını ve söylem örüntülerini analiz ediyorum. Örneğin, 2018’de Türkiye’deki Deizm tartışmaları sırasında sosyal medyada Diyanet karşıtı söylemlerin nasıl haritalandığını inceledik; burada sosyal ağ analizi ve sayısal metin analizi teknikleri kullanarak çevrimiçi kamusal tartışmanın haritasını çıkardık.
Bu tür hesaplamalı yaklaşımlar, kültürel olguların geniş ölçekli görünümlerini yakalamamızı sağlıyor ve geleneksel yöntemlerle fark edilemeyebilecek ilişkisellikleri ortaya koyuyor. Buna ek olarak, dijital dünyada algoritmaların ve platform tasarımlarının kültüre etkisini anlamak için bilim ve teknoloji çalışmaları (STS) perspektifini kültürel analizle birleştiriyorum. Yani teknolojiye sadece nötr bir arka plan değil, toplumsal etkileşimin aktif bir bileşeni olarak bakıyorum.
Özetlemek gerekirse, medya tarihinden dijital kültür sosyolojisine uzanan araştırmalarım, kültürel çalışmalara tarihsel boyutu ve veri boyutu ekleyerek katkı sunuyor. Tarihsel boyutu, dünün deneyimlerini bugüne bağlayıp büyük resmi görmemizi sağlarken; veri boyutu, bugün üretilen muazzam dijital izleri anlamlandırmamıza yardımcı oluyor. Bu sayede, Türkiye’nin kültürel dönüşümlerini hem yerel özgünlüğü içinde hem de küresel dijitalleşme trendleri ışığında inceleyebiliriz. Yeni kuşak kültür araştırmacıları için de bir ilham olmasını umuyorum: Hem arşiv belgelerini inceleyip tarihten beslenmek, hem de sosyal medyadan veri çekip analiz yapmak mümkün ve ikisi bir araya geldiğinde ortaya son derece zengin içgörüler çıkıyor. Kültürel çalışmalar disiplininin bugünkü yönelimi de aslında bu tür bir çok disiplinli ve çok yöntemli zenginliği kucaklıyor. Bu yolla, Türkiye’de kültür ve toplum üzerine daha kapsamlı, derinlikli ve yenilikçi anlayışlar geliştirebiliriz.

Yorum bırakın